Bir Behlül vardı; Behlül-i Dânâ, Abbasi halifelerinin en mutlusu Harunnürreşid’in kardeşi olduğunu söylerlerdi. Deli miydi? Yoksa çok akıllıydı da deli görünmek mi istiyordu? Bunu, o zamanda yaşayan ve ulu mertebelere ulaşmış din adamları da bilmiyorlardı, devlet adamları da, halk da. Ama, bütün insanlar Behlül’ün; o hiç bir şeyi umursamayan, o çevresini unutmuş, katı kalıpların dar çenberlerini parçalamış, belli dünya kurallarının esiri olan yaşama endişelerini hiçe saymış Behlül’ün yaşama tarzına içten içe imreniyorlardı. Behlül, gönlünce yaşıyordu; gönlünün hükmünce. Yeryüzü ve gökyüzü, nurlu ışıkların en nurlusu olarak Behlül’ün gönlündeydi; Tanrı oradaydı. Ummanlar dolusu sevgi, nehirler boyu saygı ve insanları hoşgören, bugün tolerans dedikleri o engin bakış ve geniş düşünce, o mutlu gönüldeydi. Bir yanda Bağdat’ın –ve hatta o günkü yeryüzünün- en engin sarayı; ipek renkler, altın sıcaklıklar; samur yumuşaklıklar ve şarapsı düşler içinde dünyaya nizam veren kanunlar ve hükümler şa’şaası… Dünyevi sohbetler, uhrevi murakabalar ve bitip tükenmeyen binbir gece masalları!..

Öte yanda, insanların yeryüzü nimetlerinin sarhoşluğu içinde birbirlerini yiyen çırpınışlarına çevrilen muzdarip gözler; mutsuzluğa giden ihtirası bir noktada durdurmak için düşünmek uğruna yorulan, yorulan bir baş; ve insanlığın yarınından korka korka atan bir yürek. Göze, başa ve yüreğe yön verme çabası içinde huzursuz bir gönül… Akıl bir yandan kısaca; bencillik, dünya zenginliğine dönen akıl… Ve öte yanda gönül; Tanrı’nın tahtı olan gönül, özgecilik; mal yoksulluğu ama sevgi zenginliği… Çıplak gözle delilik, ama gönül gözüyle velilikti bu!

Behlül, böyle bir Behlül idi. Bir gündü; gün, Bağdat ufuklarında, aldatıcı bir zenginliği geceye bırakmağa hazırlanıyordu. Kızıl ışıkları yumuşamıştı; durgundu. Behlül, saray bahçesinin kapılarından birinden, Bağdat ufuklarındaki gün ışığı gibi durgun, biraz yorgun sanki o gün ışığı gibi gerçekle düş arasında mütereddid, girdi. Az ötede, Halife Harunnürreşid’in karısı nedimeleri arasında, dünya zenginliğinin verdiği en büyük gururla ve en göz alıcı debdebe içinde dolaşıyordu. Behlül, daha bu yanda, küçük bir havuzun yanına gitti. Bir avuç toprak alıp havuzun kenarındaki cilalı taşlardan birine oturdu; bir avuç da su aldı, toprağı suyla karıp çamur yaptı, yaydı taşın üstüne. Çamura şekiller veriyordu; şekillerin arasına çiçekler ve yapraklar dikiyordu. Halifenin karısı, cümle nedimeleriyle, tam o sırada geldi Behlül’ün yanına. O, işine dalmıştı. Gelenlerin farkında değildi. Neden sonra, nedimeler kıkır kıkır gülerken, halifenin karısı Behlül’e ne yapmakta olduğunu sordu. ‘‘Cennet!..’’ dedi Behlül. Yüzünde ve gözlerinde ışıl ışıl bir gülümseme vardı. ‘‘Cennet yapıyorum…’’

‘‘Ne yapacaksın bu çamurdan cenneti?’’ Konuşan, gururdu; kadın kılığına girmiş, gelip halifeye Sultan Hanım olmuş, kibirdi… Behlül: ‘‘Satacağım…’’ dedi. Saf ve çocuksuydu, ‘‘İsteyene satacağım!’’  ‘‘Kaça?’’  ‘‘Bir akçaya.’’

Ve bir akçaya kadın, Behlül’ün cennetini aldı. Alşam halifeye anlattı olanları. Behlül’ün deliliğine gülerek, alay ederek, sağır bir zenginlik içinde anlattı. Fakat halife ciddiydi, ‘‘İstersen bana sat Behlül’den aldığın cenneti. Ne istersen veririm…’’ dedi.

Kadın, paha biçilmez bir inci gerdanlık karşılığında, hala havuzun başında duran o çamur cenneti halifeye sattı. Ona göre gülünç bir oyundu bu, gülünç ve kârlı bir oyun. Yarın bir tane daha alır ve getirip yine halifeye satabilirdi; böyle anlaştılar.

Ertesi gün de aynı yerdeydi Behlül; aynı saatte yine aynı işle uğraşıyordu. Sultan Hanım, bir akçayı uzatıp cenneti almak istedi. Fakat Behlül vermedi. ‘‘Şu saray dolusu altın verirsen veriririm ancak’’ dedi. Kadın şaşırdı. ‘‘ Ama dün, sen bunun eşini bir akçaya sattın bana. Ayıp… Sana yakışır mı sözünde durmamak?’’ Behlül, sadece insanlığın mutluluğuna ve iyiliğine açılan gözlerini kadına çevirdi. ‘‘Doğru…’’ dedi. ‘‘Dün bu cennetin eşini sana bir akçaya sattım. Ama sen, sendeki cennetin kıymetini bilmedinki…’’

Kalktı. Gönlündeki binlerce cennetle birlikte bahçeden çıktı. Elindeki cennetlerin değerini bilenlere gidiyordu. Ve kadın, Sultan Hanım, kaskatı donup kalmıştı olduğu yerde.

 

Mustafa Necati Sepetcioğlu / Türk İslam Efsaneleri / Sayfa: 78-80