Darbeler, -kim nasıl gerçekleştirirse gerçekleştirsin-bütün dünyada üzerinde en çok konuşulan ve yazılan hadiselerdendir. Bizim ülkemizde de bu böyle olmuştur; darbe taraftarı olanlar ve darbe karşıtları çokça söylemiş ve yazmıştır. Fakat bizde darbeye karşı olanlar ancak darbecilerin tesiri yok olmaya yüz tuttuğunda açıktan açığa konuşup yazabilme cesareti bulabilmişlerdir. Kanaatimizce bunun sebebi Sabri Ülgener’in tabiriyle ‘’Şahsiyet sahibi Entelektüel’’imizin olmayışıdır. Bu meselenin hamiyetli araştırmacılarımızı beklediğini işaret ederek asıl konumuza dönerek diyeceğimiz odur ki; gerçekleştirilmiş hiçbir darbe veya darbe girişimi, sadece o günün veya o anın eseri ve sonucu değildir. Orhan Türkdoğan hocamızın ifade ettiği gibi ‘’Bütün sosyal hadiselerin/gelişmelerin kökleri/ kaynağı tarihimizdedir, tarih içinde doğar, gelişir ve birikip büyüyerek tezahür eder.’’ Kanuniyeti içinde cereyan eder. Biz, 12 Eylül 1980 darbesinin bu kanuniyet çerçevesinde değerlendirilmesinin zaruriyetini dile getirmeye çalışıyoruz.

 

Meselenin doğru anlaşılıp değerlendirilebilmesi için, tarih içinde kısa bir yolculuk yapmak gerektiğini düşünüyoruz. Çarlık Rusya’sının 1900’lü yılların başında yaşadığı ’’Menşevik-Bolşevik’’ çatışmasının izlerini, çok tesirli ve belirgin olmasa da, Osmanlı Türk toplumunda-İstanbul’da- görüyoruz. Çok belirgin ve tesirli olmayan iz, 1917 yılı Ekim ihtilali sonrası, İstiklal Mücadelemiz yıllarında, Azerbaycan’da yaşayan milletdaşlarımızın topladığı yardımların bir kısmının Sosyalist Rus devleti eliyle Milli Mücadeleyi yürüten iradeye ulaştırılmasıyla daha açık ve tesirli bir hüviyete sahip görünüyor. Milli Mücadeleyi yürüten ve başarıya ulaştıran irade Cumhuriyet’in ilanından sonra şahsileşerek, Durmuş Hocaoğlu’nun (merhum) tabiriyle ‘’Milletle yaptığı mukaveleyi bozması’’nın sonrasında, 1930’lu yılların sonunda ‘’Türkçü’’ olduğunu iddia eden bürokratların/idarecilerin bakanlıklarında özellikle Milli(!) Eğitim ve buna bağlı ‘’Köy Enstitüleri’’nde Marksist-Sosyalist-Sovyetistlerin kadrolaştığı görülüyor. O tarih itibariyle Marksist-Sosyalist-Sovyetistler -bu tabir Yılma Durak’a aittir- kendilerini ‘’Atatürkçü-ilerici’’ olarak tarif ederek kendilerini gizliyor ve kabul ettiriyorlardı. 1944’te Nihal Atsız’ın bu konuyu gündeme getiren mektubu sonrasında yaşananlar ancak bizim ülkemizde yaşanabilirdi ve yaşandı.

 

Gazi Paşa’nın vefatından sonra Türkçülük sadece kan bağına hasredilip indirilecek, kültürel olarak Grek ve Batı kültür değerleri hakim kılınmaya çalışılacak, sonradan ihdas edilen ‘’Kemalizm-Atatürkçülük’’ zihniyeti Mustafa Kemal’i anlamaktan çok O’nun ismine sığınarak yapılanları meşru gösterme ve ikbâl temin etme çabasından ibaret bir mahiyet arz edecektir. Kendilerine ve yapılan yanlışlara karşı çıkanlar, ‘’Atatürk düşmanı-Cumhuriyet düşmanı’’ ilan edilerek sindirilip susturulacaktır. Artık ‘’Atatürk’’ sindirip susturmaya yarayan bir sopa gibi kullanılabilen araç haline getirilecek, bu durum 1900’lü yılların sonuna kadar devam ettirilecektir.

