FATİH CAMİİ’NDE SABAH NAMAZI

5
(1)
FATİH CAMİİ’NDE SABAH NAMAZIŞevval Kalem

​Sabahı zor etmiş; gün ışıklarını, âşığın maşuku beklediği gibi beklemiştim. Anlam veremediğim bir huzursuzluk önce gönlüme düşmüş ardından bütün vücudumu saran bir aleve dönüşmüştü. Hafiften yağan yağmur sanki ruhumu ıslatmıştı.“Gören gözler bu fani bedenimi değil de ruhumu görüyor diye düşünmüştüm. Bu düşünceden biraz korkmuşsam da “Kalû Bela’dan tanış çıkarız elbet” diyerek küçük bir tebessüm etmeme sebep olmuştu.

​Bu garip düşünceler içerisindeyken başımı semaya kaldırdığımda ancak dikkatli bakarsam görebileceğim hilalin zarafeti beni benden alıp götürmüştü.

Günlerdir yürüyorum zannederken bedenim çoktan caminin önüne gelmiş de yolda kalan zihnimi beklemekteymiş. Yol pek kısa gelmiş olmalı ki zihnim, Erdebil’den bir demet gül getirmek için uzunca bir sefere çıkmıştı. Bu yolculuk, caminin önünde olmamdan kaynaklı, sanki zihnimin içinde okunan ezan ile sona ermişti. Şahımın yanından bin bir düşünce ile gelen gülleri gönlüme ekmiştim. Toprak gül kokmuştu, derin bir nefes alıp içime çekmiştim bu hasret kokusunu.

​Cami pek sessizdi, bense bu sessizlikte içimdeki gürültüyü daha şiddetli duymaya başlamıştım. Gül bahçeleri viran olmuş; bu debdebede kendine yer bulamamış, kırılmışlardı sanki. Beni bu denli hüzünlendiren şeyi içten içe hissetmiştim. Fakat bu hüzün, gözlerimi caminin tavanında ve sütunlarında gezdirdiğim vakit uzaklaşmıştı. Türk sanatının iman aşkını nasıl alevlendirdiği, renk renk işlemeler içinde kendine yer edinmişti. Sahi, Yaradan’ın sanatı ile yaratılanın sanatı nasıl da ahenk içinde görünüyordu… Bundan daha büyük bir sanat eseri var mıydı?

​Milyarlarca insan ile aynı yeryüzünde nefes almamıza rağmen üç kişi kıldığımız bu sabah namazını, gönlümde viran olan güllerin yamacına koymuştum.

Ben bu gönül bahçemde gezinirken, omzuma dokunan eli fark etmemiş olmalıyım ki naif bir sesin ismimi zikretmesiyle başımı sesin geldiği yöne çevirdim.

Gördüğüm yüz, âlem-i menâm içinde olduğumu düşündürtecek kadar hayâldi. Elin sıcaklığı ise hissettiğim kadar gerçekti. Ben henüz gerçekliği kavrayamamışken o yanıma oturmuş, gözlerimin içine samimi bir tebessümle bakıyordu.

Şehadet karşıma ancak böyle güzel bir surette çıkabilirdi diye düşünmüştüm. Yine aynı naif ses tonu ile:

​— Niçin bu kadar mahzun durursun kardeş? Niçin viran olmuş güller böyle? dedi.

Sanki aklımdan geçenleri okuyabiliyor, gönlümün içini görebiliyormuş gibiydi. Yutkundum. Kendimin dahi zar zor işitebildiği ağlamaklı bir sesle:

​— Yusuf Ağabey… diyebildim sadece.

Günlerdir ruhum ve bedenim arasında sıkışıp kalan vicdanımın sesi, bu seslenişten daha yüksek olacak ki o andan itibaren vicdanım konuşmaya başlamıştı:

— Nasıl viran olmasın ağabey? Vaziyet öyle kötüdür ki başımızı nereye çevirsek başka bir ihaneti görür oldu gözlerimiz. Ağlayan anaların feryatları bastırır sesimizi. Bir siyasettir tutturulmuş, en kanlı ellere umut hakkı verilir olmuş. Biz başımızı yastığa rahat koyabilelim diye şehit olan Mehmetçiğin katili, barış güvercini olmuş da uçmuş; en masum evlerin pencerelerine konmuş. Milliyetçilik, partizanların altında toplandığı bir çatıya dönüşmüş. Aslından o kadar uzaklaşmış ki gönüllere ırak olmuş, umudumuzu da alıp çok bilinmeyen diyarlara gitmiş. Ağabey, sorarım sana; bir insan böyle bir acziyette nasıl mahzun durmaz?

