
Vatan, uğrunda hayatlar feda olunan mukaddes bir ülke demektir.
-Ziya Gökalp
Hatay’ın kurtuluşunu duymuşsunuzdur. İstiklâl Harbi’nin ardından Lozan’da müzakereler yapılmış, uzun görüşmeler gerçekleştirilmiş fakat netice alınamamış, kadim bir Türk yurdu ana vatandan ayrı bırakılmıştı. Ancak mesele orada kapanmamıştı. Zira Türk tarihi, bağımsızlığından asla taviz vermeyecek Kürşadları her zaman çıkarırdı. Yalnızca zamanını beklerdi; sabırla, ısrarla, inatla…
Müstemleke edilmek istenen bu kadim şehir, önce kendi ayakları üzerinde duran bir devlet oldu; ardından ait olduğu yere, ana vatana kavuştu. Hatay’ın hikâyesi bir toprak kazanımından ibaret değildir. O, iradenin zamana galip gelişinin hikâyesidir.
Bu uzun mücadelenin nasıl kazanıldığını anlamak için 1939’a kadar uzanan yaklaşık yirmi yıllık sürece bakmak gerekir. Bu süreçte üç unsur açıkça öne çıkar:
1-) Dünyanın içinde bulunduğu vaziyet,
2-) Bölgede yaşayanların isteği ve gayreti,
3-) Anavatanın sabırlı ve kararlı politikaları.
Dünyanın İçinde Bulunduğu Vaziyet
Esaret altında kalmış insanlar esaretten kurtulmak için fırsat kollar. En büyük fırsatlar genellikle müstemlekeci devletlerin kendi derdine düştüğü savaşlarda bulunur.
Müstemlekecilik yarışı artık içinden çıkılamaz bir hâl alıp büyük devletler birbirlerinin topraklarına göz dikmeye başlayınca Cihan Harbi patlak vermiş, tüm kıtaları sarmıştı. Savaşta imparatorluklar tek tek çökmeye, galipler kuvvetlerine kuvvet katarken mağluplar yok olmaya doğru ilerliyordu. Savaşta en büyük yara alan devletlerden birisi de şüphesiz yüzlerce yıllık ihtişamlı günlerinden eser kalmayan ve hükmettiği topraklarla diğer tüm devletlerin iştahını kabartan Osmanlı İmparatorluğu olmuştur.
Osmanlı, savaşı ne iktisadi ne sosyolojik ne de askerî olarak taşıyabildi. Destansı müdafaalar bile mukadder sonu geciktirmekten öteye geçemedi. Mondros, bir teslim belgesi olmanın ötesinde, bir dağılma ilanıydı. Antlaşmanın ardından Türk milletinin sıkıştırıldığı coğrafya beşte dörde varan oranda küçültüldü. Bu süreçte, dün himayesinde yaşayan bazı unsurlar, büyük devletlerin rüzgârını arkalarına alarak yüzyıllık komşularına yöneldiler. Yıllarca Osmanlı’da kendi dilini, dinini, hukukunu özgürce yaşayan milletler büyük ağabeylerinin tesiriyle; gördükleri tüm hoşgörülere, adalete teşekkürlerini(!) farklı bir biçimde iletiyorlardı. Binlerce masum Türk, komşuları tarafından katlediliyordu. Türk milleti için artık susmak, razı olmak, beklemek mümkün değildi.
Yurdun dört bir yanından direniş ateşleri yanmaya başlıyordu. O gün dağ çıkan eşkıya da mal mülk sahibi ağalar da kıt kanaat geçinen köylüler de bir olmuştur. O gün hiç kimse birileri yapmalı dememiş, herkes “ben yapmalıyım!” demiştir. Antep’te, Maraş’ta, Antakya’da ve daha yurdun nice vilayetinde çıkan mücadele sonuçsuz kalmamış, kızılca günde çıkan Türk Başbuğu Mustafa Kemal Paşa, mücadeleyi nizama sokarak bağımsızlık mücadelesini tüm yurt sathına yaymıştır. Neticede millet makûs kaderini yenmiş, Sevr’i elinin tersiyle iterek bağımsız Türk Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır. Lozan’da başta kapitülasyonlar olmak üzere birçok mevzu konuşulmuş, Türk heyeti büyük çoğunlukla istediklerini alabilmeyi başarsa da bazı konularda bir türlü istenen netice alınamamış, yüzlerce yıllık Türk vilayetlerinden Türk Devleti haricinde kalanlar olmuştur. Hepsi birer Türk vatanı olan Kerkük, Musul, Batum, Hatay, Selanik ve daha nicelerinin hudut dışı kalmasını Lozan önleyememiştir.
Savaşta her devlet ağır yaralar almış, ancak müstemlekecilik yarışı burada sona ermemiştir. Galipler daha fazla güçlenmek, mağluplar da ellerinden çıkanları tekrardan alabilmek için bu kez sanayide yarışa koyulmuş; zaman, devletleri tekrar karşı karşıya getirir olmuştur. Bu süreçte Fransa da Suriye bölgesini mandası olarak tutmuş, Türk Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Antakya ve İskenderun ahalisi üzerinde de nüfuzunu arttırmıştır. 1930’lu yılların ikinci yarısında Faşist İtalya ile Nazi Almanya’sının emperyalist politikaları ile diğer devletlerin müstemlekeleri kendilerine tehlike arz eder hale gelince Suriye bölgesini elinde tutan Fransa da dış politikalarını değiştirmeye başlamıştır.
