COĞRAFYA KADER MİDİR, KEDER MİDİR?

0
(0)
COĞRAFYA KADER MİDİR, KEDER MİDİR?Tunç Ağaoğlu

“Coğrafya kaderdir.”

Bu söz, zaman zaman gündelik yaşamımızda bizlere hiçbir şey ifade etmeden, zaman zaman ise yaşadıklarımızın bir gerekçesi olarak zihinlerimizde, dillerimizde ve söylemlerimizde yer almaktadır. Oysa bir kabulden öte, coğrafya kader midir, yoksa coğrafya keder midir, diye sormadan edemiyor insan.

İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren kendisini bir coğrafyanın içinde bulur. O coğrafyanın tarihi, kültürü, dili, toplumsal yapısı, yaşanmışlıkları ve mensup olduğu millet, insana birer armağandır. Bu nedenle insanın doğumundan ölümüne kadar süren yaşantısında, coğrafyadan bütünüyle vareste bir yaşam sürmesi de mümkün değildir. Fakat insan yalnızca coğrafyanın kendisine çizdiği sınırlar içerisinde yaşayan bir varlık da değildir. İnsan, yaşadığı coğrafyayı anlamlandırır, onunla hesaplaşır, onunla mücadele eder ve onu vatan kılmaya çalışır. Bu nedenle, belki de mesele, coğrafyanın kader olup olmamasından daha farklıdır. Asıl mesele, aynı coğrafyada yaşayan insanların geçmişten bugüne taşıdıkları acıların, hatıraların ve umutların nasıl şekillendiğinin irdelenmesi gerektiğidir. Zira bazı coğrafyalarda kader diye kabullendiğimiz şey, geçmişin bıraktığı keder ve ızdıraplar bütününden ibaret olabilir. Herkesin doğduğu, yaşadığı ve ömrünü sürdürdüğü coğrafyalar, her insan için farklı bir tecrübe birikimi sunar. Zira insan, yalnızca yaşadığı coğrafyanın fizikî şartlarıyla değil o coğrafyanın tarihiyle, insanlarıyla, yaşanmışlıklarıyla, acılarıyla, sevinçleriyle ve hafızasıyla birlikte büyür ve hayata bu biriktirdikleriyle bakar. Nitekim benim, Türkiye’nin iki bölgesi arasında, üç farklı ilinin kesişiminde yer alan bir coğrafyada dünyaya gelmem, tarihiyle, insanlarıyla, yaşanmışlıklarıyla, acılarıyla, sevinçleriyle ve o güne kadar biriken hafızasıyla geniş bir perspektifle dünyaya bakmamın zeminini hazırladı. Bu nedenle benim bu coğrafyada geçen çocukluğumdan ve gençliğimden kalan bazı hatıralarım, bugün yaşananları anlamlandırırken zihnimde yeniden karşıma çıkıyor. Kimi zaman çocukluğumda anlamını tam olarak kavrayamadığım bir olay, yıllar sonra zihnimde başka bir anlam kazanıyor. O gün yalnız yaşanmış bir hadise olarak gördüğüm şeyler, zaman içerisinde içinde büyüdüğüm coğrafyanın bana bıraktığı birer hatıradan öte, hayatı ve yaşadığım vakıaları anlamlandırmama yardımcı oluyor.

Çocukluk Süreci ve İlk Hatıralar

Çocukken oldukça meraklı olmam nedeniyle büyüklerime sık sık sorular sorar veya onların kendiliğinden anlattıkları olaylara kulak verirdim. Büyüklerim bana zaman zaman anılarını, görüp geçirdiklerini ve hayatta edindikleri tecrübeleri aktarırlardı. Zaman zaman da gündelik sorular üzerinden yaşadığımız yerler ile alakalı bazı vakaları anlatırlardı. Bu anıların başında yaşadığımız yerin terör örgütünün hâkimiyet kurmak istediği yerlerden birisi olması hasebiyle, işittiğim vakıaların başında terörle mücadele ile ilgili hüzünlerle dolu hikâyeler öne çıkmaktaydı. Örneğin 1980’li ve 1990’lı yıllarda silahlı terör örgütünün gerçekleştirdiği eylemleri, baskınları ve buna karşı halkın çektiği eziyetleri duyardım. İşittiğim bu hususlar bazen hıçkırıklarla bazen korku dolu ifadelerle, hüzünlü hikâyelerden ibaretti. Benim için bütün bunlar, büyüklerimden dinlediğim birtakım anılardı. Oysa onların anlattıkları, benim yalnız dinlediğim, onların ise bizzat yaşadığı, izlerini taşıdığı ve kimi zaman büyük bir ızdırap içerisinde geçirdiği yıllardı.