Şiddetli bir yağmur gibi yağmış ve bir anda durmuştum. Fakat bu sözlerim Yusuf Ağabeyimin yüzünde hiçbir şeyi değiştirmemişti. Başını hafifçe yukarı kaldırdı ve:

​— Şikâyetlerin bu kubbeyi aşıp göğü deliyor kardeş; şu dar-ı dünyanın karmaşasında yolunu kaybedenleri söylüyor, çaresizliğinden dem vuruyorsun. Lakin biz bu yola çıktığımızda, yolu bilen bir avuç insanı kendimize yoldaş bildik. Yol elbet kasvetli, karanlık ve engebeli olacak. İnandığın dava ne kadar büyükse çilesi de o kadar büyük olacak. Bu hüzün senin çilendir; yan ki pişesin, piş ki uyanasın. Bu dava bize sükût içinde geçen rahat günleri mi vadediyordu? Zira bu gaflet uykusunun düşündürdükleridir, dedi.

Söylediği her kelime caminin göz alıcı sütunlarından süzülerek kalbime dökülmüştü. Süzülen tek şey ağabeyimin sözleri değildi, yavaşça cebinden bir mendil çıkarıp bana uzatmıştı. Önce gözlerimdeki yaşı, sonrasında ise “viran oldum” diyen gönlümden gafleti silmiştim. Şikâyet ediyormuş hissi ile küçük bir çocuk gibi utanmış fakat gözlerimi onun nurlu çehresinden ayıramamıştım. Heyecanlı ve yüksek bir sesle:

​— Yusuf Ağabey, viran olmuş gönül bahçelerinde yeniden millet kokulu güller yetiştirmek mümkün müdür? Çektiğimiz bu sancı yeniden doğuşun habercisi midir? Yoksa duyduğumuz hasretin üzücü bir yansıması mıdır?

​Yusuf Ağabey, hürriyetin tadını şehadet ile almış olmanın getirdiği bir zafer gülümsemesiyle:

— Bak kardeş, ihanetler ve bu kirli siyaset, sert esen rüzgârdan farksızdır. Zayıf olanı savurur. Savurduğunu Mecnun misali çöllere düşürür. Bir karış toprağa ait hissetmek için aratır durur. Kimilerini savurduğu topraklarda esir tutar. Hürriyete muhtaç, ibadete aç kılar. Kökü derin olan ise gün geçtikçe sağlamlaşır. Duyduğun bu hasret seni yakıyorsa bil ki ezelde verdiğin “beli” sözünün bu dünyadaki yankısıdır. Bu hasret ile yanıp küllerinden yeniden doğacak güç bu millette elbet vardır. Yeniden millet kokulu güller yetiştirmek sadece mümkün değil, mecburiyettir, dedi.

Birkaç saniye durdu, hafifçe omzumu sıktı ve ayağa kalktı. Kapıya doğru ilerlerken yüzünü dönmeden eşikte durdu. İbadete çağırır gibi bir edayla dudaklarından şu mısralar döküldü:

​Derviş Yunus söyler Kâlû Belî’den 

Mûcizat Nebî’den, mürvet Ali’den 

Biz de bunu böyle duyduk uludan 

Er yarın Hak divanında belli olur.

​Ağabeyimin sesi caminin ihtişamlı duvarlarında yankılanırken heybetli gölgesi güneş ışığına karışmıştı. Gözümü kamaştıran ışığın etkisi ile gözlerimi bir anlığına kapatmıştım. Aniden omzumdaki sıcaklık yerini keskin bir soğuğa bırakmıştı. Sıçrayarak gözlerimi açtığımda kendimi caminin köşesinde duvara yaslanmış bir vaziyette bulmuştum. Etrafa korkuyla karışık bir heyecan ile bakındığımda ne Yusuf Ağabey vardı ne de ruhuma işleyen o şiirin sesi. Uyuyakalmıştım. Fakat gözlerim yaşlıydı ve elimde ağabeyimin verdiği mendil vardı. Bunun basit bir rüya olmadığını derinden hissediyordum. İçimdeki hüznün yerini bıraktığı teslimiyet arzusundan bunu anlayabiliyordum.

Öğle ezanına çok bir vakit kalmamıştı fakat dışarıda saymakla tükenmeyecek bir kalabalık vardı. Kalabalığa bakmak için son bir kez yaslandığım duvara baktım ve hızlıca camiden çıktım. Avluya adım atar atmaz sendeledim “Dün benim bir Yusuf’um vardı. Bugün hepiniz Yusuf’umsunuz.” diyordu davudi bir ses. Alparslan Türkeş’in sesini duyuyordum. Omzumdaki sıcaklık yerini ağırlığa bırakmıştı.

Bu ağırlık önce omzuma sonra yüreğime çökmüştü. Ağabeyimin naaşını taşırken elimde onun verdiği mendil ve kulaklarımda onun sesinden dinlediğim son şey olan şiirin son mısrası vardı:

Er yarın Hak divanında belli olur.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 1

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın