Milletlerin, daha kent kurmadığı, göçebe çadırlarda yaşadığı günlerdeydi. Bir atın, bin kişiden daha değerli olduğu günlerde…

Balasagun yakınlarında, Hucend Boğazı’nın sağ yanında Türkmenler’in Kalaç Boyu’ndan bir aşiret yerleşmişti. Boy Beyi’nin adı Kara Buğra idi.

Hucend Boğazı’nın sol yanındaki düzlükte, Kara Buğra’nın aşiret çadırlarından beş Türk oku atımı ötesinde yine Kalaç Boyu’ndan Karakeçili aşireti mekan tutmuştu. Aşiret Beyi’nin adı Yağız Budak’tı.

Kara Buğra Beğ, ak saçlı, ak sakallı bir tecrübeli, gün görmüş, zengin ve cömert bir yahşi kişi idi. Ve bir kısrağı vardı bunca yılkısı, koyun ve sığır sürüsü içinde, bunca develerinin arasında bir kısrağı vardı: doru, yüğrük, ceren misali. Bütün Balasagun’da ve bütün Türkeli’nde Kara Buğra Beğ’in doru kısrağı ün salmıştı. Salınışı bir yana, şimdi bir burdayken az sonra göz görmeyecek yere varışı da bir yana bin benzeri ortasında süzülüp şahlanışı, kişneyip eşinişi görmeğe değerdi. Yağmurda yunmuş gecelerin pırıltısını tüylerinde, yelde çırpınan ak söğütlerin pırpırını yelesinde taşırdı da gerdan kırışından dimdik kulaklarına bir tarifsiz heybet yuvarlanırdı.

Kara Bağra Beğ, doru kısrağını, öz canından da öte severdi. Ve Yağız Budak Beğ, daha hayatının delikanlılığını yaşıyordu…

Gözünü budaktan sakınmaz, attığı oka menzil bulunmaz ve tuttuğunu koparır idi. Bileğini büken çıkmamıştı; at koşturuşuna eş olan yoktu, sırtı yere gelmemişti hiç. Özü sözü doğru bir er idi; tek kusuru Kara Buğra Beğ’in doru kısrağına sahip olamamanın verdiği kıskançlıktı.

Aydan da güzel, yeni doğmuş günden de alımlı ve ürkek ceylan çalımlı bir kız kardeşi vardı Yağız Budak Beğ’in ve çoktan da çok koyunları, sürülerle inekleri ve yılkısı vardı.

Bir gün, Kara Buğra Beğ’in doru kısrağına olamamanın acısıyla kıvranıp yandığı bir gün, güzellerden de güzel bacısını yanına aldı; koyunlarının ve ineklerinin yarısını, yılkısının içinde en göz dolduran, uzaktan bakılınca bile gönül alan atlarının en iyisini seçti. Yürüyüp vardı Kara Buğra Beğ’i ziyaret etti.

Konukladığının gecesi, sabredemedi, niyetini açtı: ‘‘Ağam…’’ dedi; ‘‘Bilirim, bacımı oğluna almak istersin yıllardır; buyur getirdim işte, bacım benim değil senin, bundan böyle dilediğini yap. Bacıma çeyiz olarak da şu gördüğün sürülerle, şu en seçkin yüğrük atlarımı verdim. Benim de senden bir dileğim var… Doru kısrağını bana veresin…’’

Kara Buğra Beğ cömertti, konukseverdi, gönül yıkmak istemezdi. Sakalı avucunda bir süre ne yapacağını düşündü. Sonunda: ‘‘ Yiğit…’’ dedi. ‘‘Hay yiğit, yahşi yiğit… Yiğitliğince yahşi söyler yahşi konuşursun… Konuk benim değil Tanrı’nındır, saygı gerek. Konuk ne dilerse dilediğini vermek gerek. Gel bu kısrağı isteme benden; canımı iste, tek kısrağı isteme… Veremem! Doru kısrak öz canımdan da ileridir, doru kısraktan vazgeçemem!..’’

‘‘Yaaaa!’’ dedi Yağız Budak Beğ sadece. Başka bir şey demedi. Kalktı. Gidiyordu. Gözlerinde öfke mi gurur mu, yoksa özlem mi bir şey vardı, ne olduğu belli olmuyordu.

