GARİP ALİ – 3

0
(0)
GARİP ALİ – 3Selman Başar

Yemekten sonra muhabbet edildi. Herkes yeni yoldaşıyla tanışmak için can atıyordu. Muhabbet muhabbeti açtı, şakalar, hikâyeler havada uçuştu. Zaman atlıydı mübarek ki tutana aşk olsun. Omzundaki yükleri bir bir bıraktıran şu muhabbet şerbetinin sıcaklığında rahatlamıştı Ali. Sazı nasıl diye bakmasıyla şaşması bir oldu. Sanki sazıyla kopsa kopacağını sandığı damar bağı gitgide odadaki zerrelerle arasında oluşmaya başlamıştı. Usulca eline aldı onu, duvardaki çiviye astı. Saz da yeni yerini beğendi herhalde ki Ali bu ayrılıktan huzursuzluk duymadı. Saat ilerlemişti, kimi görevine vardı, kimi sekiye uzandı, kimi de yere. Ali’yse yorulmuştu, kendisine gösterilen yere geçti, kıvrıldı, usulca uyku afyonunu damarlarına zerk etti. Uzun süredir böylesine hızlı ve huzurlu uyumadığını fark etti. Hayat ne garipti doğrusu, günlerdir yüzüne gülmeyen baht denen soyha kısacık da olsa gülmüştü işte. Bakalım yeni günler daha neler getirecekti.

Uyandığında evde tatlı bir abdest telaşesi vardı, o da bu telaşa ayak uydurdu, o sırada da evi inceleme fırsatı oldu. Dağ evi derme çatmaydı, hızlı yapılmıştı belli, bazı taşları çarpık çurpuktu ama yapılmıştı bir şekilde işte. Öyle kolay mı o zamanda kusursuz bir ev yapabilmek… Bozukluklarına rağmen Ali’ye büyüdüğü evden gayrı gözükmedi. Duvarda asılı olan kilimden yerdeki seccadeye, sekideki Kuran’dan asılı tüfeğe hepsi benzerdi. Rahat etmesinin sebebi de bu benzerlikti herhalde.

Ali bu düşüncelerdeyken saflar tamam oldu. Namaz Hasan imamlığında kılındı. Zaten hafif hafif içeri girme yarışına tutuşmuş güneş ışınları bulduğu her boşluktan evi ısıtmaya başlamıştı. Ali Osman Efe kızanlarına işleri buyurdu. Hepsi baş göz üstüne dedi ve dört cengâver; Hasan, Sadık, Garip Ali ve Ali Osman Efe geceden hazır edilmiş atlarına atlayıp yola koyuldular. Uzun süre hâkim olan sessizliği Ali Osman Efe bozdu:

-Bu geçtiğimiz yer Göçbeyli’dir Ali’m. Bir bu kadar daha yolumuz var. Yol gitmekle bitmez, yolun yoruculuğun devası muhabbettir. Merak ettiğin bir şey varsa sorabilirsin.

-Eyvallah ağam, sorayım o halde. Afrika’dan geldik dediydin, neden? Oralar vatanınız değil mi?

-Hah şöyle, bülbül sesinde dinlenelim. Zamanında burada demir yolu yapımına atalarımı getirmişler. Çalışmışız ama gitmemişiz. Maddi imkansızlıklar bir tarafa bizim burada kalmamızı sağlayan bir şey vardır. Altındaki atın adı nedir bilir misin? Kara Sevda’dır, kolay kolay hırçınlık etmez. Onun hünerini savaşın en harlı olduğu zamanda görürsün. Şimdi neden anlattım bunu dersin, söyleyeyim. Atın bu özelliği asırlar önce bize gelen Osmanlı’dan farksızdır. Bizi orada sömürenleri Kara Sevda’nın hırçınlığıyla ezip geçmiş, mazlumları yani biziyse Kara Sevda’nın uysallığıyla kendine bağlamışlar, nizam da böyle gelmiş. Türk’ün nizamını gördükten sonra biz size mecburduk, sizsiz bir hayat haramdı artık bize. O yüzden kalmışız derim ben. Bilmem anlatabildim mi?

Ali atalarının yüzlerce kilometre ötede nizam sağladığını, nice insanı bu nizamla kendine hayran bıraktığını öğrendiğinden kabarmıştı:

-Hoş gelmişsiniz. Kara Sevda’ya artık daha bir farklı bakacağım. Peki ya adın… Adın Ali Osman’dır, bu ad Türkçe değil mi? Sizin kendi adlarınız yok muydu?