Çocuk aklıyla bütün bunları anlamaya çalışırken geçmişe dair anlatılan başka hikâyeler de zihnimde yeni soruların kapısını aralıyordu. Mesela bazen 1980 öncesinden söz edilince o zaman terör örgütü ile mücadele sürecini ve hangi zorlu koşulların olduğunu soruyordum. Buna karşı büyüklerim, oldukça basit ve şaşırtıcı cevaplar veriyorlardı: “O zaman terör örgütü yoktu.” Bunun üzerine afallayarak nasıl yani? 1980 ile 2000 yılları arasında yaşanan onca acı, baskı ve korku varken, 1980’den önce burada hiçbir şey yok muydu? O hâlde nereden çıkmıştı bu terör örgütü? Türk milletine bunca acılar yaşatan, yaşadığımız coğrafyanın huzurunu bozan bu örgüt nereden neşet etmişti? Elbette çocuk aklıyla bu sorulara cevap vermem mümkün değildi. Zira bu sorunun ne muhatabı karşımdaydı ne de bunu anlayabilecek bir kapasiteye sahiptim.

Bu ve benzeri sorularla zihnim meşgulken etrafımı gözlemliyordum. Gözlemlerim neticesinde ilginç bir şey fark ettim: Kocaman bir köyde yaşamamıza rağmen neden farklı illerde bu kadar çok akrabamız veya köylümüz var? Neden hepimiz bir arada değiliz? Onları bu köyden uzaklaştıran neydi ve neden hepimiz bir arada yaşamıyorduk? İlerleyen süreçte merakımı celbeden bu ve benzeri soruların cevaplarını, dinlediğim farklı vakıalar sayesinde buldum. Kimi PKK’nın baskısı nedeniyle köyde tutunamamış, kimi terör örgütünün dayattığı vergiyi vermek istemediği için eziyet görmüş, kimi kendisini ve ailesini koruyacak gücü ve güveni bulamadığı için, kimi çocuklarına daha iyi bir gelecek kurabilmek için, kimi de yalnızca yaşayabilmek için doğup büyüdüğü memleketi terk etmek zorunda kalmış. Nihai olarak, köyümüzden ayrılan bu akrabalarım ve diğer köylülerim, Kimi başka bir ile, kimi başka bir köye, kimi de başka bir şehre giderek kendisine yeni bir hayat kurmuştu.

Yaşım gereği doğup büyüdüğüm yer benim için dünyanın en güvenli yeriydi. Evimiz, sokağımız, köyümüz, mahallemiz ve çevremizdeki insanlar bildiğim dünyanın tamamıydı. Bu nedenle çocuk aklıyla düşününce, bu dünyanın dışındaki yerler ise belirsiz, ürkütücü ve korkunçtu. Bu nedenle köyümüzden çıkıp farklı yerlere yerleşen akrabalarımın nasıl olur da yabancı yerlere yerleşip bir hayat kurabildiklerini merak ederdim. Bu merakımı gidermek için büyüklerime nedenini sorunca; bizler aynı kültürü yaşayan, aynı dine mensup, temelde birbirinden farklı olmayan bir toplumuz. Bu nedenle farklı yerlerde yaşıyor olsak da yine aynı millete mensup olduğumuz insanlarla birlikte yaşıyoruz; bu sayede yerleştiğimiz yerlerde yabancılık çekmiyor, rahat uyum sağlıyoruz diyorlardı.