 

Milli Şef (!) 19 Mayıs’ta irad ettiği nutuğunda –belki II. Cihan Savaşı galibi Sovyet Rusya’ya mesaj vermek için- Türkçülüğü-Turancılığı, Türk devleti için ‘’suçlu’’ ilan ederek, Milli Mücadele’den sonra elde kalan mahiyeti tam kavranılmamış olsa da, son mukaveleyi de bozarak, sonrasında yaşanacakların ve bizim de yaşayacaklarımızın zeminini çok sağlam hazırlamıştır.

 

1944 Türkçülük-Turancılık tevkifatlarının ve yargılamalarının ve Türkçülük-Turancılık’ın devlet nezdinde suç sayılagelmesinin sebebi burada aranmalıdır.

 

Osmanlı bakiyesi ve onların yetiştirdiği mütefekkir/münevver/entelektüller eliyle devlete rağmen, insanımıza Türklük/İslamlık şuuru kazandırılmaya gayret ediliyor, devlete hakim zihniyetin bozduğu mukaveleler tamir ve tesis edilmeye çalışılıyor olduğuna şahit oluyoruz. Çok partili hayata geçildikten sonra, ‘’Türklük/İslamlık’’ın; partilerin, siyasilerin ve ikbâl-makam hesabı yapanların istismar ve tasallutuna maruz kalması, çözüm arayışlarını da beraberinde getirmiştir. 1960 Mayıs’ında gerçekleştirilen darbe sonucunda yazılan yeni anayasanın getirdiği, sınırları tam ve doğru çizilememiş ‘’hak ve hürriyetler’’ Sovyetist-Marksist-Sosyalist düşüncenin üniversitelerimize, akademisyenlerimize hakim olmasının yolunu ve zeminini hazırlamıştır. Bu tarihlerden itibaren Marksist-Sosyalist düşünce mensupları, daha önceleri kullandıkları ‘’Atatürkçü-ilerici’’ kavramlarını ‘’Sosyalist-Devrimci’’liğe dönüştürerek,  kendilerini gizleme ihtiyacı duymadan “Sosyalist-Devrimci” kavramlarını açıkça kullanmağa başlamışlardır. Asya, Avrupa ve Afrika’dan devşirilip Sovyet Rusya’da eğitilen gençler, bütün dünyada aynı anda ‘’Gençlik hareketleri’’ni başlatmışlar, önceleri masum isteklerle başlayan gençlik hareketleri giderek büyüyerek şiddet kullanmaya, buna bağlı olarak ‘’söylem’’ değiştirmeye başlamıştır. Dünyada Sosyalist, Türkiye’de Sovyetist-Marksist-Sosyalist ideolojik taarruz, bütün hızıyla devam ederken, mes’elenin vehametini ve tehlikenin büyüklüğünü fark eden insanların, bu tehdit ve tehlikeyi bertaraf etmenin, önlemenin yol ve metodunu doğru olarak tespit etme gayreti içine girmesi sonucunda, vatan sathında Komünizmle Mücadele Dernekleri kurulurken, Alparslan Türkeş, Dündar Taşer ve arkadaşları, Türk Milliyetçileri’nin partileşmesini gerçekleştirerek, Türk Milliyetçiliği fikrini bir partinin fikri haline getirerek, Türk Milliyetçiliği’nin ve milliyetçilerin istismar edilmesinin önüne geçerken, milliyetçileri tek çatı altında toplayarak bir düşünce üretim merkezi meydan getirmiştir. Tamamıyla Türk tarihinden, Türk kültür, inanç ve imanından kaynaklanan Türk Milliyetçiliği fikri, üniversite okuyan gençler arasında kabul görüp, hızla büyümeye başlar. Sovyetist-Marksist-Sosyalistlerle yapılan tartışmalar, daima Marksistlerin yenilgisiyle sonuçlanır ve bu tartışmaları takip edenler Türk Milliyetçiliği’ne en azından sempati beslemeye başlar. Bu dönem Sovyetist-Marksistlerin duraklamasının başlangıcıdır, yıl olarak 60’lı yılların sonuna tekabül eder.

