1 Numaralı Askeri Mahkemesi Başkanlığı´na

Dosya No : 1981/176

Ífade Sahibi : Alparslan Türkeş

Suç : TCK`nun 146/1 maddesinin ihlali.

Konu : Sorgulama ifadesi Hk.

Hadise : Bir siyasi davanın, idam talebiyle yargılanan bir numaralı sanığı olarak burada bulunuyorum. Hakkımdaki iddianameyi dinledik. Talep edilen cezaları öğrendik. Şimdi de usul gereği bize söz verilmiş bulunuyor.

Her safhasını ve bütün unsurlarıyla bu davanın başta biz sanıklar olmak üzere, hakim ve sanıklardan cezaevi ve inzibat görevlilerine ve Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri´ne kadar iradesi ve rolü bulunan herkes dahil gerek şahıslarımız, gerekse devlet ve milletimizin açısından son derece ehemmiyetli olduğu kanaatindeyim. Bu dava dolayısıyla burada Türk milletinin yakın geçmişi, hal-i hazırı ve geleceği ve bundan sonraki safhalarında ortaya çıkmış ve çıkacak bütün neticeler, müşahede konusu olmuş ve olacak her türlü tutum, hal ve hareketler ve dava sonunda tesis olunacak nihai hükümler, Türk devletinin dayandığı temel ve esas değerlerle, müesseselerinin işleyişiyle, hedef ve istikametleriyle doğrudan ilgilidir.

Bu dava, Türk milletinin her türlü düşman taarruzuna karşı en büyük silah ve gücü olan milli birlik ve beraberliğimizle, milli güvenlik ve savunmamızla da doğrudan doğruya ilgilidir. Bunu söylerken asla mübalağa etmiyorum.

Bu mahkemenin, bütün safhalarıyla, bugünkü nesilleri, yaşayan insanlarımızı olduğu kadar, gelecek nesillerimizi de yakından alakadar edeceği muhakkaktır. Mücerret adalet açısından yargı organlarına intikal eden her dava ehemmiyetlidir. Resmi kabullere göre mensup, taraftar ve sempatizanlarını iki milyon olarak ifade edebilen, milli ve milliyetçi bir partinin, genel başkanından itibaren bütün organlarıyla ve idarecileriyle dünya adalet tarihinde görülmemiş bir sayıda iki yüz yirmi idam istenerek yargılanması herhalde adalet terazisinde hassas tartılması gereken farklı bir ağırlık teşkil edecektir.

İslami, insani, milli ve medeni bir prensip olarak milletimizle birlikte biz iman etmişizdir ki, ”adalet mülkün temelidir.” Zulme sapan, adalete gölge düşüren, mülkün, yani devletin temellerine dinamit koymuş olur.

Adaleti çiğneyen insaniyeti çiğnemiş olur, İslamiyet´i çiğnemiş olur! Zulüm ve adaletsizlik her şeyden önce Allah´a isyandır.

İnancı olmayanlar, kalbi mühürlü ve küfürle kararmış olanlar bilmeseler ve inanmasalar da, büyük Türk milleti böyle bir isyanı bağışlamaz. Türk milletini zulümle idare etmenin, adaletsizliğe razı ve ram etmenin imkanı yoktur.

Milletimizden aldığımız bu ilham ve inançladır ki biz, her zaman ve her yerde “lekesiz ve gölgesiz bir adaletin” savunucusu olmuşuzdur. Mücadelesini yaptığımız değerlerin başında “lekesiz ve gölgesiz bir adalet” şiarı yer almıştır.

Hakka riayet ve adaletle hükmetmek de şahıslarımızı çok aşan, milli ve ilahi bir mesuliyet davasıdır.

Taşıdığım bayrak, temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği davası uğrunda, komünist ve bölücü hainlerin kurşunlarıyla toprağa şehitler ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran’dan Gün Sazak’a kadar şehit evlat ve kardeşlerimin ruhaniyetlerinin de şu anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzip etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yalnız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üç bin altı yüz can, bu hak bildiğimiz yolda ”vatan, millet, din ve devlet” uğrunda şehit oldular.

