Niye böyleyiz, ne olacak halimiz?

Olan biten ne? Çok şey oluyor da, yıkım hareketleri hem de şımarıkça hızla sürüyor. Sadece Atatürk, cumhuriyet değerleri, devrimleri değil, bizzat Türk Milletinin kendisi hedef alınmıştır ve üstelik yapılanlar Türk Milleti adına, demokrasi adına yapılmakta.

Son yıllarda soru hep şu oldu ve olmaya devam ediyor:  Niye böyleyiz, ne olacak halimiz? Bunun farkında olmayan, olmak istemeyen, aldırmayan kimselere söyleyecek sözümüz çok az, fakat çok şiddetli olacaktır. Talas meydan savaşı, Haçlı seferleri, Çanakkale savaşları, İstiklal Savaşından sonra, beşinci kez varlık-yokluk mücadelesi içine itilmiş durumdayız. Bu olaylar, aynı zamanda insanlık tarihinde çetin sınavlardır. Bu sınavı da kazanacak mıyız? Bugün daha değişik ama hedefi aynı, daha tehlikeli, stratejik, taktikli, daha sinsi, tehlikeleri içine alan varlık-yokluk mücadelesi, hatta savaşın içine düştük. İçeriden iş birliğinin alabildiğine artması tehlikeleri büyütmektedir. Şu ana kadar endişe ve korkularımızda maalesef haklı çıktık. Adım adım sınavın sonuna doğru gidiyoruz. Keşke yanılsaydık. Hâlâ yanılmış olmayı can-ı gönülden temennî ediyoruz. İçten ve dıştan sarılmış durumdayız. Eğer bu bir paranoya ise, dünyada gerçek diye bir şey yoktur ve her şey paranoyadır.

Olan biten ne? Çok şey oluyor da, yıkım hareketleri hem de şımarıkça hızla sürüyor. Sadece Atatürk, cumhuriyet değerleri, devrimleri değil, bizzat Türk Milletinin kendisi hedef alınmıştır ve üstelik yapılanlar Türk Milleti adına, demokrasi, özgürlük adına yapılmaktadır. Yapılanların, masum tenkitler, yanlışları tekrarlamamak, onarmak olduğuna kim inanır? Düpedüz yıkım hareketleridir. Öbür taraftan İslam ümmeti paramparça edilmiş, birbirine düşmüş, düşürülmüştür.

Dışarıyı şimdilik bir tarafa bırakıp içeriye bakalım. Sahnede olup bitenleri de tekrarlamayalım. Sahnenin arkasında bulunan, işi buraya getiren sürece ve içindeki yanlışlıklara bakalım. Birçok sebep sayabilirsiniz ama biz, önemli gördüğümüz iki sebepten söz edeceğiz. Biri bütün dünyayı ilgilendiren, bütün dünyanın başına bela, Liberal-Kapitalizm sistem bozuntusudur. Bununla baş etmek isteyen Marksist-Komünist ideoloji, başarılı olamadı, çünkü o da insan tabiatına aykırı idi ve temele koyduğu şey, ruh ve manâdan uzak, gerçekte bu ruh ve manâ sahibi insanın sadece hizmetinde olması gereken, “madde” idi. İdeolojisi ve felsefesi sıfırlanmadı ama, siyasi ve idare çatısı yıkıldı; Öbür zebaninin eline iyice dünyayı terk ederek defolup gitti.

Liberal-Kapitalizm, özellikle ülkemizde artık çok rahat at oynatıyor. Türkiye, Liberal-Kapitalizmin en sulu, kendi ilkelerine de uymaz şekilde ucube, şımarık şeklini uyguluyor. Hırsızlık, yolsuzlukları da, zaten işin tabiatına uygun olduğu için, katarak uyguluyorlar. Hem de kimler uyguluyor? Müslümanlık iddiasında olanlar. İşin en acı tarafı budur. Kısa sürede de olsa (60-70 yıllık) gelenekselleşmiş iş dünyası, sermaye sahipleri, sanayiciler, bu yeni yetmeleri ibretle, kızarak seyrediyor. İslâm’ı hâlâ keşfedememiş, şekilde kalmış, dahası utanmadan istismar eden muhterisler, menfaatperestler, Liberal-Kapitalist oyununu oynayıp duruyor. Müslümanların da biraz parası olsun, onlar en iyiye layıktır diye. Gerçekte kendilerinin ve yandaşlarının saltanatları teşekkül etsin, karşı çıktıklarına daha güçlü vurabilsinler diye. Birinin dediği gibi, bunlar Allah’a inanıyor, ama galiba güvenmiyorlar. Paraya güveniyorlar. Çünkü Liberal-Kapitalizm parayı ilahlaştırmıştır ve her türlü güç ona aittir. Bizimkiler de aynı şeyi uyguluyorlar. İsraf ve lüks tüketimin içine dalmışlar, adaletsizlikleri, ayırımcılık ve kayırmacılıkları son haddine vardırmışlar hâlâ İslam’dan, dinden imandan bahsediyorlar. İşin garip yanı, başlarını kuma gömmüş, kimse bunları görmüyor, bilmiyor zannederek bunları yapıyorlar. Gerçekte kendi kendilerini aldatıyorlar. Bir de masum ve iyi niyetle, fakat maalesef gaflet içindeki halk kitlelerini.

İslam ve Müslümanlar bugünkü kadar güvenilmeyen, şüphe içinde bakılan, hatta alay edilen bir duruma düşmemiştir. Gerçek İslam bugünkü olup bitenlerin hiçbirini onaylamaz, bunlara arka çıkmaz. İsterseniz bu yüce dine bir nebze başvurarak dediklerimizi delillendirmeye çalışalım.

İslam, Liberal-Kapitalizmin hayat damarı olan faizi yasaklamıştır. Kur’an’a göre faize inanıp uygulamak, Allah ve Resulüne savaş açmaktır. Faiz yoksa, Liberal-Kapitalizme hiçbir geçit yok demektir. Bize, özellikle Batı’nın yutturduğu, telkin ettiği bir şey var: İktisat sistemi. Ya Liberal-Kapitalist bir düzen, ya da Komünizm şeklinde bu sistem ikidir. Biz zokayı buradan yutmuşuz. Bu yutturma hakimiyet kurmuş, ya birini, ya öbürünü kabul etmiş, istemişizdir. Oysa onlarca model üretilebilir ve zaman zaman yer yer bunlara yaklaşıldığı olmuştur. İslam, toplum meselelerinde ne fertçi, ne ferdiyetçidir, toplumcudur (Sosyalist kelimesine alerji oluştuğu için Türkçesini söylüyorum). Sadece ve yalnızca iman konusunda fert esastır.

“… Tâ ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet (zenginlik ve hükümranlık) oluşmasın… (Haşr 7). Mallarında isteyen ve istemeyen muhtaçlar ve yoksullar için bir hak vardır.” (Zâriyet 19). Burada “istemeyen” deyişine dikkat etmelidir. Hak, onun hakkettiği, ona ait olması gereken demektir. Malı mülkü ve parası olanda, muhtacın hakkı, kişisel değil, toplumsal düzenden dolayıdır. Gizlenmiş bu hakta, topluma aktarılması gerekenin aktarılmamış olduğunu anlıyoruz. Karl-Marks’ın keşfettiğini zannettiği ‘artı değer’i, asırlarca önce İslam söylemiştir. Kur’an baştan sona paylaşmayı emreder. Paylaşmayı birinci derecede dinî-insanî görev sayan bir dinin faizi kabul etmesi mümkün değildi.