 

  1. Cihan Harbi sonunda Avrupa içlerine kadar yayılan Sovyet Rusya, Macaristan ve Çekoslovakya’da ‘’hürriyet’’ isteyen insanları tanklarla ezerken, kendini ‘’hür dünya’’ olarak ilan eden Batı tarafından sadece izlenecektir. Romanya ve Bulgaristan’ı Sovyetleştiren Rusya, Türkiye’yi batı yakasından ve Ermenistan-Gürcistan-Azerbaycan’ı da ilhak ederek kuzey tarafından kuşatma altına alırken; Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Libya ve diğer nüfuz altına aldığı ülkeler marifetiyle doğu-güney yönlerinden de kuşatmayı tamamlamıştır. Geriye; ‘’Emperyalizmin zayıf halkası Türkiye’de’’ içeriden dost bir çağrı yapmak kalmıştır. Brejnev Doktrini’ne göre böyle bir çağrı, bütün Sosyalist ülkelerce yardım edilerek cevaplandırılacaktır. Bu ‘’dost’’ çağrıyı yapacak kadroların oluşması maksadıyla üniversitelerde Fikir Kulüpleri son sürat faaliyet göstermekte, okullarda ‘’boykot ve işgaller’’; sokaklarda nümayişler/gösteriler hayatın bir parçası haline gelmektedir. Gösteri ve mitinglerde ‘’Kara Cübbeli’’ler öğrencilerin önüne düşerek, gençlerin doğru yaptığını bağıra bağıra tekrar etmektedir. Bekaa Vadisi’nde FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) kamplarında ‘’Şehir ve Kır Gerillası’’ eğitimi alan gençler, silahlı eylemlere başvurmakta, üniversiteler özerk yapısı gereği-emniyet kuvvetlerinin giremediği alanlar olarak- silah talimi yapılan poligon ve sığınma, saklanma yeri vazifesi görmektedir. Kültür emperyalizminden, ideolojik taarruzdan bihaber siyasiler, devlet idarecileri, emniyet güçleri olan biteni sadece seyretmekte, bazı dahî (!) siyasiler ‘’iktisadi refah sağlanırsa bu mes’elenin kendiliğinden hallolacağından’’ bahsetmektedir… Bazıları ‘’bu memlekete Komünizm gelecekse, onu da biz getiririz, size ne oluyor?’’ diyecektir… (Bugün de bir ideolojik taarruz altındayız, bu taarruz bütün şiddeti, silahı, araç ve gereciyle milli kimliğimizi ve milli varlığımızı ve Hakimiyet –Egemenlik- haklarımızı, bütün bunlara bağlı olarak vatan bütünlüğümüzü, milli birlik ve bütünlüğümüzü hedef almışken, siyasilerin, devleti idare edenlerin, hükümet edenlerin, yazılı ve görüntülü haberleşme vasıtalarının ve toplumun tavrı; 12 Eylül 1980 öncesinin bir değişik tavrıdır.)