Onlar hem şehitlerimiz, hem de şahitlerimizdir. Yarın huzur-u ilahide de bana şahitlik edecek olanlar, onlardır…

Onların huzurunda, onlar için konuşacağım! Ebed müdded olan Türk devletine; kıyamete kadar hür, müstakil, mesut ve müreffeh yaşamasını, her gayeden aziz bildiğimiz büyük Türk milletine bugüne kadar hizmet etmekte olanlar için, yarın aynı yolda, aynı heyecan ve şuurla bu kutsal hizmetin bayrağını taşıyacak olanlar için konuşacağım!

Huzur-u ilahiye yüz akıyla çıkmaktan başka bir endişeye gönlümde yer yoktur. Hiçbir beşeri kudret önünde eğilmem. Kimsenin merhamet ve insafına şahsen ihtiyacım yoktur. Sözüm, tenkidim, talebim yalnız mülkün temeli olan adalet namınadır, yalnız milletim ve devletim içindir…

Allah nasip ettiği için, çok genç yaşlardan itibaren Türk milliyetçiliği gibi bir davanın mensubu oldum. Ömrümü davama adanmış olarak geçirdim. Yine Allah nasip ettiği için bu mukaddes ve mübarek davanın siyasi aksiyon planında liderliğini, bayraktarlığını yaptım. 64 yaşındayım. Benim ayrıca anlatmama lüzum yok. Hepiniz biliyorsunuz, herkes biliyor ki, bu dünyada fani bir beşer için tatmin sebebi sayılan ikbalin en üst kademelerini gördüm. Mükerreren idbari de gördüm, yaşadım. Siviliyle, askeriyle mahkemelere de girdim çıktım. Tecrübem az sayılmaz. Bu dünyada iyiden kötüden birçok şeyi tartıp çekmek, değerli olan nedir, değersiz olan nedir, bunlar üzerinde düşünme fırsatını buldum. Dolu dolu yaşanmış bir ömrün şu merhalesinde, inanç ve prensiplerimden, şeref ve haysiyetimden, uğruna ömrümü ve bütün varlığımı adayıp harcadığım Türk milliyetçiliği davasından daha ehemmiyetli, tamah etmeye, tenezzül etmeye, peşinden koşup yorulmaya değer bir şey olduğuna inanmıyorum.

Bu iddianame ve bu dava dolayısıyla, milli bekamız açısından maşeri vicdanın zaruri olan bazı müspet hassasiyetleri tahrip edilmiş olacaktır. Bu tahribat başlamıştır. Çünkü siyasi hareketlerimizle birlikte, yalnız bize oy verenleri değil, bütün Türk milletini içine alan fikriyatımız ve onun ayrılmaz bir parçası olan milli heyecanı da yargılanmaktadır. Sizler istemeseniz de, bu mahiyetteki bir dava bir bakıma kaçınılmaz olarak bu sonucu getirdi. Devlet ve siyaset hayatında görev ve sorumluluklar yüklenmiş insanların düşüncelerinden tecrit edilerek ele alınması, tarihte olduğu gibi bugünde mümkün değildir. Fikirleri insanlar temsil ederler ve bu fikirler, temsilcilerinin şahsında kitlelere mal edilir.

Bu bakımdan da milyonlarca insan, mesela “milliyetçiler ayrı, milliyetçilik ayrı” şeklinde bir tefrik yapmaz, yapamaz. Kaldı ki ortaya konulan iddianame, bu kabil tefrikleri, en küçük nüanslara kadar yapılacak, en dikkatli ve bize herhangi bir suretle sahip çıkmak endişesinde olmayan kimseler için bile, “yargılanan MHP’nin yöneticileridir, fikriyatı değil.” demek imkanını bırakmamıştır. Bizler burada düşünce ve siyasetimizle ve hatta daha çok da düşüncemizden dolayı yargılanıyoruz. Sizlerden bir tek ricam var. Sözlerimi kesmeden sonuna kadar dinleyin. Sormaya hazırlandığınız veya bilahare sormak isteyeceğiniz birçok sualin ve iddianamede ortaya konulan itham ve isnatların cevaplarını, tahmin ediyorum ki konuşmamın bütünlüğü içinde almış olacaksınız. Karşınızda sizlerin şu anda taşıdığınız üniformayı, 37 yıl şerefle taşımış, Milli Birlik Komitesi üyeliği, parti genel başkanlığı, başbakan yardımcılığı yapmış, Türkiye’nin son yirmi yıllık tarihi içinde emsali görülmedik düşmanlıkların ve emsalsiz sevgi ve bağlılıkların hedefi olmuş, bu dünyanın bin türlü kahır ve mihnetinden geçmiş bir insan konuşuyor.

