

Liberal-kapitalist sistem dünyada konuşulmaya başlandığı günden bu yana tartışmanın önemli ayağı devletin konumu olmuştur. Çünkü söz konusu fikir sisteminin liberal yani özgürlük kısmında insanı kısıtlayan müesseseler tartışılır. Bu müesseselerin en önemlisi devlettir. Devletin tartışmaya açılmasının sebebi de zor kullanmak ve kural koyma tekelini elinde bulundurmasıdır. Elbette bu konuda tartışmaya açılan tek müessese devlet değildir. Din, kültür, örf de tartışılır ancak günün sonunda odak devletin müdahale alanlarına kayar. Bir cetvel düşünürsek en saf liberalizm devletin tamamen ortadan kalkmasını düşünürken çubuğun sağından soluna doğru gidildikçe devletin bazı alanlara müdahale edebileceğini var sayan liberalizm çeşitleriyle karşılaşmaktaydık. Fakat bugün tartışmanın çok farklı yerlere gittiğini görüyoruz. Bir kere devlet bugün hiç olmadığı kadar güçlüdür ve hayatın her alanına bilfiil müdahale etmektedir, kapitalistler ise istediği gibi at koşturabilmektedir. İşin garip yanı bu olay 50 yıl önce yaşanmış olsaydı sosyalist sistemin etkin olduğu bir yer akla gelirdi. Oysa bugün kapitalistler de hiç olmadıkları kadar zengindir. Peki şu an dünyada ne yaşanmaktadır? Liberalizmden ayrı düşünülemeyen kapitalizm artık otoriter kapitalizm mi olmuştur? Veya liberallik şekil mi değiştirdi? En önemlisi de liberalizm devlet ile barıştı mı? Bunları biraz tartışmakta fayda görüyoruz.
Tarihi süreçte bu sorulara verilen cevaplar da sürekli değişmiştir. Bunun önemli sebepleri şartların gereklilikleri olsa da bu şartlara rağmen de uygulamalar görülmüştür. Fakat bu gelişimin iki şeyi korumak üzere olduğu söylenebilir. İlki fikirlerin çıktığı devletleri veya milletleri korumak. Özellikle İngiltere ve 20. yüzyıldan itibaren de ABD hegemonyasını yaymak veya korumak başlıca hedeftir. İkincisi ise yine ilkiyle organik bağlı olarak kapitalistleri korumaktır. Genelde kapitalistler sermayelerini büyütmek için devletlerden yardım alır. Bazen de devletler kapitalistleri hegemonyalarını korumak için şirketleri kullanır. Zaten liberal-kapitalist düzende devletlerin bir toprak işgalinin hemen arkasından kapitalistler o topraklara yerleşmektedir. Tam tersi kapitalistlerin yabancı topraklarda uğradıkları küçük menfaat kayıplarında bile kendi devletleri tarafından korunma pahasına ordu sevk edilmesini de tarih boyunca sıklıkla görüyoruz. Mesela Çin’deki Afyon savaşları ikinciye, Irak işgali ardından ABD petrol şirketlerinin kazancı ilkine örnektir. Bunlara meşru zemin oluşturmanın önemli yolu da oldukça bilimsel (!) çalışmalardır. Bunların ideolojik olduğunu anlamak ise gören gözler için apaçıktır. Konumuz emperyalizm olmadığı için bu kısma çok takılmak doğru olmayacaktır. Ancak kendi ülkelerinde de kapitalistler ile devletler arasında böyle bir ilişki genelde mevcuttur. Eğer değilse rakip kapitalist ile kesinlikle mevcuttur.
Öyleyse devletin müdahalesi tartışmasında 3 ana unsuru göz önünde bulundurmak gerekiyor: Devlet, kapitalist ve akademi. Tarihi seyri izlerken de bunları paralel bir şekilde gözlemlemek gerekmektedir. Çok detaya girmeden genel bir okuma yapmaya çalışacağız.