 

Zemin istikrarsızlaştırılmış, kafalar bulandırılmıştır, Asker/Bürokrat ve Gençlikten oluşan ihtilal –devrim- öncüleri hazırdır. Fakat hesapta olmayan bir şey olmuş, Milliyetçi/Ülkücü gençlerin, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a verdiği bilgi ve belgeler doğru değerlendirilerek ordu içindeki sosyalist ihtilal öncüleri takibe alınmış, 9 Mart 1971 tarihinde başlayan iç çatışma sonucu 12 Mart 1971’de ‘’Muhtıra’’ verilerek, hükümet vazifeden el çektirilerek geçici bir hükümet tesis edilmiştir. Ordu içinde Sosyalist İhtilalin öncü liderinin evinde veya bürosunda ele geçen evrakları arasında bulunan ‘’Anayasa Metninde’’, ‘’Türkiye’de Sovyetlere dost Sosyalist bir devlet’’ kurulacağından bahsedilmektedir. Dönemin gerilla liderleri, bir kısmı Nurhak dağlarında çıkan çatışmada, bir kısmı da -Deniz Gezmiş ve arkadaşları- yargılanıp idam edilerek öldüler. Yapılan soruşturmalar sonucu birçok Sovyetist-Marksist tevkif edilerek yargılandılar. Yargılama sonucu ceza alanlar hapishanelerde bir yandan eğitimlerine devam ederken diğer yandan dışarıdakilere mesaj göndermeye devam ettiler.

 

1974 Kıbrıs Harekatı sonunda ‘’Karaoğlan’’ lakabı takılan Ecevit-Erbakan hükümeti, 74 affı olarak bilinen af kanununu çıkararak Marksist-Sovyetistlerin hapisten çıkmaları sağlanır. Erbakan dindarları -İslamî kanadı- temsil ederken, Ecevit de ateist Sosyalist kanadın temsilcisi olarak; sonraki zamanlarda Türkiye’yi kan ve göz yaşına boğacak yanlışa birlikte imza atarlar ve her ikisi de kan ve göz yaşından Faşizmi ve Irkçı-Kavmiyetçi düşünceyi sorumlu tutar. Marksist-Sosyalist düşünce mensubu, İslam nazarında “Mürted”dir ve mürtedin İslam’daki hükmü bellidir. Milli görüş- Akıncı çizgisi ne gariptir ki, dün mürtedlerle birlik olmayı tezvic ettiği gibi bugün de cepheyi biraz daha genişleterek Liberallerle, Mürted aşiret ırkçılarıyla birlikte olabilmektedir. Hapisten çıkan Sosyalistler, yeni seçilen gençlerle birlikte soluğu Bekaa Vadisi’nde bulunan FKÖ kamplarında alırlar. Şehir gerillası eğitimini tamamlayanlar silahlarıyla birlikte Türkiye’ye döner. Kaçakçılık ve karaborsa, zengin olmanın en kolay yoludur. Her türlü kaçakçılığın merkezi Sosyalist Bulgaristan’dır. Siyasi istikrardan uzak, zihniyet dünyası paramparca Türkiye, kolay hedeftir.

 

Sovyetist-Sosyalistler; okulları, iş yerlerini, sokakları, sinemayı, basını, güzel sanatları velhasıl kelam her iş ve mesleği taarruz merkezi haline getirerek topyekûn bir taarruz başlatır. Tabiatı hafife almalarının neticesinde çok derin ve ağır bir hayal kırıklığı yaşayacaklardır. Zira taarruz ettikleri her noktada müthiş bir milli düşünce iradesiyle karşılaşmışlar, taarruzdan bir şey elde edemeden geri çekilmişlerdir. Milli düşünce iradesini temsil eden Milliyetçi-Ülkücü hareket, ideolojik mücadelenin doğru yapılabilmesi için daha doğru, daha güçlü bir ideoloji-fikir sistemiyle cevap verilebileceğinin şuuruyla, insanımızı Türk Milliyetçiliği fikriyle techiz ederek, her alanda, her sahada hazırlıklı olarak reaksiyoner değil aksiyoner bir düşünce sistemiyle, her türlü taarruza cevap verdiği gibi, gereken yerde gerektiği şekilde de taarruz ederek, düşmanın yer yer taarruz kabiliyetini kırmış, yok etmiştir. Sovyetist-Sosyalistler gerilemeyi durdurmak için daha çok silah kullanmaya, daha çok kan dökmeye , daha çok Milliyetçi-Ülkücü katletmeye başlamışlardır. (Ne tuhaf, dün Milliyetçi-Ülkücü insanımızı hedef alan Marksistler, bugün de Milliyetçi-Ülkücü gençleri hedef alıyor, ne hikmetse dün Milli görüşlü Akıncıları hedef almayanlar bugün de hedef almıyorlar.)