-Vardı Ali’m, vardı. Dedim ya size mecburduk, anladık ki biz sizin gibi hissedersek siz oluyoruz. Türk oluyoruz. Bilir misin Ali kimdir? Osman kimdir? Diyeyim sana. İkisi de sahabedir, adı görklü Muhammed Mustafa’dan sonra halife olmuşlardır. Normalde Arap milleti bırakalım aynı cümleyi, aynı ortamda zikretmezler ikisini. Onların nazarında düşmandırlar. Ama siz ne yapmışsınız? İkisini tekte, bir de toplamış, üstüne üstlük çocuklarınıza bu adı koymuşsunuz. Biz böylesine birleştirici irfana kayıtsız kalamazdık elbet. Adım ondan böyledir. Ha şunu da söyleyeyim. Türk’üm ben Ali. Başımdan tırnağıma Türk’üm…

-Nerde zalimin karşısında duran varsa Türk’tür derdi dedem. Sen de öylesin, bizden gayrın yoktur eminim. Ha bir sorum daha var, dün sizi ilk gördüğümde ağacın ardından dinliyordum. Sen soru soruyordun, kızanlar cevaplıyordu. O neydi? Bu dünyada değildiniz sanki, onca cezbeden geçişiniz nedendi?

Hasan’la Sadık bu soru üzerine birbirine öyle bir baktılar ki Ali’ye sessizce konuştular gibi geldi. İkisinin de dudaklarında hilalleri kıskandırırcasına tebessüm oluştu, ikisi de her zerresiyle o anı tekrar tekrar yaşadılar. Ali de kıskandı mı ne? Hasan cevap verdi:

-Efelik yeminidir o gördüğün, sık sık ederiz. Bizim için milattır desem yanlış olmaz, öyle değil mi Sadık? Şöyle özetleyeyim. Biz doğru yoldayız, bunu ancak ve ancak vakit geçirdikçe anlayabilirsin. Doğru yolda olduğumuza imanımızsa ateş gibidir. Bu ateş daima yanar, hep hissederiz onu ancak tabidir ki bazen az hissederiz. Bu ateşin odunu efelik yeminidir. O ateşi harlamak için, daha ateşli yanması için efelik yemini ederiz. O andaki sıcaklık bizi uzun süre götürür. Efemizin bize sorduğu sorular kinimizin uyumaması, onu diri tutmak içindir. Dün gördüğün o manzarada bir dirilme yaşanmaktadır. Bir çocuk doğduğunda nasıl heyecanlı oluruz değil mi? O doğarken, yeni hareketler ederken bir nevi dirilme yaşanmaktadır. Bizim hâlimiz buna benzer. Bu dirilme sırasında bir zahmet cezbeden geçilsin, heyecana gelinsin derim…

-Az buçuk anladım Hasan Ağa’m ama yaşamadan tam olarak anlamayacağım herhalde. Yalnız bir şey kafamı karıştırdı. Karşımızdakiler, bize silah doğrultanlar; erkek, kadın, çoluk çocuk fark etmeksizin katlediyorlar. Kapı bir komşusunu öldürüyorlar yahu. Nefretle hareket ediyorlar çok belli. Az önce uyutma dediğin kin çok sert geliyor kulağıma. Bu kinle onlara benzemez miyiz?

Ali kendisinden böyle bir soru çıkmasını beklemiyordu. Belki de papazı öldürdüğündeki ruh halini sormuştu. Ona o tetiği çektiren kini değil de neydi? Kendince vicdanını rahatlatmak istiyordu. Hasan ise bir müddet düşündü, ölçtü biçti anlatacağı yolu. Biliyordu, daha düşünse işin içinden çıkamayacaktı, aklını gönlüne uydurdu, hak yolda olduğunu bildiğinden lafın sonu güzel bir yerde sonuçlanacaktı elbet. Derin bir iç çekti, konuşmaya başladı:

-Biz millet olarak her şeyi Allah rızasına uygun yapmaya çalışırız çünkü biliriz ki dünyevîlerin rızası geçicidir. Etrafında gördüğün tüm hareketleri, gelenekleri al eline. Allah rızası boyasından üstüne çalınmıştır. Bu boyanın özü sevgidir, görenin içini açar, bakan durmaksızın bakmak ister. Her hareketimizin özünde Allah için sevmek vardır. Peki ya Allah için nefret etmek… Kalbindeki intikamı uyutmamak… İşte bu bir çizgidir, incedir, kılıçtan keskincedir. Azı olursa sıkıntı çünkü sırtına semer vuranın çok olur. Hele şu zamanda… Çoğuysa daha sıkıntı, yalnız kiniyle hareket eden hem kendini hem çevresini yakar. Bu iki tipin de kimseye faydası olmaz emin olasın. 