Batı’da devlet düşüncesinde önemli bir tartışma açan düşünür John Lock’tur. Tabi öncesi de vardır ancak yazımız açısından buradan başlamakta fayda görüyoruz. Lock öncelikle “İnsanlar doğuştan özgür ve eşitse, devlet hangi hakla onlara emir verebilir?” sorusunu sordu. Yine ona göre; İnsanların devletten önce de sahip olduğu bazı doğal hakları vardır. Bunların başında hayat, özgürlük ve mülkiyet gelir. Devlet bu hakları yaratmaz; zaten var olan hakları daha güvenli biçimde korumak için kurulur. Locke’un meşru hükümet anlayışında insanlar bazı yetkilerini ortak otoriteye devrederler fakat hükümet bu yetkiyi ancak kamu yararı ve insanların haklarının korunması amacıyla kullanabilir. Görüldüğü gibi Lock devletin iktisadi sınırlarından çok, fert ve toplumla arasındaki ilişkiyi tartışır. İktisadi ilişki tartışmasını Adam Smith yapacaktır.
18. yüzyılın ortalarında İngiltere, dünyada sermaye birikimini arttırmış, sanayileşmeye de erkenden başlamıştı. Bu dönemde ilk kez iktisadi düzen siyasi bir görüşü de şekillendirmeye başladı. Yine bu dönemde güçlenmeye başlayan burjuva ve büyük toprak sahibi lordlar sermaye birikimini ele geçirmekteydi. Artık devletin korumacı politikalar ile yerli sermayeyi yabancıdan korumasına da gerek kalmamıştı çünkü eldeki sermaye birikimi rakiplerinin oldukça üzerindeydi. Aynı dönemde Adam Smith devletin üretimin yöneticisi olmaktan çıkmalısını ama piyasanın hukuki ve fizikî altyapısını kurmasını savunmuştur. Bu devlete karşı bir düşünce olmaktan çok devletin piyasa karşısındaki yerini tayin edici bir düşünceydi. Devletin sermayeyi koruma yöntemleri tartışılıyordu. Tabi diğer yandan sermaye sahipleri veya vergi mükellefleri, kralın tam otoriteye sahip olmasını istemediği için de devleti kısıtlamak istiyordu. Bu kısım önemli çünkü günümüzde kral olmasa da devletin vatandaşlar üzerindeki etkisini anlamak açısından önemli bir dönemdir. Çünkü sermayenin devlet müdahalesini maddi çıkarı varsa başka hiçbir kırmızı çizgi olmadan kabul etmesi açısından ilginç örnektir.
Diğer taraftan Adam Smith’e göre birey, kendi çıkarını takip ederken fiyat mekanizması ve rekabet kaynakların kullanımını büyük ölçüde düzenleyebilir. Ancak devlete de bazı sorumluluklar yüklenir savunma, adalet ve fertlerin tek başına yapmasının kârlı olmadığı fakat toplumun tamamına büyük fayda sağlayacak bazı faaliyetleri devlet üstlenebilir. Ancak devlet kesinlikle üretime katılmamalı, ithalat ve ihracatı düzenlememeli ve yatırım yapılacak yerleri belirlememelidir. Bunun yanında şirketlere de ayrıcalık vermemelidir. Yani o, piyasanın kendi kendine yolunu bulacağını ve herhangi bir müdahalenin ekosistemi bozan dış etki gibi krizlere yol açacağını varsayar.
19. yüzyılın ortalarında ise kapitalistler ve devlet (Batı Avrupa devletleri) ortak hareket ederek tüm dünyada hegemonyasını kurmuştu. Kendi ülkelerinde işçilere çok sınırlı hak verirken sömürgelerde çalışanlara bunu dahi vermeden büyüyorlardı. Devlet ise işçilere herhangi bir hak vermekten imtina ediyordu. Ancak devlet yine de şirketlerin tekelleşmesinin de önüne geçerek tek bir kapitalistin tam güce ulaşmasını da önlemekteydi.
