Olgu; maddenin, mânânın, mevzunun, olayın, kavramın veya meselenin kendisidir – aslıdır. Algı ise olgunun insan zihnindeki yansımasıdır. Algının oluşmasında, algı sahibinin olguya karşı bakış açısı, olgu hakkında topladığı veriler ve sahip olduğu sıralı bilgi birikimi, yine algı sahibinin hayata ve diğer olgulara bakışı, aldığı eğitim, düşünce sistematiği, çevresindekilerin algıları gibi çoğaltılabilecek sebepler etkili olmaktadır. Algı oluşumunun sebeplerindeki bu çeşitlilik, bireylerde oluşan algıların farklılaşmasına, kişiden kişiye değişmesine ve çoğu zaman da olgulardan uzaklaşmasına yönelik netice verebilmektedir.

 

Algının farklılaşması ile beraber kişinin, olguları, algıları ile tasavvur etmesi üzerinde durmak gerekir. Kişiler algılara sahiptir ve doğru olanın kendi algısı oduğunu düşünür. Peki bir olgunun oluşturduğu algıların hangisi/hangileri doğrudur? Özellikle kişinin kendisine şu soruları sorması gerekir; “doğru mu algılıyorum?” “algılandıklarım hakikate ne kadar yakın?”. Algıların yanıltıcı olabildiğinin farkında olmak ve bu algıları sürekli bir sorguya tabi tutmak gerektiğine inanıyoruz.

 

Somut olan, beş duyu organımızı kullanarak algılayabildiğimiz olgularda bile algı farklılığı oluşabilmektedir. Örneğin literatürde “algıda seçicilik” olarak karşımıza çıkan bir kavram vardır. Bu kavram; kişinin, olguları algılarken, özellikle algı sahibinin ilgi alanı, aldığı eğitim, mesleki yakınığı gibi sebepler doğrultusunda algılarının farklılaşması ve ilk neyin algılandığı ile alakalı bir algı sıralaması yaptığını açıklamaktadır. Somut olgularda bile oldukça çeşitli algılar ortaya çıkabilmekteyken, soyut olgularda ne kadar çeşitli algıların ortaya çıkabileceğini düşünmek aklımızı zorlayacaktır.

 

Algılarla olguların arasındaki bu çatışmada, algıları hakikate yaklaştırmak nasıl mümkün olacaktır? Özellikle “kavramların” algılardaki farklılığı nasıl aşılabilir? Belki de kişiler arasındaki algı farklılıklarını aşmaya gerek yoktur. Belki de farklı algıların bir araya gelmesiyle -ki bu farklı bakış açılarının da bir araya gelmesi demektir- olgulara ve hakikate ulaşmak kolaylaşabilir. Fakat algıların birbiriyle çatışması söz konusu olduğunda hangi algılar tercihe takdir edilmelidir?

 

Birçok felsefe ve fikir sistemi, kavramların tanımlanması üzerinde düşünce üretmiştir. Kavramların tanımını yapabilmek, özellikle “insan”ın, insan hayatının, madde ve mânâ kökeni ile dünyanın, beşerî ilişkilerin, siyasî teşekküllerin, kültürün, medeniyetin, dünya hayatının öncesindeki ve sonrasındaki hayatın, fizik ve metafiziğin, bazı pozitif bilimlerle beraber özellikle sosyal bilimlerin, iktisat biliminin, siyaset biliminin, sosyolojinin ve örneklerini çoğaltabileceğimiz birçok meselenin tanımını, açıklamasını yapabilmek, bunlarla beraber bir takım tasavvurlar ortaya koyabilmek üzerine üretilen düşüncelerde kişinin algılarının çok büyük etkisi mevcuttur. İnsanın aklına ve tefekkürüne büyük ölçüde algıları yön vermektedir. Bu yüzden algıları sorgulama zorunluluğu ile beraber, düşünceleri de sürkeli bir sorguya tâbi tutmak gerekmektedir.

 

Bahsini ettiğimiz kavramlar üzerinde çok çeşitli düşünceler mevcuttur. Örneğin, batı felsefesinde birçok siyaset bilimci, siyasî teşekküllerin, yani devletin oluşum aşamalarının açıklamasını yaparken, doğa felsefesi kapsamında “insan” üzerinde farklı tanımlamalar yapmaktadırlar. Kimileri, insanın özü itibarı ile “kötü” oduğunu, bu kötülüğün varlığı sebebi ile insanların birbirinden korunması gerektiğini, bu doğrultuda da siyasi otoritelere ihtiyaç duyulduğunu, bu yüzden devletin meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Kimileri, insanın özü itibarı ile “iyi” olduğunu, bu iyilikle beraber insanların birbiriyle sosyal ilişkiler kurduğunu, böylece toplumların meydana geldiğini, toplum içindeki ilişkilerin düzenlenmesi, toplumun yönetilmesi ve diğer toplumlarla münasebet kurabilmesi açısından temsilcilere ihtiyaç duyulması neticesinde devletin meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Bazıları ise, insanın hayvandan ayrılan özelliğinin “sosyal bir varlık” olması olduğunu ileri sürmekte ve siyasal teşekküllerin oluşumunu bu perspektiften açıklamaktadırlar. Burada bizim ilgilendiğimiz mevzu, siyasal teşekküllerin nasıl oluştuğu değil, teorisyenlerin “insan” tanımlamalarıdır. İktisadi düşüncelerden örnek verecek olursak, “iktisadın babası” olarak anılan, ancak sadece kapitalizmin babası olan Adam Smith, insanı “homo economicus” yani “iktisadi hayvan” olarak tanımlamaktadır.

 

Şüphesiz bu insan tanımlamaları, yine “algıların” ürünüdür ve bu tanımlamalar, bir geri besleme ile yine insanın algılarına yön vermektedir.

 

İnsan üzerinde ortaya atılan tanım ve fikirlerin örneklerini çoğaltabiliriz. Doğu felsefesi de, batı felsefesi de bunun örnekleri ile doludur. Peki “insan” kavramı üzerinde gerçek bir tanımlama yapmak istesek, bizim rehberimiz ne olacak? İnsanı bir kenara bırakalım, tanımlanacak gerçekten çok kavram var ve bunların üzerinde biz nasıl bir düşünce üretiyoruz? Nitekim yanlış algılarla beraber kavramlar üzerinde yapılan yanlış tanımlamalar, bu kavramlar doğrultusunda üretilecek düşünceleri de silsile halinde etkilemekte ve diğer kavram ve düşüncelere de bu yanlışlık sirayet etmektedir. İnsan üzerinde verilen örneklerdeki gibi insanın yanlış tanımlanması, toplum, kültür, medeniyet, dünya gibi birçok kavramla ilgili tanımlama, düşünce ve yine algıları sakatlayabilmektedir. Tabi ki de insan kavramı burada bir örnektir. Farklı kavramlarla da aynı mantığı yürütebiliriz.

Kavramlar ve felsefeler üzerinde düşüneceksek eğer, gerçek olanı, hakikati aramalıyız. Algıların yanıltıcılığından sıyrılarak, olguları görmeye gayret etmek zorundayız. Olgular ve kavramlar üzerinde daha “rasyonel” bir tanım, açıklama ve tasavvur geliştirmek istiyorsak, algı perdelerini kaldırmalı, aklımızı, düşünce sistematiğimizi, bakış açımızı, hayat felsefemizi hakikat temeline oturtmalıyız. Burada da, felsefenin en sık sorduğu sorulardan birisi olan; “gerçek nedir?”/”hakikat nedir?” sorusu ile karşılaşmak mecburiyetinde kalıyoruz.

 

Gerçekten de gerçek nedir? Hakikat nedir?

 

Bu soruya, ilmin kilidi Hz. Ali’den bir örnekle cevap bulmaya çalışalım. Peygamber efendimiz Resulûllah (SAV) bir hadis-i şerifinde buyurur ki : “Önce Allah var idi, ondan başka hiç birşey yok idi.” Bu hadis-i şerif Hz. Ali’ye sorulduğunda, Hz. Ali şu cevabı verir: “Hâlâ öyledir.”

 

Eğer mutlak ve yegâne bir hakikat arıyor isek, Allah’ın varlığından ve birliğinden başka bir hakikat bulabilmek mümkün mü? Elbette ki değil. Kavramlar ve olgulara bakışımızı, tefekkürümüzü bu hakikat temeline oturtamaz isek, dünyevî algıların aldatmacasından sıyrılamayız.

 

İnsanoğlunun dünyaya gönderilişinin sebebi ve hikmeti vardır. Kâlû belâda “men rabbûke?” sorusuna verdiğimiz cevabı dünyada da verebilmek, insanoğlunun imtihan konusudur. Bununla beraber insana doyumsuz bir nefis yüklenmiş ve vesvese verici şeytan da insanı Allah’ın yolundan çıkarmak için kendisine görev biçmiştir. Allah’a iman etmek ve kulluk etmekle beraber, “mücadele etmek” ve “çatışmak”, dünyada insanın sorumluluklarıdır. İnsan kendi içinde nefsi ile çatışır, dışında ise şeytanla ve şeytanın yolunu yol edinmiş inkârcılarla çatışır. Özellikle de şeytan insanı maddeye yöneltir ve inkârcıları da bu doğrultuda kullanır.

 

İnkârcılar kendi algıları ile tanımladıkları kavramları put edinmeye başlar. Üstelik bunu çok yüksek bir zekâ ve akıl ile yaptıklarını düşünürler. Özellikle de materyalist felsefenin, bir yaratıcının var olmadığını ispatlamaya ve delillendirmeye çalıştıklarını görürüz. Bunun en önemli örneği evrim teorisidir. Evrim teorisinin içindeki en tutarlı görüş olan ‘Heteretrof görüşü”; denizlerde bir DNA molekülünün oluştuğunu, bu molekül ile tek hücreli canlıların oluştuğunu, bunların daha sonra çok hücreli canlıları meydana getirdiğini, daha sonra bu canlıların kompleks canlılara evrildiğini, bunların da sürüngen canlıları oluşturarak karaya çıktıklarını, yine bu canlıların da çeşitlenerek insana kadar ulaştığını kendince açıklamaya çalışır. Ancak bir organizmada bir dokuya ihtiyaç duyulabilmesi için diğer bütün dokuların tam olması gerekir. Yani canlıların varoluşunun yaradılıştan başka bir dayanağı yoktur. Bilimsel olarak çürük bir temeli olan bu teori, inkârcıların sapkınca çırpınışlarından başka bir şey değildir. Üstün bir akla sahip olduğunu düşünen bu teorisyenler, şeytanî vesveselerden doğan algıların kurbanı olmuşlardır.

 

Sosyolojik bir örnek verelim. Materyalist felsefeye maruz kalmış birine şu soruyu soralım; “bir toplumda hırsızlığın artmasının sebepleri nelerdir?” Verceği cevapta ilk sıralayacağı şey, toplumda gelir seviyesinin düşük olduğu ve hukukî düzenlemelerin yetersiz olduğudur. Biz ise, ilk olarak toplumda bir maneviyat eksikliğinin bulunduğu cevabını veren için, hakikate daha yakın bir cevap vermiş olduğunu düşünürüz.

 

Farklı bir perspektiften bir örneklendirme daha yapalım. Bazı kavramlar üzerindeki algılara ve bu algılardan doğan düşüncelere değinelim. “Özgürlük” kavramı üzerinde düşüncelerimizi sorgulayalım. Bugün dünyada var olan özgürlük düşüncesi, “liberalizm” ile paralel gelişmiştir. Liberalizmin anlamı da zaten (liberte) özgürlüğe dayanır. Peki bu özgürlükten kasıt “azat” olmak mıdır, yoksa “hür” olmak mıdır? Temelinde piyasa ve ticaret özgürlügü bulunan bir fikir akımına paralel gelişmiş bir kavrama bu soruyu yöneltmiş olmanın saçma olduğunun farkındayız. Ancak belirtmeliyiz ki, köleliğin, esaretin, baskı ve şiddetin, hukuksuz yargılanmanın zıddı hür olmak değil, azat olmaktır. Tabi özgürlükle beraber telaffuz edilen bir kavram daha var; özgür irade… Hür olmak da bununla alakalıdır. Hür olmak, kişinin kendi “aklı” ile iradesini “kontrol” edebilmesidir. Buradaki özgürlük ve hür olmak kavramı, kişinin iradesinin, sadece başka birinin esareti altında olmaması ile değil, aklı dışında herhangi bir “şeyin” esareti altında da olmaması ile açıklanabilir. Bir insan, örneğin, eğer sadece “para” için yaşıyorsa, o kişinin iradesi, paranın kölesi olmuştur. Kişi iradesini kullanırken hür olduğunu düşünebilir. Ancak kişi, nefsinin veya şeytanın, iradesini etki altında bırakıp bırakmadığını sürekli sorgulamak zorundadır. Hatırlarsınız, zina, kürtaj gibi konular gündemde olduğu zamanlarda, feministler bir slogan geliştirdiler; “benim bedenim, benim kararım!”. Sormak isteriz, gerçekten senin kararın mı? Sen o kararı aklınla mı veriyorsun, yoksa doyumsuz nefsinin iradeni nasıl esareti altına aldığını mı göremiyorsun? Kişi eğer aklını kullanmaz ise, kişinin hormonları, bedenî arzuları, nefsi ve şeytan, aklın yerine geçer ve artık irade, bu saydıklarımızın kulu ve kölesi haline gelir. Bu mudur hürriyet?

 

Seyyid Ahmet Arvasî hocamızın da dediği gibi, “hürriyet, yalnızca Allah’a kul olmaktır.”

 

Liberalizm dünyayı özgürleştirdiğini iddia ediyor. Kime göre? Neye göre? Önceden feodal sistemler kişinin emeğini doğrudan sömürür ve onu doğrudan kölesi haline getirirdi. Modernist dönemin başında ise, milletlerin zenginlikleri doğrudan sömürüldü ve ulasal pazarlar cebren kontrol altına alındı. 1929 Ekonomik Buhranı’ndan sonra, talep yetersizliği ile küresel sermaye, pazarlarda kazanç sağlayamadı. Sonra da toplumları “özgürleştirip”(!) kalkındırdılar. Artık dünyada bir talep potansiyeli oluşturmaya başladılar ve toplumlarda tüketim ve “moda” algısı oluşturdular. Biz de toplumlar ve bireyler olarak, tüketmek üzerine bir yarışa girdik. Mukaddes peygamberin “israf etmeyin” hadis-i şerifini çiğnedik. Gözlerimiz körleşti, bütün kazancımızı düşüncesizce tüketir olduk. Bir bize yetmedi, hep ikiye, üçe diktik gözümüzü. AVM’leri mesken tuttuk, moda fuarları, eğlence sektörü bizi cezbetti. Sürekli tüketir olduk. İnsan nefsine hitap eden metodlarla hem düşünmeyen ve üretmeyen toplum ve bireyler inşa ediliyor, hem de tüketim çılgınlığı ile emek ve kazanç, harcama üzerinden sömürülüyor. Önceden bu sömürü ve kölelik doğrudan idi. Şimdi ise dolaylı. Yine algıların kurbanı oluyoruz. Küresel bir algı yönetimi ile iradelerimiz gaspediliyor.

 

Algıların aldatıcılığını anlatabilmek için ve hakikat üzerine söz söylemek için sınırsız örnek verebilir, sınırsız materyal bulabilir ve sınırsız düşünce üretebiliriz. Sanırım bunun için bir yazı değil, kitap yazmamız gerek.

 

Son söz:

Algılarımızı sorgulayalım.

Olguları görmeye gayret edelim.

Farklı düşünelim.

Hakikate yönelelim.

 

Selam, saygı ve dua ile..