Kur’an’dan sonra hadisler bize ışık tutmaktadır. Bir defa helal-haram kavramı çok önemli ve çok hassas bir konudur. Liberal-Kapitalizmde böyle bir hassasiyet bulamazsınız. Kesesi daima kirlidir. En azından şüphelidir. Kimden nasıl edinildiği belli değildir ve önemli de değildir. Hadis şöyle diyor: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, o zamanda kişi aldığı malı nereden aldığına önem vermez. Ya Enes! Keseni temiz kıl, duan kabul olunsun. Bir kimse ağzına haram bir lokma koyarsa, kırk gün duası kabul olmaz.” (Buhari 731).

Vermek, hep vermek, İslâm’ın şiarıdır. Sadaka kavramı bunu ifade eder. Sadaka, dilenciye verilen bir şey anlamıyla sınırlı değildir. Hatta bu manâya gelmediği yerler vardır. Çünkü alabildiğine sınırlı ve zorunlu durumlar haricinde dilencilik hoş karşılanmamıştır. Zekat da sadaka kavramı içindedir. Kur’an şöyle buyurur: “Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizlemiş ve onları bereketlendirmiş olasın.” (Tevbe 103). Ayetten anlaşılacağı üzere sadaka, birine yapılan yardım anlamında kullanılmamıştır. Müslümanlara emrolunmuş ve devletin onlardan alacağı bir vergidir. Ayet Hz. Peygamber’e hitap etmektedir ve o dünyevî olarak devlet yerindedir. Peygambere yardım denilen sadaka verilmeyeceğine göre, zekat da verilmeyeceğine göre (ki Müslümanlar bu ilkeyi bilirler) buradaki sadaka düpedüz vergidir. Zekât kelimesinde böyle bir vergi anlamı bulunur, çünkü verilmezse zorla alınır. Halbuki Müslümanlara zorla oruç tutturamaz, onlara zorla namaz kıldıramazsınız. Allah rızası için isteyerek zekatı verirse ayrıca ibadet, değilse vergi olur. Bir yolunu bulup kaytarana Allah’ın ahiretteki azabı vurgulanmıştır. Zekat kelimesinde de temizlenmek anlamı vardır. Hadis şöyledir: “Sadaka ancak insanların kirleridir.” (Müslim 1072). Yine düşünüyorum: O bir artı değer olmasın.

Her Müslim üzerine sadaka vardır: Sahabe sorar: “Ya Resulullah, bulamazsa? Eliyle iş görür (çalışır), kazandığından verir. İş bulamazsa? İhtiyaç sahibine yardımcı olur. Onu da bulamazsa? Meşru ve ma’ruf olan (örfe uyan) güzel şeyler yapar.” (Buhari 544). Vermek ve vermek. Herkes verecek, alınacak, alınacak. Az olandan az alınacak, çok olandan çok alınacak. Şunu unutmadan söyleyelim ki zekâtın kırkta bir olması alt sınırdır. Üst sınırı açıktır ve şartlara göredir.

Zekat toplum için, temsilen devlet içindir. Zekât memurunun tayin edilişi neyi gösterir? Hesap-kitap yapılması nedir? Hadis şöyledir: “Resulullah Beni Esed kabilesinden birini zekât memuru tayin etmiştir. O kimse zekâtı toplayıp huzura geldiğinde Resulullah onunla hesap gördü.”  (Buhari 372).