Diğer yandan benim kendimi bilmemden itibaren memleketimde terör örgütünün mukavemet gücü kırılmıştı. Bu nedenle insanlar huzur içerisinde yaşamakta ve yaşanan acılar kabuk tutmaktaydı. Evet, vatanımızın farklı bölgelerinde terör örgütleriyle mücadele devam ediyordu, lakin çocuk aklım bunu algılayabilecek değildi. Zira dünya, yaşadığım coğrafyanın ufuklarıyla sınırlıydı. Başka yerlerde ne olup bittiğini, insanların neler yaşadığını, ülkenin farklı bölgelerinde hangi acıların devam ettiğini tam olarak bilemiyordum. Fakat televizyonlarda, büyüklerin konuşmalarında veya çevremdeki sohbetlerde sürekli bazı yerlerin isimleri zikrediliyordu. İşittiklerim ne yazık ki bir çocuk için oldukça korkunç ve ürkütücü söylemler içeriyordu. O günlerde işittiklerimi özetlemek gerekirse: “Orası çok tehlikeli.”, “Orada durum çok kötü.”, “Orada çatışma var. Bugün orada şehitlerimiz var…” vb. sözcükler aklıma mıh gibi çakılıyordu. Hem yaşadığım coğrafyanın güvenli oluşu hem de memleketim dışında yer alan bazı yerler hakkında duyduğum elem dolu haberler yüzünden yaşadığım yerler dışında kalan her yer benim için korkunç ve tehlikeliydi. Bu nedenle ailemde ve çevremde yer alan kişilerin farklı yerlere gidişi çocukluk aklımda onları korkunç ve tehlikeli yerlere uğurlamayı ifade ediyordu. Şüphesiz bu uğurlamaların en zor olanı askere gidişlerdi.

Düşünün: özendiğim, benzemek istediğim, beni koruyup kollayan ağabeylerimi, büyüklerimi tehlikenin göbeğine göndermek ne kadar sancılıydı. Henüz haritayı, sınırları bilmeyen ben, o saatten sonra benim için tehlikeli olarak addedilen yerlere sevdiklerimi uğurlayarak bir daha dönemeyecekleri hüznüyle korku dolu günler ve geceler yaşıyordum. Üstelik bu endişeli bekleyişi yaşayan yalnız ben değildim; ailem, akrabalarım, bütün bildiğim çevrem bu ve benzeri kaygılar içerisindeydi. O günlerde herkesin kaygı dolu zihinlerini rahatsız eden soruları özetlemek gerekirse: Giden sağ salim dönecek mi? Eminim ki bu ve benzeri sorular yıllarca Türk milletinin her namuslu evladının zihnini meşgul etmişti. Nihai olarak terörle mücadele sürecinde askere gönderilen, milletine kurban olsunlar diye saçlarına kına yakılan ana kuzularının kimi sağ salim, kimi gazi olup kanıyla vatan toprağını ıslatarak baba ocağına dönmüştü. Bazı kahramanlar ise vatan toprağını suladığına şahitlik eden Türk bayraklarıyla baba ocağına dönmüşlerdi.

İşte zaman zaman böyle endişelerle dolu bir bekleyişle geçen çocukluk günlerimde bir telefon, bir haber, bir mektup korku dolu yüreklerimize su serpiyordu. Fakat uzun süren her bekleyişle geçen saniyeler tarif edilemez bir ızdıraptan ibaretti. Nihai olarak tezkere sonrası gerçekleşen kavuşmalarımız, tarif edemeyeceğim kadar mutlu anlar yaşamamıza vesile oluyordu. Netice itibarıyla o günlerden geriye ızdıraplı bekleyişlerle geçen çocukluğum ve tezkere alan büyüklerimin, askerlik sürecinde yaşadıklarına ilişkin sorduğum soruları cevapsız bırakmaları kaldı.