Bölgede Yaşayanların İsteği ve Gayreti
Vatanı esaretten kurtarma hareketi öncelikle içerideki insanların isteği ve gayreti ile başlar. Bölge halkı çabalamadan dışarıdan gelecek desteğin pek hükmü yoktur. Dıştan yanan yol, içten yanan kor olur.
İskenderun ve Antakya ağırlıklı olarak Türk nüfusuna sahiptir. 1918’de Fransız hükûmetine bağlı İskenderun sancağı kurulmuş, Ankara Antlaşması ile Fransızlar Adana, Mersin ve Kilis’i boşaltsa da İskenderun’u boşaltmamış ancak hususi bir idareyi kabul etmişti. Antlaşmaya göre Fransızlar bölgedeki baskısını azaltacak, vilayet neredeyse özerk bir hal alacak ve okullarda Türkçe eğitim verilmesine, Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesine razı olacaktı. Ancak uygulamada böyle olmamış, Fransız baskısı eksilmemişti. Kuvay-ı Milliye kahramanları mücadelesini bırakmamış, bölgenin tam bağımsızlığı konusunda kararlılıklarından vazgeçmemişlerdi. Ankara hükûmeti ve Milli Mücadele yakinen takip ediliyor, tüm kuvvetle destek sağlanıyordu. Nihayet düşman Anadolu’dan atılıp Lozan Antlaşması imzalanınca Türkiye Devleti kurulmuştu. İskenderun sancağının Kuvay-ı Milliye önderlerinden Tayfur Bey, Lozan heyetine bölgenin tüm sıkıntılarını anlatmış, vilayetin Türkiye topraklarına katılması konusundaki ısrarını iletmişti. Maalesef Lozan’dan istenen netice alınamamış İskenderun Fransız müstemlekesi olmaya devam etmişti.
Bölge halkı Fransızların artan tüm baskı ve tahakkümlerine kayıtsız kalamıyor, ana vatan Türkiye’ye bağlanma konusunda mücadelelerine devam ediyorlardı. Her fırsatta Mustafa Kemal Paşa ile görüşüyor, “Gazi Paşa bizi kurtar” diyorlardı. Vilayetin önderleri Türk Meclisinden milletvekili seçiliyor, her fırsatta seslerini duyurmaya gayret gösteriyorlardı. Çeşitli dernekler kuruluyor, gazeteler yayınlanıyor, var oldukları önce kendi içlerinde sonra anavatanda tekrar tekrar hatırlatılıyordu. İskenderun’da, Dörtyol’da, Belen’de ve daha nice yerde dili, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm ahali Türk’tü ve bağımsız Türk Devleti altında yaşama umudunu yitirmiyorlardı.
Anavatanın Politikaları
Bir milletin sınırları dışında kalan evlatlarını unutması, yenilgiden daha ağırdır. Çünkü unutulmak, umudun kesilmesidir. Ana vatan, yalnızca adını anmakla değil; gerektiğinde beklemekle, kollamakla ve doğru anı seçmekle de görevini yapar.
Vatan kurtarma hikâyesinde bir diğer husus da ana vatanın politikaları idi. Bağımsızlığını elinde tutan devletin millettaşlarını hep hatırlaması, sadece adını anmakla kalmayıp onları bağımsız kılmaya gayret etmesi gerekir. Bir milletin sınırları dışında kalan evlatlarını unutması, yenilgiden daha ağırdır. Müstemlekeci devletin idaresi altında kalan halk ne kadar dirayet gösterirse göstersin yapabilecekleri sınırlı, imkânları kısıtlıdır. İnsan mücadelesine ne kadar bağlı olursa olsun arkasında desteği görmezse umudunu kaybetme başlar. Yeni yeni yürümeye başlayan bebek annesinin daima arkasında olduğunu bilirse güven içinde olur, kuvvetlenir, ayağını yere daha da sağlam basar. Ana vatan yalnızca adını anmakla değil beklemekle, gerektiğinde doğru anı kollamakla ve davranmakla görevini yapar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yapması gerekeni yapmış, sınırları dışında kalan kardeşlerini unutmamıştı. Gazi; kırk asırlık Türk yurdunun düşman elinde kalmasına razı gelmemiş, bölgeyi şahsi meselesi bilmişti. Türkiye Cumhuriyeti Fransızlarla olan ilişkilerini geliştiriyor, her an Güney’den gelecek haberi kolluyordu. Türkiye’nin bölgeyi hep hatırlamasını sağlıyor, ilk fırsatı bekliyordu. Sancağın önde gelen isimleri Türkiye mebusu seçiliyor, bölgeyi savunacak cemiyetlerin kurulmasında destek görüyorlardı. Tayfur Bey başkanlığında İskenderun Sancağı ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuş, insanlar seslerini daha gür çıkarabiliyor olmuşlardı. Tayfur Bey’e meclisin ilgisi daima kuvvetli oluyor, Ankara’da bir kahraman edasıyla karşılanıyor, elbet bir gün vatan toprağının kurtarılacağı ümidinin korunması sağlanıyordu. Bölgedeki insanlar biliyordu ki Türkiye onları unutmamıştı.