 

Rahmetli Gün Sazak Beğ’in Gümrük ve Tekel Bakanı olarak Cumhuriyet tarihi boyunca yapılamamış olanı iki-üç ayda yapmış olması –bütün gümrüklerde kaçakçılık ve rüşveti sıfıra indirmesi- Ülkücü hareketin ve bir ülkücünün neler yapılabileceğinin müşahhas delili olarak, ülkücü harekete büyük sempati doğurmuştur. İcraatlarında hiçbir şekilde ırk-dil, din-mezhep ve bölge ayırımı yapmamış olması dost-düşman herkesin takdirini kazandırmıştır. Kaçakçılığı ve rüşveti kökünden kazıyan zihniyet, iktidara hazır olduğunu herkese göstererek insanımızın teveccühüne mazhar olmuştur. Daha sonraki zamanda gerçekleştirilen Tandoğan Mitingi, Milliyetçi-Ülkücü hareket için düşüncelerin miladı olarak değerlendirilebilir. Sadi Somuncuoğlu Beğ’in söylediği “Ülkücü Hareketin ‘Atomize’ edilmesi projesi” bu sıralarda gizli mahfillerde dillendirilmeye başlanmıştır. Hergün 3-5 Milliyetçi-Ülkücüyü katleden Sovyetist-Marksist canavarlar, bu tarihten itibaren, alanında, şehrinde, bölgesinde “Lider” olabilecek Ülkücü-Milliyetçileri hedef alırken, daha çok kan dökmeye başlar. İlan edilen sıkıyönetimler de daha çok kan dökülmesine mani olamamaktadır. Milliyetçi-Ülkücü hareket okula, fabrikaya, işe gidebilmek, hayatını koruyabilmek için nefs-i müdafaaya mecbur kalmıştır; mecbur edilmiştir, devleti idare edenler tarafından.

 

İstanbul, Ankara gibi şehirler, sıkıyönetime rağmen geceleri Sovyetist teröristlerin hakimiyetine bırakılmış, Sivas-Çorum-Maraş’ta mezhep-inanç farklılıkları kullanılarak birçok insanımızın katli gerçekleştirilmiştir. Bu olayları tezgahlayan Sovyetist-Sosyalistler, mahkemelerce cezalandırılmış fakat suçlu olarak Milliyetçi-Ülkücü insanların olduğu defalarca bağıra bağıra tekrar edilmiştir. Bir merkezden düğmeye basılmış gibi cinayet, katliam ve bombalamalar günbe gün şiddetini artırarak devam ettirilmektedir. 1979 yılında hiç hesapta olmayan bir şekilde Afganistan’da Sosyalist devrim yapılarak Sovyet Rusya yardıma çağrılmıştır. Sovyet Rusya ister istemez Afganistan’ı işgal eder ve kısa bir zaman sonra nasıl bir bataklığa saplandığını anlar. Emperyalizmin zayıf halkası “Türkiye”de bir Sosyalist ihtilal umudunu yitiren, Afganistan’da bataklığa saplanan Sovyet Rusya, sömürgeci zihniyetin Batı temsilcisi A.B.D. ile pazarlık masasına oturduğuna ve bu doğrultuda Türkiye’de Sovyet Rusya’yı da ABD’yi de rahatsız edecek, Türk/İslâm coğrafyalarındaki mevcut ve gelecekteki menfaatlerini haleldar edebilecek Milli Kimlik ve İdare sahibi bir hareketin “yok edilmesi” ve ya “Atomize” edilmesi noktasında antlaşmalarının mümkün olduğuna inanıyoruz. Tıpkı Yalta’da dünyayı bölüşmekte anlaşabildikleri gibi…