Birinci Çözüm Süreci ve Bu Süreçte Tanıklık Ettiğim Vakıalar

Çocukluk yıllarımın o kaygılı ama kendi içinde durağan akışı devam ederken birdenbire bölgemizde ve tüm ülkede havanın değişmeye başlamasına şahit oldum. Televizyon ekranlarında, büyüklerin sohbetlerinde ve sokakta daha önce alışık olmadığım farklı söylemleri işitmeye başladım. “Çözüm Süreci” denilen bu dönem, çocukluk hafızamda terörün ve korkunun simgesi olan aktörlerin bir anda meşru siyasetin merkezine yerleştiği, pazarlıkların yapıldığı tuhaf bir sürece kapı aralamıştı. Dün bizim için tehlikenin ve hüznün kaynağı olan aktörler birdenbire masanın bir tarafında oturan muhataplar hâline gelmişti. “Analar ağlamasın” söylemleriyle huzur vadeden bu süreç, yaşanan bazı vakıalarla Türk devletinin egemenliğinin, Türk milletinin varlığının ve birliğinin tartışılmasına zemin hazırladı. İşte bu ortamda ben de çeşitli hadiselere şahitlik ettim. Bu süreçte yaşadığım bazı hadiselerin bir kısmını bugünlere ışık tutması için sizlerle paylaşacağım.

Kimlik Kontrolü

Bir gün bir seyahat için yola çıkmıştık. Yolda Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir kontrol noktasına denk geldik. Askerler kimliğimizi alıp gerekli kontrolleri yapıp kimliğimizi bize teslim etti. Her şey bildiğimiz prosedür içerisinde işliyordu. Fakat aradan çok geçmeden, belki yüz metre ileride, bu sefer silahlı PKK mensuplarının bir başka kontrol noktasıyla karşılaştık. Onlar da kimlik kontrolü yapıyordu. Çocuk aklıyla bir önceki kontrol noktasını daha yeni geride bıraktığımızı düşünüyordum. Devletimizin askerleri bizi durdurmuş, kimliğimize bakmış ve bizi göndermişti. Şimdi ise aynı yolda, çok kısa bir mesafe sonra örgüt mensupları aynı şeyi yapıyordu. İçerisinde bulunduğumuz durumdan kaynaklı yaşadığım şaşkınlıkla, etrafımdakilere “Ne oluyor?” diye sordum. Aldığım cevap, içerisinde bulunduğumuz durum kadar tuhaftı. Çevremdekilerden biri “Bu da devlet” diyerek beni dumura uğrattı. Şaşkınlıkla, nasıl yani, ülkemizde başka bir devlet daha mı var? diye sordum. O gün aldığım “bu da devlet” cevabı beynime mıh gibi çakıldı.

Yıllar sonra araştırmaya başladığımda ise bunun yalnızca benim yaşadığım yerde gerçekleşen münferit bir hadise olmadığını fark ettim. Örneğin 2013 yılında Cizre’de, 2014 yılında ise Diyarbakır-Bingöl yolunun kapatılarak PKK tarafından asayiş kontrolü yapıldığı medyaya yansımış. Ayrıca 2015 yılında ise Diyarbakır-Lice ve Tunceli-Hozat yollarında benzer olaylar haber kaynaklarında yer almakta. Bunları yıllar sonra okuduğumda, çocukken yaşadığım o olayın zihnimde neden bu kadar büyük bir yer tuttuğunu daha iyi anlamaya başladım. Zira mesele yalnızca bir yolun kesilmesi veya bir kimliğin kontrol edilmesi değildi. Mesele, devletin egemenlik alanında başka bir silahlı yapının kendisini devletin yerine koymaya çalışmasıydı.

Çocuk aklımla bunu yalnızca “İkinci devlet nereden çıktı?” diye sormuştum. Yıllar sonra bunun aslında çok daha ağır bir soru olduğunu anladım. Şimdi bir yetişkin birey olarak efkâr-ı umumiyeye bir soru yöneltiyorum: Bir devletin egemenlik alanında terör örgütü üyeleri nasıl olup da devlet gibi davranarak asayiş kontrolü yapabilir?

