“68 kuşağı”, “1980 öncesi” diye başlayan konuşmaları duyan gençler soruyorlar: “1980 öncesinde neler oldu?” 1960-1980 arasında yaşananlar, o tarihlerde neler olup bittiği hakkında objektif değerlendirme yapacak eserler ortaya konulmadığı için ne yazık ki gerçek anlamda bilinmiyor. Gençlere “Şu eseri oku.” diyecek bir kitap da tavsiye edemiyoruz.

O dönemi tam ortasında yaşayan –benim 1967 yılından bu yana tanıdığım, ağabeyim-Erol KILINÇ, bu eksikliği görerek iki kitap yazdı. İlk olarak  “İhtilal İhtiras ve İdeal 68 KUŞAĞI” adlı eseri kaleme aldı.[1] Yazma sebebini, önsöz kısmında şöyle izah ediyor: “…Şu övünme hastalığına tutulmuş 68’lerin kendilerine gelmelerini sağlamalı; o dönemle ilgili gerçekleri, yalanları, yanılgıları, kandırmacaları, aldatılmışlıkları, âlet olanları, kullananları, istismar edenleri anlatmalı ve tarihe doğru notlar düşürmeli” düşüncesindedir. O, bu konuda, “Hasan Cemal’in bildiklerinin çok azını, Sarp Kuray’ın da bir nebze yazdığını, bu eserleri samimi bulduğunu, okunmaya değmez birkaç eser daha bulunduğunu” ifade etmektedir.

Erol Kılınç, “Zaman zaman FKF’li sosyalist arkadaşlarla Milliyetçi arkadaşlar üçer dörder kişilik sohbet grupları oluşturur, yurdun kantininde yahut Yenikapı sahilindeki çay bahçelerinde ülke meselelerini tartışırdık” diyor, “1968’e geldiğimizde bu tartışma ortamını kaybettik. Ne oldu da birbirimizden ayrı kutuplara saf tutup, birbirimize karşı tahammülsüz olduk ve düşman kesildik? Bunun sebebi gerçekten taşıdığımız fikirler miydi yoksa başka etkenler mi bizi bu hale getirmişti?” diye sormaktadır. “Bu sorunun cevabının kırk yıl sümen altı yapıldığını, bugün bile yukarıdaki iki yazar dışında kimseden dişe dokunur bir cevap gelmediğini belirterek o sorunun cevabını verdiği eserde bulmaya çalışıyor.

Yazar; “Komünist sistemin tatbikatını insan haysiyetine yaraşır bir şekle sokmak isteyen Çekoslavakya’nın 20-21 Ağustos’ta 250.000 kişilik Sovyet ordusuyla –bu kuvvet daha sonra 600.000 olacaktır- işgal edilerek bu ülke insanına ders verilmesini” anlattıktan sonra, Türkiye’deki komünistlerin “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi, Nato’ya hayır” sloganları ve eylemleriyle bu işgali perdelediğine işaret etmekte; “İçimizdeki 1968 efsanesinin kahramanları … Komünist Rus yönetiminin baskılarını göermezden gelen ve hatta buna rağmen Sovyetelri desteklemeyi kendi solculuk şereflerinin bir gereği sayanlardır.” demektedir. Rus işgaline karşı çıkan TİP Genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın istifa etmek zorunda kaldığını ve unutturulduğuna işaret etmektedir.

Kitabın 45. sayfasından itibaren Türkiye’de yaşananları, 1960 ihtilalini, ihtilalcilerin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları, 14’lerin sürgününü, Talat Aydemir olaylarını da anlatan Kılınç, komünizmin Çinciler ve Rusçular olarak bölünmesini şöyle ifade eder: “ “1963 yılındaki önemli dış gelişmelerden bir de Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti (Kızıl Çin)’in aralarının açılmasıdır. Asıl problem, atom formülünün Rusyalı komünist yoldaşlar tarafından Çinli komünist yoldaşlarına verilmemesinden kaynaklanıyordu. Burada komünist bile olsalar milletlerin millî menfaatleri söz konusu olduğunda stratejik sırların kimseyle paylaşmaya yanaşmayacakları bir kere daha görüldü” tespitini yapmaktadır. Bu yüzden Türkiye’deki 68 kuşağı komünistler, Çinciler ve Rusçular olarak bölünmüşlerdir. Burada yazar şu soruyu sormaktadır: “Yarabbi, bir de Türk kalarak komünistiz diyenler neden çıkmaz aramızdan? Yoksa böyle bir tür yaratmadın mı?”

Erol Kılınç, 1968 kuşağı ile bağlantılı olarak, 12 Mart 1971 muhtırasına kadar geçen süre içinde yaşananları da anlatır: O yıllarda Ülkücülerin kendilerini göstermeye başlamaları karşısında rahatsız olan İnönü, Ülkücüleri şikâyet ettiği Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dan, “Onlar vatansever çocuklardır!” cevabını alır. 22 Mayıs 1970’de kendi arkadaşı Nejat Arun tarafından öldürlen Mustafa Kuseyri cinayeti Ülkücüler üzerine atılmıştır. El-Bekaa kamplarında eğitilerek Türkiye’ye giren devrimci-ilerici militanların listesini Türk yetkililere verdiği için İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom, 1968 kuşağı gençleri tarafından  kaçırılarak öldürülür. Ordu içinden destekli komünist ihtilal ve Türkiye’yi Sovyetler Birliği’ne bağlama hareketinin önü, yine ordu içinden verilen muhtırayla 12 Mart 1971 yılında kesilir.

 

 

Yazar; komünist fikirli 1968 kuşağı gençlerinin; “1956 Macar ihtilalini, 1968 Dubçek hareketini göremezden geldiklerini; Kırım’da, Kazan’da, Türkistan’da, Azerbaycan’da petrol, doğalgaz, uranyum, altın, demir, kömür, pamuk, ipek… zenginliğinin sömürülmesini, o topraklardaki Türklerin Sibirya’ya ve Orta Asya ülkelerine sürülmesini sömürü ve emperyalizm saymadıklarını ifade ile SSCB, Kızıl Çin ve Türkmen katliamı yapan Baasçı Komünist Saddam’a seyirci ve sessiz kaldıklarına işaret eder. 1968 kuşağı mensuplarının üniversiteleri ve dolayısıyla ülkeyi ele geçirme çalışmalarını yöneticilerinin acz içinde seyrettiklerini, ordu mensuplarının da ihtilalin olgunlaşmasını beklediklerini, 12 Eylül 1980 ihtilaline o anlayışla gelindiğini anlatır…

Erol Kılınç, son sayfalarda, 1968 kuşağı ile ilgili olarak şu tespiti de yapar:

“Olan oldu. 12 Eylül yapıldı. Denge uğruna gençler heder edildi. İhtiraslar tatmin kılındı. Partiler kapatıldı, yenileri açıldı. İdeoloji öldü. Komünizm çöktü. SSCB dağıldı. Bir de bakıldı ki, Tuna’dan Çin Seddi’ne, Bir Türk Âlemi varmış. Dünkü Turancılık düşmanları, ‘Türkiye hazırlıksız yakalandı’ dediler ama kimseye sebebini açıklamadılar. ‘Biz ne kadar gaflet içindeymişiz’ demediler. ‘Bunları da bizim sosyalist ağabeylerimiz Lenin, Stalin, Kruşçev, Brejnev… bu hâle sokmuş, lanet olsun bizi kandıranlara; bunları bizden gizleyenlere, Türkiye’yi bu rejimin kucağına atmak isteyenlere..’ demediler. Halbuki yanıldığını itiraf etmek bir olgunluktu; bunlar hâlâ olgun hâle gelemediler. Bunların çoğu komünizmden, sosyalizmden döndü ama bu defa Amerikancı, AB’ci liberalist, küreselci oldular; bir kısmı da ılımlı İslamcı, neo-osmanlıcı falan olmağa çalışıyorlar… Ama nedense ve nedendir bilinmez asla milliyetçi olmadılar; milliyetçiliğe hep hor ve hâkir baktılar. Hatta buların baş tâcı Nazım’ın Kurtuluş Savaşı destanı’ndan birkaç mısra okuyarak zeytindalı uzatmayı deneyen Türkeş’e, şaşkınlık ve öfkeyle bakmaktan kendilerini alamadılar. Oysa Asya’dan Avrupa’ya uzanmış bu kısrak başını andırır ülke BİZİMdi, hepimizindi.”

Erol Kılınç, bir taraftan KOAH rahatsızlığı ile mücadele ederken yazdığı bu kitaptan sonra bu eserin tamamlayıcısı ve devamı denebilecek “DAMLA DAMLA YAŞADIKLARIM”[2] adlı kitabını da yayımladı. Çocukluğundan itibaren yaşadıklarını –siyasî ağırlıklı olarak- akıcı bir dille, kusursuz bir Türkçeyle anlatmıştır. Ortaokul, lise, üniversite yıllarını, ömrünü bir Türk Milliyetçisi / Ülkücü Bozkurt olarak, hep inandığı değerlerin mücadelesi içinde olmuştur. O, okuması, kendini yetiştirmesi, gözünü budaktan sakınmaması, Hak bildiği yolda tavizsiz ve eğilip bükülmeden yürümesi, teşkilatçılığı ile parmakla gösterilecek örnek insanlardan biridir. Damla Damla Yaşadıklarım adlı hatırat türünden eser; “2 Eylül 1980 öncesinde neler oldu? Ülkücü kimdir, nasıl bir insandır, Ülkücüler neler yapmışlardır? vb.” soruların cevaplarını arayanların okuması gereken bir kitaptır.

Bu eserin 162. sayfasında yer alan bir paragrafı paylaşarak ve sonuna bir soru da ekleyerek yazımı bitirmek istiyorum. O yıllarda; dinsiz bir rejim olan komünizmi kullanarak ülkemizi peyki hâline getirmek isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı etten bir duvar ören Ülkücülerin, tarikat-cemaat kışkırtmaları sonucu insanımıza nasıl anlatıldığına şahit olacak ve hayret edeceksiniz.

“Türbe istikametinden de bir grup sakallı, takkeli insan heyecanla MTTB önüne gelmeye başladı ve bir anda kapışma başladı. Biz –ben, Sakin (ÖNER), Ömer Pulatoğlu ve daha birkaç arkadaş- araya girip, “Durun Müslümanlar, biz kardeşiz, aynı inancın, aynı milletin çocuklarıyız!” diyecek olduysak da hiç unutmuyorum, 50 yaşlarından sakallı bir adam gömleğini yırtıp bağrını açarak Sakin’in karşısında –ki benim sol yanımdaydı- vecd hâlinde haykırıyordu: “Vur ey kâfir! Vur da şehit olayım!” Sakin bir anda şaşkınlaştı, kenara çöktü, ‘Ya Rabbim bu nasıl bir iştir?’ diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bu sırada biz araya girenler, gerçekten bir iki itiş kakıştan sonra çatışmayı önledik, ortalığı yatıştırdık. Fakat ertesi gün gazete manşetlerinde olay başka türlü verildi: ‘Ülkücülerle Müslümanlar çatıştı’, ‘Komandolar Müslümanlarla çatıştı.’ …”

Sayın okuyucu! Tarikat ve cemaatlere mensup pek çok kişinin Türk Milliyetçilerine, Ülkücülere bakış açısı, bugün, dünkünden farklı mıdır? Bence –Türk Milletini içinden dinamitleyen- bu konu, akademisyenler tarafından tez konusu yapılarak araştırılmalıdır…

[1] Ötüken Neşriyat, 2008 İstanbul

[2] Ötüken Neşriyat, 2012 İstanbul