Sabırla dinlediğiniz takdirde, hem vazifenizi yapmış olursunuz, hem de ümit ediyorum ki, şahsen istifadeniz olur. Çünkü konuşacağımız meseleler, yalnız şu anı, sizi bizi değil, Türk milletinin gerçek bütün zamanlarını ve nesillerini de çok yakından ilgilendirecek hayati ehemmiyette meselelerdir. 12 Eylül 1980 tarihine gelinceye kadarki olaylar ve gerçekler muvacehesinde, “Türkiye’de ne haklı ve hatta yegane haklı zümre kimdi? Vatan, millet ve devletine karşı üstüne düşen görevleri, ne pahasına olursa olsun, yapan bir grup var mıydı?” diye sorulduğunda, tarih, şu salonda karşısında sanık olarak bulunan Milliyetçi Hareket Parti´li ve ülkücüleri, 220´sinin idamı istenen bu şerefli insanları gösterecektir.

Ben meseleyi şümullü ve ehemmiyetli gördüğüm için konuşmak istiyorum. Şunu olanca sadeliği ile ifade etmek isterim ki, ne vicdanen, ne de kanunen kendimi suçlu hissediyorum. Bu bakımdan da uzun uzadıya şahsımı savunmak ihtiyacında ve telaşında değilim. Esasen iddianame diye ortaya konulan metin, her bakımdan o kadar gayri ciddi ki, talebi idam da olsa, böyle bir metin karşısında, insan sadece şahsını düşünerek savunma yapmaya tenezzül etmez. Yoktan yok çıkar. Mevcut olmamış, hiçbir zaman işlenmemiş suçun iddianamesi de herhalde böyle olacaktır. Bu iddianame şahsım itibariyle yok hükmündedir? Beni konuşmaya sevk eden husus, ne ceza korkusu, ne muhtemel bir cezadan kurtulma gayret ve ümididir.

Devlet müesseselerini “politikadan arındırma” görüntüsü altında, üstü örtülü particilik gayretlerinin hala ve en menfi şekilde devam ediyor olması, karşı karşıya bulunduğumuz harbin yeni bir çeşidi olan tehlikeli duruma rağmen eski particilik husumetlerinin devam ettirilmesi, bedeli milletimiz için çok ağır olan bir hatadır.

Bir an için haklı ve müspet manada farklı durumumuzdan fedakarlık ederek, siyasi bir teşekkül olarak MHP ve siyasiler olarak bizler de diyelim ki, bütün siyasi teşekküller ve siyasiler kadar sorumlu ve hatalı idik. Bu takdirde bile, farklı ve bizim aleyhimize bir tutum ve tavır takınıldığı aşikardır. Yalnız MHP’nin, yalnız bizim yargılanmamızdaki haksızlığın millet vicdanında açtığı yara kapanmayacaktır. Gerektiği şeklinde son ferde kadar tedip ve tenkit edilmiş olsalar bile, kendilerine karşı kazanılmış böyle bir netice, Türk devleti için ancak taktik seviyede başarı sayılabilecek komünist çete artıklarını bizim mukabilimiz veya muadilimiz gibi düşünmek, Türk siyasi hayatını da, içtimai bünyesini de tanımamak demektir ve bize, temsil ettiğimiz milliyetçilik düşüncesine ve Türk milletine hakarettir.

