GÜN OLUR ASRA BEDEL ROMANININ TAHLİLİ

5
(1)
GÜN OLUR ASRA BEDEL ROMANININ TAHLİLİFatma Erçelik

Cengiz Aytmatov, gerek Türk edebiyatında gerekse dünya edebiyatında büyük yankılar uyandırmış güzide bir yazarımızdır. Eserlerinin 150’den fazla dile çevrilmiş olması bile tek başına başarısının bir tezahürüdür. Aytmatov’un bu günlere gelebilmesi son derece meşakkatli bir hayatın sonucunda olmuştur. Küçük yaştayken, babası siyasi bir cinayete kurban gitmiştir. (Cengiz Aytmatov’un babası olan Törekul Aytmatov, Kırgızistan Türklerinin önde gelen aydın kesimindendir. 1937 yılında Stalin tarafından “halk düşmanı” ilan edilir.  Evinden ve ailesinden koparılır. Kurşuna dizilerek öldürülür.) Cengiz Aytmatov, hayatın zorluklarıyla küçük yaşta tanışmıştır. Çocukluğunda babaannesinden dinlediği efsane, halk hikâyeleri ve masallarla geçmiş bilinci oluşmuş; geçmişi olmayan toplumların ne bugününün ne de yarınının olamayacağını öğrenmiştir.

Gün Olur Asra Bedel romanı, Cengiz Aytmatov’un edebiyat camiasında yankı uyandırmış bir eseridir. Romanda geçmişi, bugünü ve yarını büyük bir ustalıkla harmanlamış; değerlerimize sahip çıkmamızı önemle vurgulamıştır.

Olayların geçtiği Boranlı kasabası, kumlu Sarı-Özek bozkırında bulunan dış dünya ile tek bağlantısı tren istasyonu olan birkaç haneli bir kasabadır. Bu kasabada niceleri çetin hayat koşullarından dolayı burada tutunamaz, bir yolunu bulup gider. Yazar bu coğrafyayı şu sözlerle anlatır:

Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…

Bu yerlerde demir yolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği, Sarı Özek uzar giderdi.

Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa bu yerlerde de mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı.

Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…

Boranlı bahsedildiği gibi küçük bir kasabadır. Fakat içinde yaşayan insanlarla roman okuyucularına büyük mesajlar verilmektedir. Yazar, hayatın acı gerçeklerini vermek istediği mesajlarla bütünleştirerek okuyucuya sunmuştur. Bu noktada gerek kendi hayatından gerekse yaşadığı dönemin zorluklarından çokça ilham almıştır.

Olayların akışı, insanların baskıcı Sovyet rejimi karşısında kendi kültürlerini yaşama ve yaşatma çabalarını içerirken kendi çocuklarının kültürel değerlerinden uzak kalmalarını önleyememenin acı sonuçlarını yansıtır. Kitaptaki karakterlerden örnekler verirsek herhalde biraz daha somutlaşacaktır.

Kazangap bu güzel örneklerden birisidir. Kendisi hak hukuk gözeten, geleneklerine bağlı, son derece iyi niyetli bir şahsiyettir. İki tane de çocuğu vardır. Okuyucuların pek çoğu Kazangap’ın çocuklarını bu yönden şanslı görürler. Zira çok kıymetli bir babaları vardır. Maalesef işler düşündüğümüz gibi ilerlemez. Çocukları son derece hayırsız, kültürel değerlerinden bihaber olmuşlardır. Burada hayatın acı bir gerçeği Aytmatov’un kalemiyle yüzümüze vurulur: Alimden zalim doğması gerçeği… Normal şartlarda dahi bu denli bir tezat görülmesi beklenmezken iktidardaki despot rejim buna sebebiyet vermiştir. Öyle ki bu rejimden dolayı çok canlar yanmış, çok acılar çekilmiştir.

 Her Türk ailesi gibi Aytmatov ailesi de rejimden nasibini almıştır. Romanda geçen Kuttubayev ailesi, Aytmatov ailesinden izler taşımaktadır. Nitekim Kuttubayev ailesi de rejim kurbanlarındandır.