Devletlerin kapitalistlerle ortaklaşmasının da sebepleri vardı. Mesela demokratik bir devlette iktidara gelecek partilerin sermaye ile iyi ilişki içinde olması ferdi çıkarlarla örtüşüyordu. Bundan başka devletler iç borçlanma ile kendi vatandaşına borçlanabiliyordu. Ya da hükümetlerin bazı projelerde bu sermayedarları taşeron olarak kullanması da söz konusuydu. Hatta bazen doğrudan bir kapitalist siyasete girebiliyordu. Kapitalist tarafında ise devletle iyi ilişki kurmak vergi aflarına, teşviklere, imar izinlerine, ithalat ve ihracat desteklerine kapı aralıyordu. İşin garip yanı ise bir yerden sonra kapitalistlerin devlet aygıtını kullanabilmek için birbiriyle yarışması ve hatta siyasi kutuplaşmalara taraf olması bile normalleşmeye başlamıştı. Bu ilişkinin günüme kadar geldiği söylenebilir.
Fakat sonraki dönemde ortaya çıkan grevler ve halkın yönetime katılımının artışı işçilere karşı tutumun hafiflemesini sağladı. Bu dönemde devletler ve özellikle İngiltere, ticaret alanında liberalleşirken çalışma hayatında düzenleyici devleti inşa ediyordu. Ayrıca grevlerin ortaya çıkması hem ülke içinde krizlere yol açabiliyordu. Örneğin Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan çekilmesinin sebeplerinden biri de demiryolu işçilerinin grevidir. Grevler işçilere hak verilmesini sağlıyordu fakat rakip devletlerin de işine geliyordu. Çünkü düşman ülkede grev olması demek üretimde aksamalara yol açmaktaydı. Pek çok devlet bunu bir milli güvenlik sorunu olarak ele aldı. Tabi bunu çözmenin iki yolu vardı. İlki hakları olması gerektiği gibi düzenlemek, ikincisi de göstermelik haklar verip geri kalan için zor kullanmak.
Toparlayacak olursak liberal kapitalizm aslında piyasaya dokunulmasını istemeyerek devletin sahanın etrafını çevirmesini ve mümkünse büyük balıkların küçük balıkları yemesine göz yummasını istiyorlardı. Ancak Batı devletleri bile belli şirketlerin tekelleşmesini istemediği için bazı müdahalelerde bulunuyordu. Ancak hiçbir müdahale savaşlar kadar yıkıcı olmamaktaydı.
Savaş konusu ilginçtir çünkü sermaye için kötü olması beklenen bir durum savaş bittikten sonra kapitalist lehine bir ortam yaratmaktaydı. Savaş zamanı belki ucuza üretim yapmak zorunda kalabilir ancak savaş bittikten sonra eğer kazanan tarafta ise bu nimetlerden yararlanacaktır. Ancak her şeyi alt üst eden şey 1. Dünya Savaşı oldu. Örneğin İngiltere savaşı finanse etmek için içeriye çok ciddi borçlanmıştı fakat savaşı kazanmasına rağmen bunları ödeyemeyince işler değişti. Sermaye de zora girince devlet imdada yetişti. Özellikle 1929 Buhranı ile devletin ekonomiye katılımı uygun görüldü. Bilindiği üzere bu kısa döneme Keynes dönemi denir. Özellikle Komünizm tehlikesi Batı’da kapitalistlere sınırsız hak vermenin tehlikesini gösterdi. Sonuçta dinsizin hakkından imansız gelmektedir.
İşin garip tarafı 2. Dünya savaşı bütün şartları alt üst etti. Sistem artık tamamen ABD kontrolüne girdi. Bunu basit bir güç değişimi olarak okumak doğru olmaz. Çünkü ABD kuruluşu itibariyle sermaye ile sıkı ilişki içindeydi. Bu da ABD çıkarları ile ABD merkezli uluslararası sermayenin oldukça uyumlu çalışmasına yol açtı. Ancak Komünizm tehlikesi geçmiş değildi.