Herkes aklını başına toplamalıdır. Milli bir mektep, bir ocak olarak bilinen Türk Ordusunun bağrında, onun şerefli üniforması altında kendilerine milliyetçileri coplattırılan o askerler, bu gençler, yarınki sivil hayatlarında o copları ve yumrukları, devletin temeli olan milli kıymetlerimize indirmekte, şer ve fesat teşekküllerinin gönüllü mensup ve taraftarı olmakta beis görmeyeceklerdir.

Hakkındaki iddia ve itham ne olursa olsun, henüz sakin durumunda bulunan, hepsi tahsil terbiye görmüş münevver insanları dövmeye, sövmeye, tahkiri alışmış, alıştırılmış bir genç, merhamet ve mertlik başta gelmek üzere her türlü milli ve insani kıymetten uzaklaştırılmış demektir. Bugün milliyetçilerin başına ve sırtına inen coplar, suratlarında patlayan yumruklar, yarın bilesiniz ki, devletin temellerine sallanan balyozlar, dinamitler olacaktır! Herkese bu vebalden kaçınmasını, çekinmesini ve korkmasını ihtar ederim. Bugünün bir de yarını vardır.

Vaziyet vahimdir. Bu vahim vaziyete ordu ihtilal yapmak suretiyle tepki gösterdi. Ama ihtilalin ilan edilmiş bir takvimi yoktu, olmazdı. Kimsenin cebinde ordu nasıl olsa gelecek diye bir garanti belgesi mevcut değildi. Biz vatanseverce, medeni ve kanuni ölçüler içinde komünizm ve bölücülüğe karşı mücadele ettik. “Hayır mücadele etmeyecektiniz!” diyen varsa açıkça söylesin. Ama sonra da Türk milletinin yüzüne nasıl bakacağını düşünsün.

Benim verilmeyecek hesabım yoktur. Komünizmi, bölücülüğü önlemek için ihtilal yapan Silahlı Kuvvetlerimizin bir kısım savcı ve hakimleri, ülkede antikomünizmin en şuurlu, en mukavim en münevver bloğunu, Marksist kafa ve kalemlerin eseri bir iddianame ile yargılıyorlar. İhtilal, Atatürk ve Türk milliyetçiliği temasları etrafında kendini takdime çalışırken, üniformalı savcılar heyeti, var olduğu günden itibaren en basit kültür etkinliklerinden siyasi görüntülerine, 2. Meşrutiyet´te kurulmuş derneklerinden MHP’ye kadar bütünüyle Türk milliyetçiliğini sanık sandalyesine oturtuyorlar. Kenan Evren’in “onlar” dediği komünistler gelip de MHP hakkında bir iddianame tanzim etseler, bundan farklı olmazdı.

Millet olan bitenden haberdardır, bu bakımdan yararlanmıştır. Milli vicdan incitilmiştir. Buna kimsenin hakkı olmaması gerekirdi. Bir taraftan ekran ve mikrofonda bir askeri müdahalenin meşruiyet mesnedi olarak bizim teşhis, tespit ve fikirlerimiz tekrarlanırken, bir taraftan da biz burada “Niçin milliyetçi olduğunuz” mantığı içerisinde yargılanıyoruz. Orgeneral Evren: “Biz gelmesek, onlar geleceklerdi!” diyor. Ben de diyorum ki: biz olmasaydık, belki de Türk Silahlı Kuvvetleri´nin zaruri, meşru ve kurtarıcı olabilecek müdahalesi çok geç kalmış olacaktı, ve beyler, sizler bugünkü şartlarda, bu rütbe ve üniformalarla bu bayrak altında bizleri yargılamak imkanını bulamayacaktınız!