Benzeri bir vakıayı vergi meselesinde de yaşadım. Çocukken büyüklerimizden PKK terör örgütünün insanlardan vergi adı altında para istediğini, bazı kişilerin bu parayı vermek istemediğini, bazı kişilerin baskı gördüğünü duymuştum. O zaman bunun Türkiye’nin başka yerlerinde de benzer şekilde yaşandığını bilmiyordum. Yıllar sonra araştırdığımda ise “vergi” adı altında haraç alınmasına ilişkin çok sayıda haberle karşılaştım. Özellikle birinci çözüm sürecinde farklı kaynaklar Türk devletinde, terör örgütünün devlet tahsildarı gibi vatandaşlarımızdan haraç aldığını ortaya koyuyor. Aslında çocuk aklıyla verginin ne olduğunu ve neden toplandığını bilmiyordum. Bugün ise devletin kamu hizmetlerinin görülmesi için, ortaya çıkan giderleri karşılamak üzere vergi toplandığını zannediyorum. O hâlde PKK terör örgütü vatandaşlarımızdan vergi toplarken hangi kamu hizmetinin karşılığı olarak bunu talep ediyordu? Kamu hizmetlerini Türk devletinin sınırları içerisinde görme vazifesi yalnız Türk devletine ait olduğuna göre, terör örgütüne hangi sıfatla vergi toplama müsaadesi verilmişti? Bu ve benzeri vakıalar karşısında müesses nizam neden harekete geçerek karşı çıkmamıştı?

Karakol Meselesi

Aynı dönem içerisinde hafızamda yer eden bir başka olay da bölgemizde yeni bir karakol kurulmak istenmesiyle ilgiliydi. Güvenlik amacıyla yaşadığımız alana yakın bir karakol kurma çalışmaları yürütülüyordu. İnşaat süreci devam ederken, kimin tarafından organize edildiğini bilmediğim ve bölge halkıyla alakası olmayan bir grup, “Bizler karakol istemiyoruz” diye protestolar yaptılar oysa o güne kadar karakollarla içli dışlı olan, kolluk kuvvetleriyle bir sorunu olmayan bölge halkının böyle bir tavır takınması imkânsızdı. Zira terör örgütünün yaşattıklarından muzdarip olan bölge sakinleri jandarma karakolunun yapılmasına karşı olamazdı.

Yıllar sonra araştırdığımda, bu hadisenin de diğerleri gibi benim yaşadığım bölge ile sınırlı olmadığını gördüm. Nitekim 2014 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde yeni karakol yapımına karşı protestolar düzenlendiği ve BDP’nin organize ettiği yürüyüşün ardından olayların çıktığı basında yer aldı. Aynı dönemde Van’ın Çatak ilçesinde karakol ve baraj inşaatlarına karşı kurulan çadır çevresinde yol kesme ve kimlik kontrolü olayları da basında servis edilmişti.

Şehit ve Şehitlik

Bir başka mesele ise şehitlik kavramıydı. Bana çocukluğumda Türk Silahlı Kuvvetlerinde hayatını kaybeden askerlerin ve vazifesini ifa ederken ölen polislerin şehit olduğu öğretilmişti. Gerekçe olarak vatanı ve milleti için mücadele eden, bütün mukaddesat uğruna görev yapan, bu uğurda hayatını kaybeden asker ve polis şehittir diye belirtilmişti. Fakat yine Birinci Çözüm Süreci’nde daha önce terör örgütüyle mücadele sırasında öldürülen PKK terör örgütü üyelerinin da “şehit” olarak nitelendirildiğini, onlar adına şehitlik mezarlıklarının oluşturulma çalışmalarının yürütüldüğünü duydum. Bunun üzerine kafamda beliren soru: Tek devletin tek şehidi olmaz mı? Eğer öyle ise Türk devletine başkaldıran eşkıya güruhundan öldürülenler nasıl şehitlik payesi ile anılabiliyordu? Madem öldürülen PKK üyeleri şehitti ve gömüldüğü mezarlar şehitlikti, bunlar hangi mukaddesat uğruna mücadele ederken öldürülmüşlerdi? Bu sorunun cevabını efkar-ı umumiyeye bırakıyorum.