 

Milli kimlik ve irade sahibi hareketler, Sovyet Rusya’yı olduğu kadar ABD’yi ve Batı Haçlı zihniyetini de rahatsız etmektedir. 1970’li yıllarda projelendirilen “Neo Osmanlı” zihniyeti, Türkiye’yi bu zihniyetin merkezi yapmayı, Arap dünyasında da Milli Hareketleri yok ederek ve ya dönüştürerek/parçalayarak, Türkiye’ye entegre ederek, Türkiye’de federatif/konfederatif ve ya özerk/otonom bölgeler tesis edilmesi, Arap İslâm coğrafyasında sınırların tekrar değiştirilmesi/tayin edilmesiyle ve bu bölgelerde Türkiye nüfuzunun tesis edilerek yeniden fakat irade sahibi olmayan, örtülü bir müstemleke zihniyetinin hakim olduğu “Neo Osmanlı” projesini gerçekleştirmek, Rusya-Çin/ABD ve Batı’yı asla rahatsız etmeyecek bir gelişmedir. Gerek Neo Osmanlı projesi gerekse diğer projeler önünde ki en büyük engel, Milliyetçi-Ülkücü harekettir. İdeolojik mücadelede Marksist-Sosyalist ideolojiyi yenmiş olmakla birlikte tecrübe de kazanmıştır. Bütün bunlara ilave olarak, “MHP’nin (Milliyetçi-Ülkücü hareketin) ABD tarafından kontrol edilemediğini fakat Demirel, Ecevit ve Erbakan’ın ve partilerinin kontrol edilebildiğini, bunlarla iyi ilişkiler kurulabildiğini ” M. Akif OKUR Beğ’in Amerikan Belgelerinde 12 Eylül ve Alparslan Türkeş adlı makalesinden öğrendiğimiz bu gerçek, bizi farklı düşünmeye sevk ediyor.

 

12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştiren kişinin, darbe sonrası Konya mitinginde “Darbe için şartların olgunlaşmasını sabırla bekledik” beyanı, ABD belgelerinde ve hatıratlarda yer alan CIA Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze’nin darbe sonrası “bizim çocuklar başardı” notu; ABD Büyükelçisi James Spain’in: “Türkiye’deki bütün siyasi partilerle aramız iyiydi. Amerikan yetiştirmesi denilen Süleyman Demirel ile ne kadar iyiyse, Sosyalist Bülent Ecevit ile de o kadar iyiydi. Bir tek MHP kontrol edilemiyordu. Sağ olsun, bu müdahale, bu işi halletmiştir. Batı emin olsun, bundan sonra Türkiye’den kendisini (Batı’yı) rahatsız edecek bir hamle çıkmayacaktır.” şeklinde Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği röportaj, cevabı tehlikeli soruları da beraberinde getirmekte ve Ülkücü Hareket üzerine devamı gelecek olan bir operasyon yapıldığına delalet etmektedir.

 

Bir diğer yandan yaşanan acıların tek sorumlusu Milliyetçi-Ülkücü hareketmiş gibi gösterilerek, darbeden sonraki aylarda Milliyetçi-Ülkücü insanların adeta intikam alınırcasına insanlık dışı fiziki ve psikolojik-ruhi/manevi işkenceye maruz bırakılması, ev/iş yeri/okul/karakol ve zindan ayırım yapılmaksızın bu uygulamaların gün be gün şiddetlenerek devam ettirilmesi, psikolojik ve fiziki işkencenin girmediği yer bırakılmaması, bize 1944 Türkçülük-Turancılık davası uygulamalarının bir değişik benzeri olduğunu söylüyor. 1944 Türkçülük-Turancılık tevkifatı uygulaması, Türk’ün Türkçü olamayacağını, devlet nezdinde bunun suç olduğunu zihniyet dünyamıza kazırken, 12 Eylül 1980 darbesinin uygulamaları da bu topraklarda Türklük ve İslâmlığın aynı cümlede yer alamayacağının, bu kelimelerin birlikte kullanılamayacağının, bundan Ebu Leheblerinin ve O’nun yerli ve yabancı işbirlikçilerinin rahatsız olduğunu kuvvetle hatırlatıyor. Ne garip bir tecellidir ki; bize bunları yaşatanlar Türk olduklarını, Türk milleti için buna mecbur olduklarını söylüyorlar ve bunların hepsi Türk Devleti’ni idare ediyorlar…

 

Şimdi karar vermek zamanı: Modern çağın Ebu Lehebleri/sömürgecileri ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve diğerleri, Türkiye’de Milli bir düşünce ile irade ortaya koyan Milliyetçi-Ülkücü bir fikir hareketinin varlığını ister mi?

 

Sömürgecilerin ayakları altında inleyen, göz yaşı ve kan içinde boğulan, yer altı ve yer üstü zenginlikleri vahşice, bedavaya istismar edilen/sömürülen topraklar neresi? Biz söyleyelim: “Siyahıyla-beyazıyla Türk/İslâm coğrafyasıdır.” İnsan olmak haysiyet ve şerefinden uzak, namusları/iffetleri payu mâl edilen insanlar kim? Izdırab içinde, yokluk içinde yaşamaya mahkum edilen, katliamlara maruz kalan insanlar kim? Biz söyleyelim: Türklük/İslâmlık âlemi…

 

Yaşadığımız coğrafya dünyanın kaderini tayin eden, değiştiren coğrafyadır. 12 Eylül 1980 öncesi Milliyetçi-Ülkücü hareket, yeniden “yeni bir İstiklal Mücadelesi” vermiş ve başarmıştır. Bugün, var olan bütün koltukları işgal edenler, bugünlerini o kudsîler ordusuna borçludurlar. “Haçlı batı bugünlerini o kudsiler ordusuna, 15-20 yaşındaki gencecik insanlara borçludur.” Teşekkürleri, acı-ızdırab çektirmek ve göz yaşı döktürmek olmuştur. Zaten o kudsîler ordusu teşekkür de beklemediler. (Allah-u Teâlâ hepsinden razı olsun.) Yüzyılın ihmal, inkâr ve yanlışlarının yükü, devlet-hükümet edenlerin basiretsizliği yüzünden genç omuzlara yüklenmiş ve yine aynı devlet-hükümet edenler, bu yükü taşımak zorunda bıraktıkları gençlerden hesap sorup, onları cezalandırma hakkını kendisinde bulmuşlardır…!

 

20.Asırda “Türklük ve İslamlığın sahabelerinden” 21.Asırda “Türklük ve İslâmlığın sahabesi” olmak isteyenlere selam ve duâlar var. Diyorlar ki; kendimize yenildik, siz yenilmeyin. Biz paramparça olduk (Atomize edildik), siz bir olun, birlik olun, aranıza ayrılık, nifak sokmak isteyenlere izin vemeyin. Muhabbetinizi, sevginizi, dostluk ve sevdanızı zedelemeyin, zedelemek isteyenlere selâm bile vermeyin. Bu yol İlim, Ahlak ve Aşk yoludur; iradesi zayıf olanlar ya iradelerini güçlendirirler ya da en yakın yerde yolu bırakırlar. Bu yol, Allah’ın rızasını kazanma yoludur, başkaca maksat ve arzuları olanları içinizde barındırmayın. Allah-u Teala yâr ve yardımcınız olsun.(Amin)

 

12 Eylül 1980 darbesinin sonuçları ayrıca değerlendirilmelidir. Gelecek sayıda ele almaya çalışacağız.(İnşaallah)

 

Selam ve dua ile…