Abutalip Kuttubayev, kendi halinde bir öğretmendir. 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle SSCB safında savaşmak için cepheye gider. Savaş süresince rejimin çok katı bir emri vardır: Esir düşmemek… Aksi halde emir gereği kendini vurması gerekmektedir. Elden ne gelir ki Abutalip Almanlara esir olur. Bir yolunu bulup kaçar. O, yaşamayı seçmiştir ama bu seçimi ona pahalıya mal olacaktır. Gerek kendisi gerekse sevdikleri bundan çok çekecektir.

Sovyet rejimi pençesinden bin bir güçlükle kaçan Kuttubayev ailesi, türlü zorlukların ardından kendini ve ailesini Boranlıya sığınmış bir şekilde bulur. Hayat koşulları, Kuttubayev ailesini oldukça zorlar. Bir şekilde hayatlarını sürdürürken istihbarat onları fark eder ve Abutalip’i bir daha dönmemek üzere götürür. Sovyet rejimine karşı gelmenin bedelini Kuttubayev ailesi ağır bir şekilde öder. Zavallı eşi Zarife, iki çocuğuyla birlikte ne büyük zorluklar yaşar…

Romanda anlatılan ve yazarın geçmiş ile bugün arasında köprü kurduğu bir mesele vardır: mankurtlaşma. Bu çok eski bir efsaneye dayanır.

Tarih boyunca milletler arasında pek çok mücadeleler yaşanmıştır. Galip gelenlerden bazısı adaletli olurken bazısı da zalimin önde gelenlerinden olmuştur. Dönem zalimin dönemi imiş. Sarı Özek bozkırı Juan Juanlar tarafından istilaya uğramış. Yaşanan kanlı mücadeleler sonucunda çok büyük zayiatlar verilmiş, nice yiğitler esir düşmüş. Bu kadar zorluk yetmezmiş gibi bir de herkese malum olmuş fakat kimsenin söylemeye dilinin varmadığı bir şey varmış: mankurtlaştırma. Mankurtlaştırma, ağır bir işkence yöntemidir.

Bu işkencede önce esirin başı kazınır saçları tek tek kökünden çıkarılırmış. Bu yapılırken bir yandan usta bir kasap bir deveyi oracıkta yatırıp keser, derisini yüzermiş. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Buna deri geçirme işkencesi derlermiş.

Esirlerin başlarına geçirilen soğumamış deve derisi, güneşte kuruyup büzülerek başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar verirmiş. Beyine yapılan bu baskı bilincin yok olmasına ve hafızanın silinmesine sebep olurmuş. Bu dayanılmaz acılar sonucunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş.

Dayanabilenler hafızasını yitirmiş, hiçbir değer yargısına sahip olmayan birer köle olurlarmış. Ne bilinç kalırmış ne de benlik.

Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt, isyanı itaatsizliği düşünmeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık… (Sf. 149)

Öyle ki onları eski hallerine döndürmek mümkün olmaz, en yakınları ondan ümidini keserlerdi.

Romanda mankurt bahsi şu olaya binaen geçer:

Vaktiyle Sarı Özek bozkırında Nayman Ana lakaplı bir kadın ailesiyle birlikte yaşarmış. Bir gün Naymanlar Juan Juanların istilasına uğrar. İstila sonucu büyük zayiatlar verilir. Bu olaydan sonra iki taraf arasında amansız savaşlar olur. Nayman Ana’nın oğlu Colaman da bu savaşlara katılır. Colaman, son savaştan dönemez. Oğlunu arkadaşlarına sorar Nayman Ana. Herkese sormasına rağmen hiç kimse oğlunun nerede olduğunu bilmemektedir.

Gerçeğin bilinmediği yerde söylentiler hasıl olurmuş. Anne yüreği bu. İçin için yanmaktadır. Bir gün söylentilere dayanamaz ve kimseye haber vermeden oğlunun izini sürmek için yollara düşer.

Günlerce süren yolculukta bir yandan oğlunun sağ olmasını istemekte ama bir yandan mankurt olmuştur korkusunu yaşamaktadır. Aramalarının sonucunda oğlunu bulur. Bulmuştur bulmasına ama bulması ile dünyasının başına yıkılması bir olmuştur. Oğlu artık bir mankurttur.