Batı kapitalizmi bu tehlikeyi çözmek için komünizmin otoriterliğini göstererek kendi sistemlerinin ne kadar da demokratik olduğunu göstermeye başladılar. Bu öyle bir sistemdi ki demokrasi olmadan kapitalizm de olmaz gibiydi. Hatta bazı ülkeler istemese de demokrasiyi onlara götürerek büyük lütuflarda bulundular. Hal böyle olunca da kapitalist sistem dünyaya daha cazip gelmeye başladı. ABD ve Avrupa dışında kalan ülkelere demokrasiye, özgürlüklere kapı açmaları istendi. Özellikle de yabancı sermayenin özgürlüğüne…
Bunun yanında teknolojik gelişmeler de giderek devletin vatandaşı denetlemesine olanak tanıyordu. Devlet sermayeyi de yanına alarak giderek güçlenirken bu durum her yanda büyük özgürlük dalgası oluştuğu düşüncesine yol açtı. Meşhur 68 kuşağı da bu dönemin ürünüydü. Otoriteye düşman gibi görünen bu neslin devamı otoriteye baş kaldırırken onun ortağının pençesine geçiyordu.
Tarihi seyri hızlı ileri sarıyoruz zira konumuz iktisat tarihi değil. Yine de bahsedilen pençenin nasıl geçirildiğini anlatmakta yarar var. Eskiden elitler arasında sınırlı kalan “moda” kavramı gündelik hayata da hızla girmeye başladı. Eskiden eylemler ve fikirlerle gösterilen otoriteye karşı tepkiler artık giyim kuşamla ve sessiz direnişlerle gösterilmeye başlandı. Bu da kapitalistlerin “Che Guavera” tişörtü sattığı 2000’li yıllara kadar gelecek olan “her ürün satılabilir sen yeter ki uygun pazarlamayı yap” anlayışı ile buluştu. Artık medyanın etkisi şaşılacak derecede yüksekti ve her şeyi medya yönetiyor gibiydi. Medyayı ise iki güç: Kapitalist ve devlet. Özellikle ülkemizde bahsettiğimiz fakat tüm dünya için de geçerli olan 1980 sonrası spor, eğlence ve cinsellik etrafında dönen hayat anlayışının yerleşmesi tesadüf değildi.
İnsanların geçim derdinin dışında boş vaktini bu üç konuyla değerlendirmesi devlet ve kapitalist ortaklığının apaçık göstergesidir. Bir taraftan sermayenin spor, eğlence ve cinselliğe sınırsız desteği; diğer taraftan da devletin her konuya karışırken bu konulara asla dokunmaması da düşündürücüdür. Televizyon, telefon ve internetin hayata girmesi ile özgür zannedilen alan 2010 sonrasında nasıl da devletlerin ve kapitalistlerin tek elinde kaldığını göstermesi açısından da hayret vericidir. İnternette her şeyi yapabilirsiniz ama müesses nizama karşı koyamazsınız çünkü iz bırakmadan konuşma ihtimaliniz yoktur. Devletin bu yüksek denetimi istikrarı ve güvenliği sağlamaktadır tabii ki. Ancak bu ne pahasına olmaktadır?
Bunların dışında kapitalistler de mevcut düzenle sıkı ilişki içinde veya zaten onun kendisi olmakla beraber liberal kapitalizm dediğimiz kısımdaki liberalliğin aslında pek de demokrasiyi kastetmediğini anlıyoruz. Önceki aylarda insan arzusunun nasıl kullanıldığından bahsetmiştik. Devletin bugünkü konumunu da gördükçe liberallikten kastedilenin sadece alışverişte olduğunu ve sadece kapitalist için geçerli olduğunu anlamaktayız.
Gelecek yazılarda bu konuyu daha ayrıntılı tartışacağız.