Fertler arasında ve toplumsal kesimler arasında iktisadi uçurumun önlenmesi, ayette belirtildiği gibi zenginliğin belli ellerde toplanmaması ve refahın topluma dağılması için bölüşme ve paylaşma, iştirak ve aktarma, istihdam ve koruyup kollama, herkese gelir sağlama, İslâm’da devlete yüklenmiş görevdir. Dilencilik neredeyse yasaklanacak derecede hoş görülmemiştir. Bir taraftan vermek var, öbür tarafta alan olacak. Yani iki taraf olacak, veren ve alan. Alan tarafın isteye isteye alması menedilmiştir. Yere düşen bir kamçısını bile başkasından istemeyip kendisinin alması övülmüştür (Müslim 1043). “Dilenci, dilendiği şeyi haram olarak yer.” (Müslim 1044). Dilencilik de olmayacağına göre, bu verme-alma taraflarını nasıl anlayacak, nasıl yorumlayacağız? Sadece istemeyene verilecektir diye basite indirgemek doğru olmaz. Üstelik vermeyenden zorla alıyorsun. Bu demektir ki, toplum ilerleyip geliştikçe bu iş devletçe ele alınan bir iş olacaktır. İlke ve hedef konmuş, o güne göre uygulama da yapılmıştır.

“Ebu Zer şöyle dedi: Hz. Peygamber’in yanına vardım. Ka’benin eşiğinde oturmaktaydı. Beni görünce dedi ki: Ka’benin Rabbine yemin ederim ki, muhakkak onlar hüsrandadırlar. Ya Resulullah dedim. Bu büyük hüsranda olanlar kimlerdir? Şöyle buyurdu: Malları çok olan zenginler. Ancak bunlardan şöyle, şöyle, şöyle verenler hariçtir. Önünü, sağını, solunu, arkasını göstererek bunu söyledi.” (Müslim 990). Her ciheti göstererek bunu söylemesi, bütün toplumu işaret etmektedir. Topluma verilecektir. Topluma nasıl verilir? Devlete vermekle. Hz. Peygamberin yanında onun terbiyesiyle yetişen Ebu Zer, büyük bir İslam devrimcisi olacak, gün gelince şöyle diyecektir: İhtiyacından fazla ne varsa dağıtacaksın. Çünkü ilkeleri Hz. Peygamberin yanında öğrenmiştir. Ne diyordu Hz. Peygamber: “Cabir’e: Bir yatak erkek için, bir yatak karısı içindir. Üçüncü yatak da misafir içindir. Dördüncüsü ise şeytanındır” (Müslim 2084).

“Her kimin yanında binek fazlası bir hayvan varsa, yanında olmayana versin, kimin yanında azık fazlası varsa olmayana versin” (Müslim 1728, 1729). Bu emir seferde iken verilmiştir ama, toplumun şartları bunu her zaman mecbur kılabilir. Yiyecekler azaldığında (kıtlık oluştuğunda) eldekiler birleştirilir, eşit olarak pay edilir (Buhari 855, 856). “Resulullah ashabına taksim etmek için bir kıt’a koyun verdi. Ukbe taksim etti. Taksim sonrası bir yaşında bir oğlak kaldı. Bunu ne yapacakları sorulunca, onu da kurban et, buyurdu” (Buhari 795). Kurban da paylaşılacağına göre, paylaşılmayan hiçbir şey kalmamış oldu. Paylaşma ve adalet ilkesi öylesine vurgulanmış, öyle telkin edilmiştir ki, müşterek olan bir yemekten birinin çok yemesinin zulüm olduğu beyanıyla, bu konu örneklendirilmiştir. (Buhari 846).

Hz. Peygamber buyurmuştur ki, “Şu Uhud Dağı kadar altınım olsa, bir borcu ödemek için bekletmekte olduğum dinar hariç, yanımda bir dinar kalmış olarak üçüncü bir gece geçirmeyi istemem” (Müslim 991). Hz. Peygamber şirket sahibi değildi, bir fabrikası yoktu, bir yatırım yapmayacaktı, neden para biriktirsin. Şunun için söylüyoruz bunları: Sermaye, bir yatırım, bir iş yeri, bir ticaret ve benzeri bir şeye dönüşecekse, sermayeyi büyütebilirsin. Şahsî ve keyfi biriktirmeye karşı çıkılmıştır. Geçim tedbiri biriktirmeye değil, emeğe, israf etmemeye, lükse kaçmamaya, paylaşmaya, ortaklaşmaya bırakılmıştır. Bugün daha kolay anlaşılabilir bunlar. Devlet, yardım kurumları, vakıflar, sigorta veya sandık kuruluşları v.b. Kişisel biriktirilen altın için Hz. Peygamberin başka bir hadisi vardır: Biriktirilen paranın taş parçasından farkı olmadığını söyler. Para ve iktisadi değer tedavüle girecek ve aktarılacaktır.