1936’da Fransa baskısı Suriye hükümeti üzerinden çekiliyor, bağımsız genel seçimlere doğru gidiliyordu. Beklenen an gelmişti, Türkler harekete geçmeliydi. Öyle de oldu ve İskenderun ve Antakya bölgeleri Hatay adı ile birleşerek Fransa’ya karşı tam bağımsızlığını ilan etti. 20 yıllık mücadele sonuç verdi ve aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi mebusu olan Tayfur Bey önderliğinde Hatay Devleti kuruldu. Devletin varlığı geçiş için bir köprü olarak kaldı ve 7 Temmuz 1939’da Hatay ana vatana katıldı.
Hatay kurtuldu çünkü beklerken unutulmadı. Tarih bize defalarca göstermiştir ki esaret bazen işgalle değil sessizlikle başlar. Ve bazen bir toprağın kaybı için düşmanın varlığı değil dostların susması kâfidir.
O gün Türkiye susmamıştı ve böylece Hatay’ı kurtarmıştı. Halk kendi kahramanını kendi içinden çıkarmıştı. Hatay, Tayfur Bey’in gayreti ile kurtulmuştu ancak Tayfur Bey gibiler de yalnızca bağımsızlık ateşin yakıldığı millet sayesinde var olurdu.
Sonuç
Yazının seyri Hatay üzerinden ilerlese de meramımız size sadece Hatay tarihi sunmak değildir, zira Hatay ne esir kalmış toprakların birincisi ne de kurtarılmayı bekleyenlerin sonuncusudur. Türk vatanı demek yalnızca Türkiye Devleti sınırları içinde olan bölgeler demek değildir. Hatay’ın yaşadığı makûs kader Doğu Türkistan’da, Tebriz’de, Kırım’da, Kerkük’te, Halep’te, Batı Trakya’da ve daha nice kadim Türk vatanında hâlâ yaşanmaktadır. Hatay’ın ana vatana katıldığı gün, sınırlar dışında kalan her Türk yurdunda aynı soru sorulmuştur: “acaba bir gün sıra bize gelir mi?”
Başta saydığımız unsurların varlığı Hatay’ı kurtardığı gibi diğer tüm esir Türklerin kurtulmasının da reçetesidir. Hatay kurtulmuştur çünkü beklerken unutulmamıştır; bugün hâlâ bekleyenlerin en büyük talihsizliği dostlarının suskunluğudur. Dünya her zaman karışık zamanlardan geçmekte, esir Türkler de daima umut ışığı kollamaktadır; onları harekete geçirecek güç ancak ana vatanda millî bir Türk Devleti kurulduğunda sağlanacaktır. Milli devletin olmadığı her gün bir yerde başka bir Türk zulüm görüyorsa ve ana vatan zulmü engellemeye çalışmıyorsa ana vatandaki diğer Türk evlatları da kardeşlerinin gördüğü zulümden kendini sorumlu hissetmeli, Türk milletinin evlatları kardeşlerinin gördüğü zulümlere artık kayıtsız kalmamalıdır. Millî devleti kuracak irade ancak kendi şahsiyetini inşaa edebilmiş, kendi istikametini çizip nefsinin amansız vesveselerine kulak vermeden ileri, daima ileri giden, kökü mazide kendi atide olan ülkücülerdedir. Ülkücüler ülküsünü unutmuş cemiyeti değiştirmeye, beynelmilel bir iyilik hareketi başlatmaya namzet olacaktırlar. Çünkü onlar çalanların ardında oynayanlar değildir. Onlar geriye bakıp boynu tutulanlara benzemez. Tutsak olmayı asla kaldıramaz, her daim hür olmayı dilerler. Galip Ağabeyin dediği gibi bir garip kişidirler ve Bir Türk Masalı içinde Türk ülkesini önce yakıcı kuraktan sonra da delirten selden kurtaran da onlar olacaktır. Ümitsiz olmaya hakkımız da vaktimiz de yoktur. Dünyanın dört bir yanında yaşayan milyonlarca esir Türk’ün de Türk sulhünü bekleyen dili dini ne olursa olsun milyonlarca mazlumun da gözü Türkiye’de, ülkücü kadrodadır.
Elbet vatanı uğruna hayatını feda edecek bir Türk, binlerce yıldır olduğu gibi yine olacak; gün gelecek her Türk toprağında Türk bayrağı yeniden dalgalanacaktır. Yeter ki biraz daha dayanmalı…
Yazıya mürşidimizin düstur edinmeğe çalıştığımız sözüyle son verecek olursak:
Ey bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması asırlardan beri seni bekliyor!