Sanki onların elinde bir tohum torbası vardı da her cevapta, her sözde, her açıklayışta Garip Ali’nin gönlüne o tohumu atıveriyorlardı. Tohumsa toprağını bulmuş olmanın heyecanında yeşerdikçe yeşeriyor, usul usul yeşilini Ali’nin içine salıyordu. Ali’yse içinde yeşeren ve gitgide büyümesiyle içini tatlı tatlı gıdıklayanın huzurundaydı.

Bu çiçek büyüyedursun. Ali Osman Efe varacağı yeri buldu herhalde ki durdu. Burası bir buğday tarlasının önüydü, yaşlıca bir kadın buğdayları biçmeye uğraşıyor, ufacık bir oğlansa buğdayları şelenk etmeye çalışıyordu. Ne kadar beceriyordu orası meçhul. Gelen dört atlıyı gören bu iki can elindeki işi bıraktı. Öylesine bir tebessüm oluştu ki ikisinde, Hızır gelse ancak bu kadar olurdu. Gelen üç atlı ve Ali, kadının elini sırayla öptüler. Ali Osman Efe farklı olarak çocuğun başını okşadı. Sonrasında Ali Osman Efe söze girdi:

-Döne dezze nasılsın, iyi misin? Bizsiz başlamışsın işe gene, ne var şöyle biraz beklesen bizi.

-Ali Osman yavrum bilmez misin? Mayamızda yoktur boş durmak. Günah dediler bize, çalışmak sevaptır. Bacaklarım ne kadar ağrısa da yapmak zorunluluğumdur. Hem birileri bunları görmeden büyürse hayır gelir mi memlekete söyle bana.

Son sözlerini hafif bir göz hareketiyle yanındaki çocuğu göstererek yapmıştı. Çocuk bu konuşmaları duysa ne fark eder, o kafasında nerelerde koşturuyordu kim bilir? Döne dezze bunu biliyordu ama mühim olan orada çocuğun bu sahneleri görmesiydi. Çocuk ilk başta taklit edecekti ama aslolanı bünyesine katacaktı. Ali o an kendi şimdisini ve gördüğü sahnelerini düşündü. Çocukluktan kalan bazı sahneler onu zalime düşman ettirmemiş miydi? Ona papazı vurdurtan mekanları cennet ola ana babasının verdiği terbiye değil miydi? Dedesinin davudi sesindeki nasihatler Ali’yi şimdisine hazırlamamış mıydı? Onlardı ya, onlardı… Döne dezzenin taşıdığı bu irfana, kendisinden sonra yaşayacak birine karşı bir şeyleri vazife edinmesine hayranlık duydu. Her ne kadar zor olsa da dizi, beli, her yeri ağrısa dâhi bu vazifeyi sırtlanmasını imrendi. Döne dezzenin kendinden önce başkasına, aslında milletine fayda sağlamanın mutluluğunu tattığını her zerresiyle hissetti. “İnşallah” dedi içinden. “İnşallah ben de böyle diğerkâm olabilirim” dedi.

-Hoş gelmişsiniz ağam, size ayran getirdim. İçersiniz diye.

Sanki ses tonu az daha kaba olsa tüm varlık incinecekmiş gibiydi duyduğu naif ses. Naifliğine rağmen Ali’nin öylesine başını döndürdü ki… Bu seste dünya ışığını kaybetti ki ne kaybetme… Buğdaylar, buğdaylar sarı değil miydi yahu? Ali’ye mi kızdılar acaba? Niye renklerini karartırlar ki? Bu baş dönmesi nedendi? Güneşe dönmeye çalıştı Ali, hikmetinden sual olunmaz nasıl da bulanıyordu gözü. Kime yas tutuyordu bunca varlık? Onları siyahlara büründüren hâdise ne idi? Sanki enlemesine sonsuz bir mağaraya atmışlardı Ali’yi de etrafın kararması bu kadar ani olmuştu. Garip Ali ne duyuyor ne de görüyordu. Karanlıktı cümle yanı. Bağırmak istiyor ancak üstüne yüklenen, hareket yetisini tamamen ortadan kaldıran karabasan büsbütün uyanıklığına inat tüm karanlığıyla, tüm hiddetiyle bastırmaya başlamıştı. Derken bir ışık hüzmesi daldı mağaradan içeri, az daha odaklandı, yürüdü, yürüdü oraya ki ikiye yükseldi bu ışık. Burası mağaranın kapıları idi, koşmaya başladı, yaklaştı çıkışa son hız. Vardı sonunda, dışarı bakmasıyla bulanıklık silindi, netleşti Hasan, netleşti Sadık, netleşti Ali Osman ve o…