Çok uğraşır Nayman Ana. Oğluna özünü, kim olduğunu, geldiği yeri hatırlatmak için…

Senin adın Colaman’dır. İşitiyor musun? Sen Colaman’sın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben senin ananım, sen de benim oğlumsun. (Sf. 165)

Oğluna bütün seslenişleri boşunadır. Mankurtun içinde hiçbir hareket olmamış, bir yaprak dahi kıpırdamamıştı. Çünkü bütün geçmişi silinmişti onun. Nereden geldiğini, ne için var olduğunu unutmuştur. Sadece onu bu hale getiren efendisini tanımaktadır. Yalnızca ona inanır, ondan emir alır ve onun sözünü dinler. Nihayetinde mankurt, efendisinin emrine itaat eder ve annesi Nayman Ana’yı öldürür.

Mankurtlaşma, Aytmatov’un kaleminden okuduğumuz bir efsaneden ibaret değildir. Mankurtlaştırma, bir milletin özünden zorla koparılışını; başka insanların kötü emellerine nasıl kurban edildiğini anlatır. Burada dikkatimizi çeken bir nokta vardır. Esir basit bir köle değil de bir mankurt olmuştur. Sıradan bir kölede olan ama bir mankurtta bulunmayan iki şey vardır. Hafıza ve şuur. Bu iki unsur insanın geçmişini bilmesine ve geleceğini tayin etmesine yardımcı olur.

Hafıza, millî kültürün kodlandığı yerdir. Burada gelenek-görenekler, dinî öğretiler, dünya görüşü… Kısacası insanı bir milletin ferdi kılan her şey bulunur. Şuur ise insanın hafızasında taşıdığı kodlar sayesinde etrafında gerçekleşen olayları anlamlandırması, kavramasıdır. Bu kavrayış üzerine insan; geldiği yerin farkına varır, bulunduğu konumu değerlendirir ve ona göre kendine bir istikamet belirler.

Şimdi bir de hafıza ve şuurun olmadığı bir insan tasvir edelim. Hafızaya sahip olmayan insan; gelenek göreneklerini, adetlerini, dinî öğretilerini, kültürel değerlerini vs. bilmez. Kökleri yoktur, beslenemez. Şuursuz insan ise akli melekelerinden yeteri kadar istifade edemeyen kişidir.  İki durumu da bir araya getirdiğimizde karşımıza nereden geldiğini, niçin geldiğini, kim olduğunu ve dahi gideceği yeri bilmeyen bir zavallı mahluk çıkar. Mankurt, bu ikisinin yokluğundadır. Bu kimse kendi yönünü tayin edemez, başkalarının yönlendirmesine muhtaçtır.

Mankurt örneği, bugün yaşadığımız kültürel kimlik buhranı ile benzerlikler göstermektedir. Zira son yıllarda toplumumuzda kendi kültürümüzden uzaklaşmak, popüler kültür denen bir safsataya doğru hücum etmek son derece yaygınlık kazandı. Etkisini birkaç ay sonra tamamen yitirecek bir esintiye kendini kaptırmak kökleri sağlam olmayan kimselerin işidir. Bu ve benzeri durumları yoğun yaşayan kimseler için (sayılarının artmış olmasından herhalde) yeni bir tabir bile türedi: popüler kültür kölesi. Hafıza ve şuuru hala yerinde ve sağlam olan kimseler bu tabirin vahametini elbette idrak edebilecektir.

Türk milleti olarak binlerce yıldır ilmek ilmek işlenmiş derya deniz bir kültüre sahibiz. Peki bu kültür hazinemizden ne kadar istifade ediyoruz? Hatta daha vahim bir soru sorayım. Bu kültürel değerlerimizin kaçta kaçından haberdarız? Yoksa Türk insanının nakış gibi işlediği her zerresi incelik dolu değerlerimizi yaşamak yerine popüler kültür kölesi olma yolunda mı ilerliyoruz?

Son bir soruyla yazıyı bitireyim: Popüler kültür kölesi ve mankurt birbirinden çok mu farklı?

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 1

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın