Vaktin birinde, Allah tarafından nice nimetler bahşedilmiş memleketin birinde, iş bilmezliği yüzünden açlıktan kırılan bir millet varmış. Millet nice nimetlerle beslenir fakat ne hikmetse karnı doymazmış. Çünkü memlekette ekmek kıtlığı varmış. Ekmek ile yemediği için millet hep aç gezermiş. Bu milletin açlığının sebebinin ekmek yememesi olduğunu bilen birkaç muhterem, memlekette fırınlar kurup, ocaklarını harlayıp, ekmek pişirmiş, bu milleti açlıktan ölmekten kurtarmışlar. Öyle bir fırın ki ocağının ateşiyle nice ekmeklerle beraber insanlarda pişmiş. Nice Anadolu çocuklarına ekmek pişirmeyi öğretmişler ki bu milletin karnı tok, sırtı pek olsun. Öyle zamanlar olmuş ki “bunlar havayı kirletiyor” diye fırınları yıkmışlar. Bir milleti aç bırakmamak için ekmeğin ne büyük nimet olduğunu bilenler bir zaman sonra fırınları yeniden açmış. Fakat iş bilen ustaların çoğu fırınları yıkan belediyeyle “bu milleti aç bırakmayız” deyu kavga ederken hakkın rahmetine kavuştuğu için bir süre fırınlarda ekmek pişmemiş. Yeniden ekmek pişirelim diye fırınlara toplaşanlar ;

“Efendim 1 kg una 1 litre su katılır.”

“Hayır efendim yarım litre su katılır.”

“Hamurun mayası 3 gün bekletilir.”

“Efendiler bu hamura patates katılmalıdır.”

“Bence yeni bir ekmek tasarlamalıyız.”

“İçine biraz da sirke mi katsak?”

kavgasına öyle bir düşmüşler ki; kavga bir türlü nihayete ermemiş. Eski ustalar bile bildiklerini unutmuş bu kavga yüzünden. Bütün fırıncı uşakları birbirine düşmüş ve hepsi kendi ekmek tarifini doğru kabul ettiğinden her biri farklı fırınlar açmış, kendi bildiği ekmeği yapmaya başlamış. Her gittiği fırında başka bir ekmek yiyen millet, zamanla fırınlara uğramaz olmuş. Akan zaman içinde, eski ustaların kimi unutulmuş, kimi dünyasını değiştirmiş. Çırak olmadan usta olan fırıncılar türemiş. İnsanlarda böyle böyle ekmeği unutmuş. Ekmek artık çoğu fırında sadece usta ve çıraklar tarafından yenir olmuş. Hatta hamuru ekmek sanıp yıllarca ağzında çiğneyenler bile varmış. Vakti zamanında memleketin her yerinde tadı, kıvamı, şekli şemali tek bir ekmeğin bütün fırınlarda piştiğini, bu ekmeğin bütün bir milletçe talep görüp, başka memleketlerdeki akrabalarını bile doyurduğunu herkesler unutmuş. “Nerede o eski fırıncılar” hikayelerini anlatanlar bile, işin sırrının o ekmeği pişirmekte değil de eski fırıncıların odun taşırken ne kadar kuvvetli olduklarında arar olmuşlar. İnsanlar tok zannederek aç gezer olmuş. Fırıncılar ekmek yapmadıkça, insanlar pastadan medet umar olmuş, o da hepsinin midesini bozmuş.

İşte böyle bir vakitte bir garibanın yolu bir fırına düşmüş. Bizim gariban uşakta orada bulunan nice ustalar ve çıraklarla ekmek yapmayı öğrenme, yapıp insanları açlıktan kurtarma derdine düşmüş. Gariban, zamanla eski ustaların bir ekmek tarifi olduğunu öğrenmiş ve bu ekmeği öğrenip yapabilmenin, sonra da bütün fırıncılara bunu anlatıp milleti aç bırakmaktan kurtarmayı düşlermiş. Bu dert ile bakmış önce ocağı harlamak lazım, günlerce sırtına odun vurmuş, odun taşımış. Bakmış çırak sayısı yetmiyor, herkese ekmeğin açlıktan kurtulmanın yolu olduğunu anlatmış, çıraklar toplamış. Hamur artık daha bir şevkle yoğrulur olmuş, ocağın alevi daha gür yanar olmuş. Ekmeğe olan talep günden güne artar olmuş…

Sonra ne mi olmuş? Günlerce erinmeden, gocunmadan odun taşıyan; yalnız başına göz yaşını terine katıp hamur yoğuran garibanın ekmeğini, emeğini herkes sahiplenir olmuş. Herkes “benim” demiş, gariban ise “bu ekmekler fırınımızındır” diyecekken kendini hiçbirinden üstün görmediği bütün çıraklar kürekle ağzının ortasına vuruvermişler. Garibanın “bu ekmekleri ben değil biz yaptık” deyişini falan zaten kimse hatırlamamış…

Dilerim ki teşbihte hata olmamıştır. Haklılığın bile para ve itibar ile satın alındığı bu dünyada garibanların hikayesi bitmez efendim, kalın sağlıcakla…