O… Ne derli topluydu zülüfler ya Rabbi. Kara desen kara değil, sarı desen o da değil. Özene bezene seçmiş rengini yaradan. Her bir teli özenle, tek tek tutulmuş, ardından bir noktaya tutuşturulmuş ve her biri yerinden o kadar memnun ki… Bağlamıştı zülfünü, başının ardındaki gözlerin önüne düşse mazallah, yazık olmaz mıydı o gözlere.  Ali’yi o mağaradan çekip çıkartan gözler ne büyüleyiciydi öyle. Yüzdeki her hat yerini ve görevini o kadar iyi biliyor ki. Hilal semada kendini bir şeyim sansın, böbürlenip dursun ne fark eder ondaki kaş yanında. Ay geceleri güneşi yansıtıyorum dese ne olur? Tüm ışıklar o özenle konmuş yan yana iki beyazdan yansır herhalde.

-Sağ olasın Ayşe bacım, ilaç gibi geldi valla. Ellerin dert, gözlerin yaş görmesin.

Ayşe… Ayşe’ydi demek ismi. Bir insan bir ismi ne kadar güzelleştirebilir, o an fark etti Ali. Kalbinin hızlı attığı olmuştu elbet, ancak bu, şu an yaşadığı… Bu atmada gariplik vardı, yüzünü ya bir ya iki defa görmüştü Ayşe’nin ancak gözünün önünden silinmiyordu işte. Gözünü kapıyor, gitmiyor, yoldaşlarına bakıyor, yine gitmiyor, göğe bakıyor, ne mümkün? Her yerde, her zerrede o vardı. Esrimişti, ne yapacaktı da silecekti kafasından? Silmeli miydi? Utanıyordu, sanki günah işliyordu durmaksızın.

O sırada Ali Osman Efe ve yoldaşları eline tırpanı almışlardı bile. Döne dezze, ufaklık ve korunu Ali’nin içine bırakan Ayşe’si az ötede görünen eve doğru yol almaya başlamışlardı. Ayşe’si mi? Sahiplenme miydi bu şimdi?

-Hadi Ali’m. Hava sıcaktır ama bu tarlayı biçmek görevimizdir.

-Neden ki, sizin mi bu tarla? Ayrıca onlar kimdi?

-Az önce gördüğün Döne dezze var ya onundur bu tarla. Kendisiyle kan bağımız yoktur ama hepimizin dezzesidir. Kan bağı, aramızdaki bağın yanında halt etmiş. Gönülden bağlıyızdır çünkü. Yanındaki de torunlarıdır. İsimleri Ahmet ve Ayşe’dir. Anlatmak istemez ama öğrendik. Evlerinde ne kadar erkek varsa hepsi cephede şehit olmuştur.

-Vatana eklenmiştir yani… Şey, dedem derdi şehitler için. Vatanın bir parçası olurlarmış.

-Hay dedene rahmet, ne güzel demiş. Sahi sizinkiler neredeler?

-Babam Doğu Trakya cephesine gitti, çok ufaktım, daha o vakitten yetim kaldım. Dedemi az buçuk hatırlıyorum. Onu da Çanakkale’ye götürdüler, bir daha haber alamadım. anamsa…

Tam burada yutkundu Ali. Boğazı tıkandı, nefes alamaz oldu, kızardı. Elindeki ipi fark etmeden sıktı da sıktı. Öylesine sıktı ki ip elini kesti, birkaç damla damladı biçilmiş buğdayların üzerine. Bu renk Ayşe’nin dudağıyla aynı renkti ya Rabbi.

-Anlatma Ali’m, kalsın, sormadım say. 

-Anam… Adı Melekti. Bacım… Adı Sevde’ydi. Babam vefat ettikten sonra amcamgilde kaldık. O zamanlar ufaktım, amcam bir kolunu harpte kaybetmiş, ondan cepheye gidemezdi. Soğuk bir kış günüydü, on kadar erkekle dağa odun toplamaya çıktıydık. O sırada… tam o sırada köye baskın etmişler, onlarca insanı meydandaki camiye doldu… doldurup yakmışlar. Naaşlarını bulamadık, öylesine yanmışlar ki cami… caminin penceresinin demirinde eller vardı. Her tarafı yanmış, sade elleri kalmıştı. Ertesi gün papazı vurdum. O gördüklerim son darbeydi. 

Ali Osman Efe ağlıyor muydu ne? Damla çıkmış gözünden, yavaşça akmaya başlamıştı aşağı doğru, tutana aşk olsun. Sanki lavdı, derin derin oyuyordu yanağını. Damla kaya kaya gönlüne düştü, yakmaya başladı içini. Niye sormuştu şimdi? Yarasını niye deşmişti, niye acı çektirmişti kızanına. Ah camiye tepilen insanlar tek bir vücutta, kendisinde birleşseydi de yanan o olsaydı, yansa kül olsa, tekrar dirilse, yine yaksalar ama bunca can yaşasaydı. Hasan da Sadık da bundan gayrı düşünmüyordu iki kere iki dört. İkisi de ağladığını göstermemek için tırpanı buğdayın böğrüne böğrüne vuruyordu, hele bir düşman olaydı karşılarında hâli haraptı.

-Kusura kalma Ali’m, sormamalıydım. (Gözündeki yaşı sildi) Hepsinin bize bıraktığı bir emanet var, bu emanete gözümüz gibi bakacağız. Emanetin emanetimdir. Tek değilsin beraber sırtlanacağız.

Ali minnetle baktı ona. Usulca işe koyuldular, gözyaşı döktüler durmaksızın. Kim bilir Ayşe de babasını kaybedince nasıl ağlamıştır? Hüzünlendi, sinirlendi, daha bir şevkle çalıştı şimdi. Gözyaşı döküp ter dökmeyince insan olunmazdı elbet. Ter de döktüler, çatır sıcak altında terleri gözyaşlarına oradan buğdaylara oradan da toprağa karıştı. Döne dezze su getirdi içtiler. Ekmek getirdi yediler derken ikindiyi ettiler. Koca gövdeli bir kavağın altında namaz kıldılar. Dağ taş sessizlik içindeydi, Yalnızca hafiften esen rüzgarın sesi, yine rüzgarın zikredercesine bir sağa bir sola eğdiği buğdayların hışırtısı vardı. Buğdaylar Ayşe’nin saçını andırıyordu, hele hele üstüne gölge düştü mü? Nereye dönse Ayşe, nereye dönse o… Ali kendini huzur-u mahşerde, o sıcak ve hararetli günde gölge bulmuş gibi hissediyordu.

Ali’deki huzur çok geldi birilerine herhalde ki bir ses duyuldu. Ali’yi derin hayal âlemine iten huzurun böğrünü yırttı sanki. Patlama sesiydi duyulan. Bu patlama… Bu patlama tanıdık geldi Ali’ye, kulağında ne kadar dengeyle alakalı yer varsa orası darbe yedi, ayağındaki yer sallandı. Çınladı ki ne çınlama… Kokusu hele… O da tanıdık geldi Ali’ye, barut kokusu burnunu yaktı, oradan ciğerlerine bir hummalı girdi ki o koku, ciğeri patlatacaktı. Ve o ışığı… Namlunun ucundan ilk çıktığı anı görmüştü Ali. Kırmızı desen kırmızı değil, sarı desen eh işte, arada bir renkti gördüğü. Ama gördüğü anda içini öyle bir sarmıştı ki bu renk onu Aliliğinden çıkaracaktı. Ne kadar tanıdıktı? Bu tanışıklığı garipsedi. Aklına geldi kuşağındaki silah. Bu silah bir can göndermişti cehennemin dibine. O zamanki ses kendini ne derece kendinden kopardıysa şimdiki o derece kendine getirmişti Ali’yi. Namlunun istikametine baktı, o an gördü ki Ali Osman Efe sol omzundan vurulmuş, buğdayların arasına koyduğu silahına doğru koşmaya başlamıştı. Hasan da Sadık da o tarafa yönelmişti.

Bir yol çatalındaydı şimdi Garip Ali. Papazı vurduğundaki gibi kaçmalı mıydı? Yoksa Ali Osman Efe’nin dünden beri içine attığı tohumu yeşertmeli miydi?

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın