
Dokuma ve İşleme
Eski çağlarda hiçbir ulaşım aracı olmadığı için insanlar yürüyerek seyahat ederdi. Bu oldukça meşakkatli ve uzun bir ulaşım biçimiydi. Türkler atı evcilleştirerek ulaşımlarını kolaylaştırdı. Atlar, adeta Türklerin kanatları oldu. Türkler; atları ve koyunları için geniş yaylak ve ovaları tercih ederler, bir yayladan göçer, diğerine konarlardı. Tarımla geçinenler yerleşik, hayvancılıkla geçinenler ise konar-göçer bir hayat sürerdi. Türkler konar-göçer yaşamı yerleşiğe nazaran daha işlevsel ve estetiğe uygun kullanırlardı. Halı da ihtiyaçla beraber doğup zamanla estetik kazanarak Türkler tarafından insanlığa kazandırılmıştır.
Peki, niçin Türkler halıyı icat etti?
Altay bozkırında soğuktan korunmak için öncelikle çadır bezi yapma ihtiyacı duydular. Bu çadır bezine de şu anda kilim diyoruz. Halı ise daha kalındır; yerdeki soğuktan korur, kolay taşınabilir ve hatta daha ileri dönemde duvarlara asılarak bir nevi yalıtım özelliği gösterir.
Milattan önce 5. yüzyıldan kalma Pazırık halısı, Asya Hun Türklerinden günümüze ulaşan en eski düğümlü halıdır. Gördes (Türk) düğümüyle dokunmuştur. Türk halı sanatı bu köklü miras üzerinde zamanla gelişmiştir. Bugün Türkistan bölgesinde bulunan antik halıların tamamına yakını da yine geleneksel Türk düğüm tekniği ile dokunmuştur.
Halı, kilim ve keçenin en önemli malzemesi yündür. Yün koyunlardan kırkılır. Yün atma işi ise ya çubukla yahut da hallaç yayı ile yapılır. Daha sonra kirmen ile eğrilir. Eğrilen ipler çıkrıkta çevrilerek kelep hâline getirilir. Sonrasında yün veya iplik, dokunmadan önce renklerini kazanır. Boyalar; bitki yaprakları, kökleri ile bazı toprak ve madenlerden elde edilir. Bu doğal boyalar, halıya değer katan en önemli unsurlardan biriydi. Halk arasında “kök boya” ismi yaygındır. Fakat kök boya yalnızca kırmızı renk elde edilen bir bitkidir. Bu millî rengi veren bitki, bütün Türk dünyasında yetiştirilmiştir. Özellikle gelinlerin kullandığı gelin kilimleri mutlaka kırmızı dokunurdu. Türkler, halılarını bu boyalarla renklendirir ve renkleri adeta halıya sabitlerdi. Bu doğal boyalar zamanla güzelliğini kaybetmek yerine yaş aldıkça daha da güzelleşir, kök salar böylece Türk halılarını oluştururdu.
Türk dünyasının birçok bölgesinde yapılan keçe, Türklerin günlük hayatında çok büyük bir yer edinir. Çoğunlukla evlerin dış kaplamasında ve çadırların örtülmesinde kullanılmıştır. Keçe, mızrak ve bıçak gibi kesici aletlere karşı da dayanıklıdır. Hatta ustalar; keçenin bıçağı körelttiğini, bir bıçakla birkaç dakika keçe kesildikten sonra bıçağın kesmez hâle geldiğini dile getirir. Keçe, savaşlarda da önemli bir malzeme olmuştur. Zırhların içine ve savaş arabalarının tekerleklerine sarılarak ses çıkarması engellenmiştir. Anadolu’da, Türkistan’da ve Balkanlarda bugün hâlâ çobanlar keçeden yapılmış kepenek giymektedir.
Keçeden farklı olarak halı ve kilim, düğüm atılarak ve kirkit ile sıkıştırılarak dokunur. Halı ve kilim dokumak için bir tezgâha ihtiyaç vardır. Hayranlık uyandıran halılar ve kilimler, bu aletler ve ince işçilik sayesinde şekillenir.
Halı ve kilimlerin en dikkat çekici yönlerinden biri de yanışlardır. Türkistan’da nakış veya bezek de denmiştir. Yöreden yöreye değişerek yagnış, yağnıç, nanış veya nakış gibi isimlerle de anılır.
Kültürümüzün önemli bir parçası olan dokuma sanatımızı ele alırken öncelikle doğru kavramlarla yola çıkmanın bu sanatın ruhunu anlamak için daha doğru olacağına inanıyorum. Bu sebeple Fransızca kökenli “motif” yerine, Anadolu’nun halı ve kilim dokunan yörelerinde halkın bizzat kullandığı “yanış” ile anlatıma devam etmek isterim.
Türk halı ve kilimlerinde yüzlerce farklı yanış bulunur. Usta dokuyucular, bunlara bakarak bir halı veya kilimin hangi bölgede ve hangi toplum tarafından dokunduğunu anlayabilirler. Böylece her bölgenin kendine özgü bir dokuma dili ve sanat anlayışı ortaya çıkar.
İlk aşamada elde edilen yünler yuvarlanarak keçe iplerine dönüştürülmüş ve bu ipler bitki köklerinden elde edilen boyalarla boyanarak halının atası olan çullar ve kilimleri oluşturmuştur. Farklı dünya dillerinde de aynı isimle yaşatılan kilimler, kadim Türk tarihinin başından günümüze kadar süregelmiş düz dokuma yer yaygılarıdır.
Halı ve kilimler, taşıdıkları yaşantılarla insanlara ömürleri boyunca eşlik etmişlerdir. Geçmişin düşüncesini, yaşayışını ve inançlarını canlı tutarak çağlardan çağlara aktarılmasını sağlamışlardır.
Kullanılan iplik ve boyanın kalitesi ile halının bir santimetrekaresinde ne kadar fazla düğüm bulunursa değeri de o ölçüde artmaktadır. Kıymetli bir halıda boya mutlaka bitkilerden elde edilir. Bunun yanında yanışların düzgün ve dengeli bir şekilde yerleştirilmesi de vazgeçilmez unsurlardandır. Halıcılığın bir sanat olarak kabul edilmesini sağlayan en önemli unsur, halının üzerine aktarılan duygu ve düşüncelerdir. Türk insanı yüzyıllar boyunca halıyı kullanmış; kederini, sevincini ve hayatını ilmek ilmek halıya işlemiştir. Türk destan ve hikâyelerinde de halının toplum hayatındaki önemine sıkça rastlanmaktadır. Dede Korkut Hikâyelerinde geçen “Hanlar Hanı Bayındır Han yılda bir kere ziyafet verirdi. Bin yerde ipek halı döşenmişti.” ifadesi, halının yalnızca bir yer yaygısı değil aynı zamanda misafirperverliğin ve devlet geleneğinin de bir göstergesi olduğunu ortaya koymaktadır.
Türklerin 1071’den sonra yoğun olarak Anadolu’ya geçmeleri sonucunda halı ve dokuma sanatı da bütün yörelere ulaşmış, önemli bir geçim kaynağı hâline gelmiştir. 11. yüzyıldan itibaren ise Selçuklularla birlikte halı sanatı batıya yayılmıştır. Türk halı sanatının gelişmesinde en önemli yeri, Anadolu Selçuklularının merkezi Konya’da bulunan Selçuklu halıları almaktadır. Bu halılar, 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan zincirin ilk büyük halkasını teşkil etmektedir.
Ancak bu döneme ait halıların yalnızca bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir. Bunlardan biri, 1905 yılında Konya Alaeddin Camii’nde bulunan oldukça yıpranmış durumdaki Selçuklu halılarıdır.
Selçuklu halılarında eşkenar dörtgenler, baklava desenleri, sekiz köşeli yıldızlar ve uçları çengellerle çevrilen sekizgenler yaygın olarak görülür. Selçuklu ve Osmanlı döneminde halılara, yerleşik hayata geçişin göstergeleri sayılabilecek üzüm, haşhaş, sümbül, karanfil ve başak gibi tarımsal ürünler de stilize edilerek girmeye başlamıştır.
13. yüzyılda Türkmenlerin Anadolu’yu yurt edinmeye çalıştıkları dönemde, Bizans ve Moğol yönetimlerine karşı; Anadolu Beylikleri döneminde ise Oğuz kimliklerini Türkmen ve Yörük olarak korumaya çalışmışlardır. Bu kimliği korurken kültürlerinin en önemli unsurlarından biri olan dokuma sanatının değerini bildikleri için bu sanata büyük bir bağlılık göstermişlerdir.
14. yüzyılda oldukça gelişen halıcılık, evlerden taşarak atölyelerde işlenmeye başlanmış ve dünya çapında büyük bir üne kavuşmuştur. Halı, bu dönemlerde kralların birbirlerine hediye ettikleri, tabiri caizse mücevherden daha kıymetli bir obje hâline gelmiştir. Avrupa’nın en büyük saraylarında masa üstlerinde, duvarlarda ve çeşitli mekânlarda Türk halıları kullanılmıştır. Avrupalı meşhur ressamların tablolarında görülen halılar da Türk halılarıdır.
15. yüzyılda Türk halıları yeni bir üslup kazanmış ve hayvan figürleri de halılarda yer almaya başlamıştır. Özellikle bir ağacın iki tarafına yerleştirilen kuş figürleri en çok tercih edilenlerdendir.
16. yüzyılın sonlarına doğru hayvan figürlü halıların yerini geometrik desenli halılar almaya başlamıştır. Bu halılara tablolarında en fazla yer veren ressam Holbein olduğu için daha sonra bu gruba Holbein halıları adı verilmiştir. Aynı yüzyıldan kalan en eski seccadeler de eski Türk halı sanatının önemli bir grubunu oluşturmaktadır. Rönesans dönemi tablolarında da yer verilen bu halıların tamamı Uşak ve Batı Anadolu’da dokunmuştur. Bu halılar, Selçuklu halılarından Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyılda gelişen halı sanatına geçişi oluşturmaktadır.
17. yüzyılda dönemin tablolarında görülen Uşak halıları birbiriyle karşılaşan iki yaprağın zemindeki renk düzeni dolayısıyla kuşa benzetilmesi ile “kuşlu halılar” adıyla tanınmış ve 18. yüzyıla kadar dokunmaya devam etmiştir.
Bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’nın Tebriz ve Kahire’yi fethetmesi ile Memlük halılarının teknik, renk ve malzeme özelliklerinin etkisiyle Anadolu halılarının yanında Osmanlı saray halıları ortaya çıkmıştır. Bu halılarda natüralist yaprak ve çiçek bezemeleri İran düğümüyle birleştirilerek farklı bir halı anlayışı oluşturulmuştur. Bununla birlikte saray halıları, Uşak halılarının gerisinde kalmıştır. Türkler halıyı yalnızca bir süsleme aracı olarak görmemiş, dokuma tezgâhının kurallarına uygun biçimde şekillendirmiştir. Bu yönüyle Türk halıları Safevî halılarından üstün görülmüştür. Saray halılarının son dönem örnekleri daha çok Kahire’de dokunmuş, bunun yanında İstanbul ve Bursa’daki özel tezgâhlarda da aynı kalitede halılar üretilmiştir.
17. yüzyıldan itibaren saray halılarının etkisiyle gelişen seccadelerde erik çiçekleri, lale, karanfil, gül ve sümbüller kullanılmış; böylece adeta çiçeklerle bezeli bir bahçede namaz kılınıyormuş hissi oluşturulmuştur. 1600’lü yıllardan sonra desen çeşitliliği ve kalite bakımından gelişen seccadeler arasında Gördes seccadeleri; kıvrımlı hatları, özel mihrap tasarımları ve iki yandaki süsleyici sütunlarıyla öne çıkmıştır. Anadolu’da dokunan seccadelerde çiçek, ibrik, tarak ve el yanışı ile hayvan postunu andıran desenler de karakteristik bir özellik taşımaktadır.
Bu seccadelerde mihrap içindeki zemin genellikle lacivert, mavi, kırmızı veya yeşil renktedir. Hem üstte hem altta çift mihrap bulunanların genç kızların çeyizi için özel olarak dokunduğu düşünülmekte ve bu nedenle “Kız Gördes” adıyla anılmaktadır.
Dokumalara işlenen bu yanışların her biri, doğadaki bir varlığa ya da soyut bir inanca uzanan zengin bir dildir. Bazı yanışlar, doğadaki nesneleri doğrudan veya soyutlayarak dokumaya aktarır. Örneğin Balıkesir yöresinde sıkça dokunan akrep, ev halkını koruyan bir kalkan gibidir. Kadınlığı ve doğurganlığı simgeleyen eli belinde; erkekliği, gücü ve bereketi temsil eden koçboynuzu yine en güçlü örneklerdir. Dokuyucular kendilerini kem gözlerden korumak için pıtrak, el, parmak, tarak, göz ve çengel gibi geometrik formları işlerken hayatı ve ölümden sonraki yaşamı da hayat ağacı ile işlemiştir. Tarımsal bolluğu anlatan buğday başağı, incir ve nar gibi bitkisel unsurlar ile bolluk getirdiğine inanılan geyik, kelebek ve balık gibi hayvan figürleri yanış dünyasını zenginleştirir.
Türklerin dokuma alanındaki başarısının bir diğer türü ise kumaşlardır. Türkler kumaş dokuma sanatında da üstün bir başarı göstermiş ve yüzyıllar boyunca bu alanda önemli eserler ortaya koymuştur.
Kumaş dokuma sanatı da dünyanın en eski sanatlarından biridir. Tarihte müzelerde yerini almış Türk kumaşları genellikle 16. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Ancak bu dönemin temelleri daha önceki yüzyıllarda atılmıştır. Selçuklular zamanında kumaş dokumacılığı oldukça ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Anadolu Selçuklularında kumaş sanatı öyle bir noktaya gelmiştir ki Arap müverrihleri bu kumaşları diyâr-ı Rûm’un ipek kumaşları diye methetmiştir. 13. yüzyılda Anadolu’yu gezen Marco Polo da Anadolu’daki Türk kumaşlarından övgüyle söz etmektedir.
Selçuklu öncesi ile Osmanlı arasında kalan Beylikler Dönemi’ne ait kumaşlar hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Buna karşılık Osmanlı Dönemi’ne ait kumaşlar oldukça iyi bilinmektedir. Özellikle Osmanlı padişahlarının, üzerlerinde tarihlerini gösteren etiketleri bulunan elbiselerini bohçalar içinde büyük bir itinayla saklamaları sayesinde Türk kumaş ve kadifelerinin pek çok kıymetli örneği günümüze ulaşabilmiştir.
Anadolu Selçuklularının eserleri, Osmanlı kumaşlarının 15. yüzyılda en güzel örneklerini vermesinde sağlam bir zemin oluşturmuştur. Osmanlı kumaşlarında figürlerin yerini büyük ölçüde geometrik ve nebati işlemeler almış, baklava şeması hâkim bir anlayış hâline gelmiştir. 15. yüzyılda Bursa’da kumaş sanayisi büyük bir gelişme göstermiş, kumaş ve kadife dokumacılığı önemli bir seviyeye ulaşmıştır. Bursa kumaşları kısa zamanda büyük bir ün kazanmış, daha sonra Edirne ve İstanbul’da da bu sanat gelişimini sürdürmüştür.
Bursa’da kumaş ve kadife sanatının ne derece yaygınlaştığını, kumaş kalitesini korumak amacıyla Kanunname-i İhtisâb-ı Bursa adıyla çıkarılan kanundan anlayabiliriz. Bu kanuna göre Bursa’da yaklaşık bin kadar kadife ve kumaş tezgâhı çalışmakta, yüz kadar usta ise kuralların belirlenmesi için bilirkişi olarak görev yapmaktaydı.
Türkler bu değerli kumaşlarla aslında her insanda bulunan kendini gösterme çabasını el dokuması ve giysileri işleyerek gidermiştir. İşleme sanatının yapılan kazılarla Neolitik Çağ’dan bu yana yaşatıldığı görülür. Türk işleme sanatının ilk tarihi, milattan önce 3. yüzyılda Altay Dağlarında yaşayan Hun Türklerine ait kurganlarda bulunan işlemelere dayanır. Bu kazılarda mezarın duvarına asılan geometrik ve bitkisel bez işlemeler ile hayvan ve insan figürlü örtüler bulunmuştur. Uygur dönemine bakıldığında ise kumaş örneklerinde bu figürlerin yanı sıra Budizm etkili işlemeler de görülür. İslamiyet’in kabulüyle beraber daha çok soyut çalışmalara ağırlık verilmiştir. Selçuklu dönemine baktığımızda ise yaylak-kışlak hayatının koşulları net bir şekilde görülmüş, işlemeler de epey gelişim göstermiştir. İşleme sanatının en güzel örnekleri Osmanlı dönemindedir. Teknik ve malzemeler açısından Osmanlı işlemelerinde çadır, gömlek, ayakkabı, döşemelik ve perde gibi nadide örnekler saraya ait nakışhanede işlenerek bu sanatın en üst seviyeye ulaşmasını sağlamıştır. Saray dışında da Türk kadını, geleneklerine sahip çıkarak dokuduğu kumaşlara estetik değeri yüksek işlemeler işlemiştir.
Türk kadını çeyizinde ve günlük yaşamda kullandığı eşyalarda umut, üzüntü ve isteklerini dile getirir; bu işlemeler halkta geniş bir tesir alanı yaratarak aralarında iletişim kurabilmelerini sağlar.
Türk kültüründe “Kız beşikte, çeyiz eşikte.” sözü, çeyiz hazırlığının kız çocuklarının doğumundan itibaren başladığını ve işleme sanatının çeyiz geleneğiyle şekillendiğini gösterir. İşleme sanatında gerekli malzemeleri kumaş, kumaşın gerileceği kasnak veya gergef ile ipliği kumaşa işleyecek iğne veya tığ olarak sıralayabiliriz. Kullanılan malzeme çeşitliliği farklı tür işleme tekniklerini oluşturmuştur. Doğal boyalar kullanılan iplikler; iğne oyası, boncuk oyası, tığ oyası, kanaviçe, dantel ve Antep işi gibi farklı isimlerle yaşatılarak tülbent, yazma, namaz örtüleri ve giysilerde hayat bulmuştur. Türk kadınının elinde sabırla işlenen yazmalar nesilden nesile aktarılarak değerli bir aile yadigârına dönüşmüştür. Genellikle çeyiz için işlenen kumaşlarda doğadan yararlanılmış; çiçek, yaprak, ağaç ve meyvenin yanı sıra insan, hayvan, mimari eser ve manzaraya da yer almıştır.
Türk gelenekleri yaşanan aile yapısında kadın, duygularını açıkça ifade edemediği vakitlerde bu şekilde konuşmuştur. Kumaşlarda çoğunlukla sağlıklı ve geniş bir aileyi simgeleyen hayat ağacı kullanılmıştır. Bu işlemeleri çeyiz eşyalarına işleyen kız, kuracağı ailesinin sağlıklı ve uzun ömürlü olacağına inanırdı. Yine bir diğer işleme, sevdayı ifade eden hançerdir. Bir delikanlının beline sardığı uçkur veya yağlıkta hançerin işlenmiş olması, bunun sevgilisi tarafından hediye edildiğini göstermektedir. Örtülerde çekirdekli meyvelerden üzüm, karpuz ve kavun kullanılmıştır. Bu meyvelerin kurulacak yuvaya bereket, zenginlik ve bol çocuk getireceğine inanılırdı. Diğer bir çekirdekli meyve olan nar ise Osmanlı saltanatını ifade eder ve genellikle saray giysilerinde kullanılırdı. Ege yöresinde ise kötülüklere karşı güç ve sağlık anlamını taşıyan yılan, çeyizlerde el havlularına işlenmiştir. Devam etsek tabii ki daha pek çok işlememizin olduğunu anlatabiliriz.
Binlerce yıldır annelerin kızlarına aktararak bize ulaştırdığı bu geleneğin maalesef son dönemde aktarımı aksamaya başlamıştır. Bu durumun oluşturduğu riskler şu anda anlaşılamasa da ileriki dönemlerde çok acı bir şekilde hissedilecek ve geri dönüşü epey uğraş gerektirecektir. Kültürümüzün muhafazasında büyük yer edinen dokuma ve işleme sanatımızı muhafaza etme sırası bizdedir. Bizler Türk milletinin ebediyete kadar yaşamasını istiyoruz ve bu isteğin gerçekleşmesi için de çalışmaktayız. Elbette hepimiz millî kimliğimize sahip çıkarak Türk milletini yaşatacağımızı biliyoruz. Bu bilince sahip kişiler olarak millî kimliğimizi oluşturan sanatlarımızı tanımalı, yaşatmalı ve ileriye taşımalıyız. Her konuda olduğu gibi bu konuda da aynı düsturla harekete geçmeliyiz. Türk sanatında kökleri binlerce yıla uzanan dokuma ve işleme sanatını bu yazıda siz değerli okuyuculara elimden geldiğince aktarmaya çalıştım. Kültürümüzü daha yakından tanımak amacıyla bu yazının devamı niteliğinde, ilerleyen yazılarda diğer geleneksel sanatlarımıza yer vereceğim.
Esenlikle kalınız…