Halbuki, milliyetçi fikir yapısı ve ona bağlı milli şuur ve heyecan tezahürleri, Türk milletinin her türlü emperyalizme karşı direncini temsil etmektedir. Bugünkü ve yarınki nesillerin, milli istikameti bakımından, bu direnç şuurundan, mahkumiyet bir yana yargılanmış olmak şeklinde bile horlanmaması, yaralanmaması gerekirdi. Bu direnç, şuur ve inancı tahrip edilirse, her türlü emperyalizmin önündeki setler yıkılmış, barajlar açılmış olur. Sınırlardaki Mehmetçiğin yabancı ideolojik propagandalar sebebiyle milli değerlere olan inancı kaybolursa, vatan müdafaası yapılamaz. Dünyanın her tarafından komünizm ve bölücülük, vatana ihanet her zaman yargılanmıştır. Ama milliyetçiliği bölücülükle itham edip yargılanan milli bir devlet görülmemiştir.

Haksızı Allah şaşırtır. Kötü niyetli ve peşin hükümlü savcı, komünist ve bölücü teşekküllerle irtibatı, Türk Ordusuna karşı terbiyesizliği ve husumeti, Meclis içinde her türlü terbiye ve edebe aykırı tutum ve sözleriyle meşhur CHP Senatörü Niyazi Ünsal´ın daha önce mükerreren başına ve bize intikal etmiş ve kanunsuzluk delili olan bir mektubunu, bizim hakkımızdaki iddianameye “ayrıca yoruma ihtiyaç göstermeyecek kadar açık ve tüyler ürpertici” diye tavsif ederek idamımızı istemeye delil olmak üzere koymuştur.

Bu zat MHP Senatörü zannedilirken mektubu hem kendisi, hem de mensup olduğu parti hakkında tüyler ürpertici, yorum gerekmeyecek kadar açık bir anarşi ve suç delili oluyor. Peki CHP´li olduktan sonra ne oluyor? Ses yok! Veya ne yapılacak bilemem ama, ancak biz mesele yaptıktan sonra belki harekete geçilecek. Belki diyorum, fakat ümitli değilim. Çünkü bu bilgi ve belgeler, arkadaşlarımız tarafından, ayrıca önce mahkemenizle beraber sorumlu ve yetkili diğer mercilere sunulmuştu. Bugüne kadar hiçbir neticesi çıkmadı.

Sıra 9 Işık adındaki kitabımdan alınan pasajlara geldi. İlk pasaj söyle: “Türkiye´yi kalkındıracak sistem ve görüş ancak…. Müslüman Türk milleti realitesi göz önünde bulunduran….. milli bir görüştür.” Aynen alınması gereken bir bölümde nokta noktaların ne işi var? Okuyanın dikkatinden kaçırılmak istenen hangi kelimelerdir? Herhangi bir iktibasta, bazı yerlerin noktalarla geçiştirilmesi üç şarttan en az birinin mevcudiyetine bağlıdır: 1- Çıkarılan kelimeler müstehcendir. 2- Çıkarılan kelimeler bir devlet sırrını ifşa etmektedir, açıklaması yasaktır. 3- Atılan kelimeler metin içinde bir fazlalıktır. Çıkarıldığı takdirde ifade edilen fikir en ufak bir değişikliğe uğramayacak, yanlış anlaşılmasına imkan olmayacaktır. Savcılık, bu üç şartın acaba hangisine uymuş da bazı kelimeleri çıkarmış? Anlamak için kitabıma baktım. Çıkarılan kelimeler yerlerine konduğu vakit şöyle oluyor: “Türkiye’yi kalkındıracak sistem ve görüş ancak Türk milletinin özelliklerine uygun, Müslüman Türk milleti realitesini göz önünde bulunduran ve modern ilim ve tekniği yol gösterici kabul eden milli bir görüştür.” Bu nasıl iştir?

Bir savcı, Türkiye’nin belki de en büyük siyasi davasında, böyle bir tahrifata nasıl kalkışır? “Türk milletinin özelliklerine uygun” ve “modern ilim ve tekniği yol gösterici kabul eden” ibareleri alınan bölümden niçin çıkarılmışlardır? Müstehcen mi idiler, yoksa bir devlet sırrını mi ifşa ediyorlardı?