İlerleyen süreçte, eski haberlere göz atınca, PKK terör örgütü üyeleri için şehit ve şehitlik kavramlarının sözde kalmayıp çeşitli yerlerde PKK terör örgütü üyeleri için mezarlıkların inşa edildiğine ilişkin haberlerle karşılaştım.

Biz Kimiz?

Anlattığım vakıaların tamamının yanı sıra beni en fazla derinden etkileyen meseleye gelirsek: Bizler doğduğumuz coğrafyada kendimizi Türk milletinden ayrı bir sosyolojik grup olarak görmüyorduk. Bizim için Türk milleti, içerisinde yaşadığımız ve yer aldığımız toplumun, devletin ve vatanın doğal bütünlüğüydü. Kendimizi de o bütünün dışında değil doğrudan doğruya onun bir parçası olarak görürdük. “Ben hangi milletin mensubuyum?” diye ayrıca bir sorgulama yapmaz, bunun için özel bir açıklamaya ihtiyaç duymazdık. Fakat 2000’li yıllarda ve özellikle 2010’lu yıllara doğru, birinci çözüm süreciyle birlikte, bizimle farklı konuşulmaya başlandığını gördük. “Dilleriniz farklı.”, “Siz farklı bir etnik kimliğe mensupsunuz.”, “Siz Türk değilsiniz…” gibi söylemlerle, bizi mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Türk milletinden farklı bir yere konumlandıran bir tavırla karşılaştık.

O zaman insan ister istemez kendi kendine soruyor: Bizi Türk milletinden ayrı kılan neydi? Madem biz Türk milletinin mensubu değiliz, o hâlde bugüne kadar bu meseleler neden konuşulmuyordu? Binlerce yıldır Türk milletinin üyeleri olan bizler bugün hangi farklılık neşet etti de Türk milletinden ayrı bir yere konumlandırılıyoruz! Aynı devletin vatandaşıysak, aynı bayrağın altında yaşıyorsak, aynı vatanın üzerinde doğmuşsak ve kendimizi yıllardır bu milletin bir parçası olarak görüyorsak, bizi Türk milletinden farklı bir yere koymanın anlamı neydi? Ben çocukken bu soruların siyasi veya akademik cevaplarını bilmiyordum. Bugün de bu cevaplara ihtiyaç duymuyorum. Zira şu hususu iyi biliyorum: Kendimi mensubu olduğum Türk milletinden ayrı görmüyorum. Benim için bu, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken ilmî bir teori değil doğal bir aidiyettir. Aksini iddia etmekte abesle iştigaldir. Fakat şu bir gerçek: Bu ve benzeri söylemlerle ve algı operasyonlarıyla Türk vatandaşlarının aklı bulandırılarak birinci çözüm sürecinde Türk milletinin birliği tehdit edilmiştir. Nihai olarak benim derdim burada insanların etnik kökenleriyle değil benim derdim, aynı milletin mensubu olduğumuzu düşünerek büyüyen bir çocuğun, yıllar sonra kendisini o milletin dışında görmesinin ihtimalinin söylenmesinin oluşturduğu zihinsel çöküşle ilgili. Bugün yetişkin bir birey olarak bu soruyu efkâr-ı umumiyeye soruyorum: Biz kimiz?

Nihai olarak Türk devletinin itibarının ayaklar altına alındığı, Türk milletinin birliğini tehdit eden çözüm süreci, 2015 yılında yapılan seçimlerde arzu edilen sonuçların elde edilmemesi üzerine, daha sonra ısıtılmak üzere buzdolabına kaldırıldı. Bir süre sonra, sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi, terörle mücadele süreci yeniden hız kazandı. İşte asıl anlaşılması güç olan da buydu; nasıl oluyor da dün aynı masada oturulan, kentlerde alan hâkimiyeti kurmasına göz yumulan bir yapı, bir seçimin ardından yeniden mücadele edilmesi gereken bir terör örgütü hâline gelebiliyordu? Nasıl oluyor da siyasî ikbal risk altına girdiğinde bir dönem müzakere edilen meseleler, birkaç yıl sonra hiç konuşulmamış gibi geride bırakılabiliyordu? Neden o dönem böyle bir yol tercih edilmişti? Neden masaya oturulmuştu? Neden seçim kaybedilince veya siyasî dengeler değişince masadan kalkılmıştı? Netice itibarıyla neden bütün bunların muhasebesi, değerlendirmesi ve analizi yapılmadı?