İktisadi değerlerin topluma dağılmasının bu kadar istenmesinin sebebi toplum içindir ama bununla sınırlı olmadığını biliyoruz. Dağılım, zorda kalmasının sebebidir ve aynı zamanda kişinin dini imanı içindir. Hz. Peygamber’in fakirlik neredeyse küfre varacaktı sözünü duyan Ebu Zer şöyle demiştir: Yoksulluk eve bir kapıdan girerse, din öbür kapıdan çıkar gider.

İslâm’da madem ki ferdî biriktirme yok, ev eşyasının fazlası bile istenmiyor, madem ki yatırım ve üretim için sermaye birikimi var, o halde, ekonomik değerler, fertten ziyade toplumun malı demektir. Kişinin hakları ve sorumluluğu şüphesiz önemlidir, fakat toplumu temsil eden devletin sorumluluğu bundan da önemlidir. Meselâ bir borçlu bu durumda ölürse ve borçlarını ödeyecek bir şeyleri yoksa, devlet öder. Hem alacaklı olanın hakkından vazgeçilmemiş, hem sorumluluk yerine getirilmiş olur. Hz. Peygamber “Her kim üzerinde bir borç varken ölürse o borcu ödemek bana aittir” buyurmuştur (Müslim 1619). Hz. Peygamber her borçlunun borcunu ödemeye maddeten muktedir olamayacağına göre, bunu devlet ödeyecek demektir. Çünkü sosyolojik olarak Hz. Peygamber devleti temsil etmektedir. İlk sıralarda, borçlu ölen birinin cenaze namazını kılmayıp, Müslümanlara siz kılın dediği halde, İslam topluluğu toplum ve devlet haline gelip beytü’l-mal (devlet hazinesi) genişleyince, mülksüz, parasız borçlu ölenlerin borçları Hz. Peygamber tarafından ödenmiş ve onların cenaze namazlarını kılmıştır (Müslim 1619). İslam iştirakten (katılımdan), aktarmaktan, paylaşımdan yola çıkıyor. Onun içindir ki cemaatle kılınan namaz tek başına kılınandan üstün tutulmuştur.

Özellikle üç şeyde Allah insanları müşterek kılmıştır: Su, ot, ateş. Su malûm, hayattır, ot tarım demektir, insanın ve hayvanın beslenmesidir, hayvancılığın kaynağıdır. Ateş, bugün daha iyi anlaşılmıştır ki enerji demektir. Demek ki enerjide de İslam, ferdiliği kabul etmiyor. Şimdi Liberal-Kapitalizme nasıl yol bulacaksınız? İhtiyaçtan fazla olan (artan) suyun, otun satılması menedilmiştir (Müslim 1565, 1566). Kan satılmaz, ama hacamat için ücret meşrudur. Çünkü bunda emek vardır (Müslim 1577).

Düzeltme: 1) Geçen ay yayınlamış olduğumuz Prof. Dr. Yümni Sezen ile söyleşimizde hocamızın mezuniyeti Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi olarak yazılmıştır. Bu hatamızdan dolayı hocamızdan ve siz değerli okuyucularımızdan özür diliyoruz. Doğrusu Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesi olacaktır.

2) Hocamızın telaffuz ettiği “kelime” ifadesi yazıya geçirilirken “sözcük” olarak aktarılmıştır. Bu hatamızdan dolayı da özür diliyor doğrusunun “kelime” olduğunu belirtmek istiyoruz.