‘‘ Ağam öyleyse kendini kolla!..’’ dedi. ‘‘Ben bu kısrağa göz kodum, onu senden mutlak alacağım! Gerekirse bu uğurda savaşacağım da… Kendini kolla!’’ Gidiş o gidişti.

Geceler geçti aradan, gündüzler geçti. Söylenenler her söz gibi unutuldu. Dünya, bildiğince, şaşmadan dönüyordu.

Kara Buğra Beğ’in bir huyu daha vardı. Gün doğarken; daha dağlar ve ovalar, otlar ve ağaçlar çerçöp yeni bir güne uyanırken doru kısrağına biner, o sessizlik ve uyanış içinde her gün aynı yollardan yalnız –ve kısrağıyla bile iki dost- olarak Balasagun’a kadar uzanırdı.

Balasagun epeyce uzaktı.Bir sabahtı yine.

Balasagun’la Hucend arasında bir ıssız, Tanrı’dan başka kimsenin olmadığı yalnız bir yolda kısrağıyla gidiyordu. Birden irkildi. Doru kısrak da irkildi.

Yolda, saçı başı karışmış, don gömlek ve eli yüzü yaralı, yarı baygın bir adam yatıyordu. Döğülmüşe de benziyordu.

Adamın halsizlikten dökülmedik yeri yoktu; belki günlerdir açtı. Yaralıydı da.

Kara Buğra Beğ atından indi; bu zavallı Tanrı kulunun yardımına koştu. Su verdi. Yaralı, kesik kesik soluyordu. Yarı açık gözlerinde bir minnet vardı. Ancak duyulur bir sesle teşekkür etti.

Kara Buğra Beğ, yaralıyı doru kısrağına bindirdi kaldırıp; düşmesin diye de eğerin kaşına iyice bağladı. Dizginleri ileri alarak Balasagun yolunu tuttu; iyi bir hekim bulup, adamın yaralarını tımar ettirmeyi düşünüyordu.

Bir süre böyle yürüdüler.

Yaralı yavaş yavaş kendine geliyordu. Konuşacaktı galiba.

Atı durdurdu Kara Buğra Beğ.

Yaralı: ‘‘Beğ!..’’ dedi; ‘‘ Yalvarırım yapma bunu. Sen beğ kişisin, her yanında beylik konuşuyor. Ben ise yaralı, düşkün bir yoksul at bakıcısıyım. Beylerin atını yedeklemeğe alışmışım, dizginler elinde beni atla yedmek sana yakışmaz. İzin ver ben ineyim, utanıyorum kendimden, ya da dizginleri bana ver, iyi kötü giderim, atlara alışığım.’’

Dizginleri verdi Kara Buğra Beğ. İçinden de ‘‘Yoksulun gönlü kırılmasın’’ dedi. Ama o an, yaralı dizginleri eline aldığı an dikildi birden, kas kas güldü, ‘‘ İşte dediğim oldu’’ diye haykırdı. ‘‘Bu kısrak şimdi benim. Sana demiştim…’’

Kara Buğra Beğ donup kaldı; yaralı o idi evet… Yağız Budak idi. Ve kısrak altındaydı, şahlanmıştı; dizginleri Yağız Budak’ın elinde… Gidiyordu…

Sapsarı oldu Kara Buğra Beğ, dokunsalar ağlayacaktı. ‘‘Dur!’’ dedi, titrek ve perişan. ‘‘ Bir çift sözüm var sana. Kısrak senin olsun; anamın ak sütü bana nasıl helalsa, bu kısrak da sana öyle helaldir. Fakat…’’

Yağız Budak Beğ, doru kısrağın üstünde bir kazanılmış savaş büyüklüğünde mağrur ve büyüktü. Kara Buğra Beğ ise konuşuyordu:

‘‘Fakat’’ diye devam etti; ‘‘Bu kısrağı benim elimden nasıl aldığını ve yaptığın bu oyunu sakın kimseye anlatma. Tanrı hakkı için anlatma, çünkü bir daha kimse bir hastaya yardım etmez ve yolda gördükleri her yoksul yaralı insanı bir at hırsızı sanıp elini uzatmaz. At helal olsun sana ama bu oyunu kimseye anlatma… Gerçek hastaların hali nice olur sonra?..’’