Bu tarz örnekler henüz bitmedi, daha çok var. “9 Işık’ın 511. sahifesinden alınan pasajda söyle deniyor… “Amansız bir savaş ki, bu savaş sürecektir… Türkiye sınırları içinde savaşımız amansız olarak sürdürülecektir.” Kime karşı ve nasıl bir savaştan bahsediyorum? Ayrıca belirtmediğime ve dürüstlükten zerre kadar nasibi olan bir insan, tereddütleri gideren ve nasıl maksadı açıklayan kelimeleri nokta nokta koyarak atamayacağına göre, herhalde düpedüz bir savaştan söz ettiğim düşünülecektir. Kime karşı verileceği de belli: Bizden olmayan herkese karşı. Hem de amansızca sürdürülecek. Savcının vehmindeki MHP ve ülkücü umacısına ne kadar uygun. Şimdi aynı bölümü nokta noktaları doldurarak okuyorum. “Bu savaş sürecektir. Türk milletini dünyanın tanıdığı en korkunç emperyalizmin, Rus emperyalizminin kölesi yapmak gayesini güden komünizme karşı Türkiye sınırları içinde savaşımız amansız olarak sürecektir.”

Komünizme karşı açılan bir savaştan Bay savcı, niçin gocunuyor? Bay savcı, belki de “metinde bir fazlalık saydım” bahanesine sığınmak isteyecektir. Gerçekten öyle mi, bu ibarelerin çıkması manada hiçbir değişiklik meydana getirmiyor mu? Mana elbette değişiyor, hem de çok değişiyor. Milli özellikleri bile ihmal eden, hele ilim ve tekniğin yol göstericiliğini aklına getirmeyen bir görüşün faşizmle, tek taraflı şartlandırma ile hiç olmazsa gericilik ve tutuculukla suçlanması şüphesiz daha kolaydır. Bay savcı, yaptıklarının mahkemede yüzüne vurulacağını elbette hesaba katmıştır.

Fakat, kurnazlıkların cazibesine kapılmış, zaman kazanmak istemiştir. MHP iddianamesini okuyanlar, eğer görüşlerimizi daha önceleri öğrenmemişlerse, böyle bir tahrifatı hiç düşünemeyecekleri için, savcının isteğine göre şartlanmışlardır. Böylece savcı, asli vazifesini unutmuş, şahsım, MHP ve milliyetçilik aleyhine düpedüz propaganda yapmıştır. Hem de gerçekleri kabaca çiğneyen, en seviyesiz cinsinden kara bir propaganda.

Yine “Temel Görüşler” adındaki kitabımdan alınan bir bölüm var: “Hak kuvvetlinindir ilkesi… …hükmünü yürüten tek ilke olmuştur…” Kuvvetli, inanan, hakka aldırış etmeyen bir genel başkan hüviyetine giriyorum. Belki de bay savcı, kuvvet üstünlüğüne inanmanın faşizmin temel ilkelerinin biri olduğunu öğrenmiştir. Alınan bölüm, noktalarla geçiştirilen cümleler yerlerine konduğu zaman, şöyledir:  “Hak kuvvetindir ilkesi dünyanın var olduğundan beri milletler arası münasebetlerde hükmünü yürüten tek ilke olmuştur.
İnsan Hakları Beyannamesi ve Birleşmiş Milletler Anayasasına rağmen 1971 yılı Aralık ayı içerisinde Pakistan’ın uğradığı ağır taarruz ve tecavüzler bunu acı bir şekilde tekrar gözler önüne sermiştir. 1968 yılında Çekoslovakya’nın ve 1956 yılında Macaristan’ın başına gelenler de içinde bulunduğumuz kati gerçeklerin canlı delilleridir. Milletler arasındaki mücadele şuurundan mahrum olan toplumlar başkalarının boyunduruğu altına düşerler. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak Türk milletinin haklarını korumak ve daima saydırabilmek için kuvvetli olmaya ve kuvvetli olmanın yolunu bulmaya mecburuz.” Ancak bellidir ki, kendime ait, benimsediğim bir ilkeden değil, tarihin gerçeklerinden söz etmişim. Bir insanin bu gerçeklere katılmaması için ya cahil olması veya kuvvetli haksızları, mesela Hindistan’la Sovyetleri, Pakistan’la, Macaristan’a ve Çekoslovakya`ya tecavüzlerinde haklı sayması gerekir. Ayni kitaptan alınmış başka bir pasaj: “Biz sadece komünizme karşı bir reaksiyon değiliz… …onu ezip geçen bir aksiyonuz.” Acaba, ne ile ezip geçeceğiz? Savcıya göre, elbette silahla, vurarak, öldürerek! Ama, noktalı yerler doldurulunca garip bir sonuç çıkıyor: “Biz sadece komünizme karşı bir reaksiyon değiliz. Ona fikirle karşı çıkan, Türk milletine ufuk açan ve komünizmden daha kuvvetli, onu ezip geçen bir aksiyonuz.” Evet, böyle demişim. Zaten, tanınmaz hale getirilerek alınan pasajdan biraz önce, savcının hiç sevmeyeceği, mücadelemizin yöntemini belirten cümleler var, “Komünizm bir fikirdir. Fikir kaba kuvvetle bastırılamaz. Bir fikir ancak kendisinden daha güçlü diğer bir fikirle yenilebilir.” Diyelim ki, bay savcı, işine gelmediği için bu kısmi almadı. Peki, aldığı pasajın özünü teşkil eden fikirlere karşı çıkma ´ kelimelerini niçin attı? Hezeyanlarla dolu 941. Sahifeye üç kelime daha sığdıramadı mı?

Demokrasinin düşmanları MHP’ye düşman. Milli ve güçlü devletin düşmanları MHP’ye düşman. Milli birlik ve bütünlüğün düşmanları MHP’ye düşman. Türk’ün düşmanları MHP’ye düşman. İslam’ın düşmanları MHP’ye düşman. Komünist MHP’ye düşman, enternasyonalci MHP’ye düşman, bölücü MHP’ye düşman!.. Anarşi ve terör yangınını söndürmekle görevli olanlar acz, gaflet ve dalalet içinde. Yangın MHP’lilerin, ülkücülerin kanı ile söndürülmeye çalışılıyor… Ve sonunda demokrasi düşmanı, faşist, nazist, ırkçı, iç harp kışkırtıcısı, halkı mukateleye sevk edici ithamlarıyla sanık sandalyesine oturtulan yine MHP! Biz bu milletin bela paratoneri olduğumuzu biliyorduk. Vatanseverce ve fedakarca yürüttüğümüz hukuki ve demokratik milli mücadeleden dolayı da kimseden madalya beklemiyorduk. Ama, doğrusu idam talebiyle ve şu ithamlarla yargılanmayı da beklemiyorduk. Orak, çekiç ve enternasyonal sevdalısı, ay yıldız ve Mehmetçik düşmanı gönüllü Moskof uşakları, yıllarca “MHP kapatılsın, Türkeş tutuklansın” diye bağırdılar. Hala hıyanet başını ve radyoları ayni istikamette neşriyata devam ediyor. Türk milletinin en meşru ve haklı ideolojisini, devlet kurulduğu günden beri anayasasında yer almış bulunan Türk milliyetçiliğini Marksist bir mantık ve zihniyetle değerlendiren, milliyetçiliği faşizm olarak gören, 220 idam talebini muhtevi şu iddianameye bakarak insan, yoksa MHP ve Ülkücüler Davası, solcu hıyanet ve terör örgütlerinin giriştiği katliamı ikmal operasyonu mudur, diye düşünmekten kendini alamıyor… Milli ülkü ve değerlerin, Türk milli menfaatlerinin, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının emrinde ve hizmetinde olması gereken iddia makamı, her türlü hukuki endişelerin ve ahlaki kayıtların dışına çıkarak ortaya koyduğu iddianame isimli bu iftiranamesi ile kendisini, komünist ve bölücü çetelerin katliamından hasbel kader kurtulmuş olanların da ipini çektirerek yarım kalmış olan komünist planını hedefine ulaştırmada mı görevli saymaktadır?