Bugüne Doğru

Çözüm süreci buzdolabına kaldırıldıktan sonra, terör örgütü PKK ile sınır içi ve sınır ötesi mücadele hız kazandı. Basında, televizyonlarda ve haberlerde örgütün mensup sayısına ilişkin çeşitli sayılar zikredilmeye başladı. Hatta öyle ki çift sayılara kadar örgüt üyelerinin kaldığı yetkililer tarafından açıklandı. Artık PKK tarihin tozlu raflarında yer alacak derken, yeni bir çözüm sürecinin içerisinde bulduk kendimizi. Ne oluyor demeye kalmadan, daha önce yaşananlar bir tarafa bırakılarak mevcut adı açılım, eski adı çözüm, kendisi çözülme olan bir süreç başlatıldı. Yine terör örgütüyle müzakere için somut adımlar atıldı. Türk milleti ve Kürtler umrunda olmayan, siyasi nemalanma yarışında olan bir güruh birbirine barış ve kardeşlik methiyeleri dizmeye başladı. İster istemez insan kendi kendine soruyor; yoksa tarih tekerrür mü edecek? PKK kolluk kuvveti gibi asayiş kontrolü mü yapacak; Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarından vergi mi isteyecek veya Türk milletinin her yerde huzurunu ve güvenliğini ayaklar altına almak için, sokak hareketleri mi yürütecek?

Şüphesiz PKK bunların hepsini, hatta elinden gelirse fazlasını yapmaya yeltenecek. Atalarımızın dediği gibi perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. O hâlde neyin inadı bu? Göz göre göre, neden Türk milletinin ve Türk devletinin varlığı ve birliğinin tehdit edilmesine zemin hazırlayacak bir süreç yürütülüyor? Eğer amaç barış ve kardeşlik ise, çözümün terör örgütüyle müzakere edilerek elde edilemeyeceği geçmişteki tecrübelerle aşikârdır. Bu nedenle yetkililer bir çözüm üretmek istiyorlarsa ve bunun için barış ve müzakere yapmak gerektiği yönünde ısrarcı oluyorlarsa, şehit aileleri, gazilerle ve aileleri ile gidip müzakere yapsınlar. Barışmak istiyorlarsa çocukluğu çalınan, terör yüzünden dağılan ailelerle, Türk vatandaşlarıyla ve Türk milletinden ayırmaya çalıştıkları Türk halkının her bir ferdiyle gidip barışsınlar.

Sonuç olarak bu sürece neden mi karşıyım? Ben daha önce de atılan barış ve kardeşlik nidalarını, masalar kurulduğunu, görüşmeler yapıldığını hatırlıyorum. Sonra o masaların dağıldığını, sokakların karıştığını, insanların öldüğünü, askerlerin ve polislerin şehit olduğunu, şehirlerin hendeklerle bölündüğünü ve terörle mücadele etme gerekliliğinin yeniden ortaya çıktığını hatırlıyorum. Şimdi ise aynı tiyatro, aynı aktörlerle yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Zira daha önce buzdolabına kaldırılan süreç, ısıtılarak yeniden uygulanıyor.

Sonuç: Kederden Mukadderata

Çocukluktan yetişkinliğe uzanan bu gözlem ve tecrübelerin tamamı, başlangıçta sorduğum o temel sorunun cevabını aşikâr ediyor. Coğrafya, tek başına ne mutlak bir kaderdir ne de kaçınılmaz bir kederdir. Zira daha önce de belirttiğim gibi coğrafya; tarihi, kültürü, dili, toplumsal yapısı, yaşanmışlıkları ve hafızasıyla insana yaşayacağı kaderin temelini atar. Fakat bu kaderi şekillendirmek, insanın iradesine bağlıdır. Aksi hâlde coğrafya kaderdir diyerek bazı meselelerden sıyrılmak, dün yaşanılan, bugün devam eden ve gelecekte yaşanması müstakbel olan vaka ve vakıaları kabullenmektir. Öte yandan coğrafyayı “keder” kılan, coğrafyanın kendisi olmayıp devletin toprakları üzerinde kamu otoritesinin zaafa uğraması, egemenlik yetkilerinin pazarlık konusu edilmesidir. Ayrıca aidiyet hissinin etnik veya farklı toplumsal gruplar adına yürütülen çalışmalarla milletin varlığını ve birliğini fitne ve fesatla sarsmasıdır. Nitekim devletin meşruiyet tekelinin bölündüğü, haraç toplanmasına göz yumulduğu, eşkıyanın paçavralarına paye verildiği bir iklimde coğrafya, insanına ızdırap ve keder sunmaktan başka bir şey yapmaz. Bu nedenle devlet, egemenlik alanındaki tek yetkili güç olduğunu unutturmamalı ve vatandaşını kökeni ne olursa olsun tek bir milletin öz evladı olarak bağrına basmalı.

Sonuç olarak bugün geriye dönüp baktığımda çocuk aklımla sorduğum o masum soruların, aslında bir devletin varlık sebebini ve bir milletin bekasını ilgilendiren anayasal ve sosyolojik hakikatler olduğunu görüyorum. Bizim coğrafyamız, kederlerle ve ızdıraplarla sınanmış fakat kaderini millî birlik ve egemenlik şuuruyla yazmış bir milletin tarihine tanıklık eden bir coğrafyadır. Bu coğrafyayı yeniden keder ve ızdırapların kaynağı yapmamak ise, Türk devletinin tartışılmaz egemenliğine ve Türk milletinin sarsılmaz aidiyetine koşulsuz olarak sahip çıkmaktan geçer.

KAYNAKÇA

(1) Cizre’de yapılan asayiş kontrolü: https://www.hurriyet.com.tr/gundem/cizre-de-pkk-dan-sozde-asayis-birimi-23579901 ; https://www.tbmm.gov.tr/Haber/Detay?Id=aec4450b-1e36-4ba3-a158-addd7d391fa3

(2) Diyarbakır’da PKK’nın yaptığı asayiş kontrolü: https://t24.com.tr/gundem/pkk-asayis-diyarbakirda-da-ortaya-cikti,234029?_t=1780444800020

(3) Bingöl ve Diyarbakır yolunda PKK mensuplarının gerçekleştirdikleri eylemler: https://www.haberalp.com/pkk-diyarbakir-bingol-yolunda-kimlik-kontrolu-yapti

(4) Diyarbakır Lice’de PKK mensuplarının yol keserek bir polisimizi kaçırması: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/licede-bir-polis-kacirildi/23052

(5) Tunceli’de PKK mensupları asayiş kontrolü yaptı: https://www.sabah.com.tr/video/yasam/teroristler-tuncelide-yol-kesti

(6) PKK ve bağlantılı kişilerin örgüt adına vergi toplama çalışmaları: https://21yyte.org/fikir-tanki/pkk-vergi-toplamaya-devam-ediyor/16627 ; https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/pkk-adina-harac-toplayanlara-13er-yil-hapis/508772

(7) Van’da PKK şehitliği: https://www.trthaber.com/haber/gundem/pkkli-hainler-icin-sozde-sehitlik-olusturmuslar-329630.html

(8) Diyarbakır’da PKK şehitliği: https://m.haber7.com/guncel/haber/1049597-teror-orgutunden-licede-sozde-sehitlik-toreni

(9) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çözüm süreci buzdolabına kaldırılmıştır sözleri: https://haber.sol.org.tr/turkiye/erdogan-ben-cozum-sureci-kaldirilmistir-demedim-132058

(10) Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun PKK militan sayısına ilişkin yaptığı açıklama: https://www.yenimarmaragazetesi.com/siyaset/suleyman-soylu-toplam-terorist-sayisi-iki-haneli-47773

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın