Ne tez geldi yiğidim genç yaşta sana hazan,

Şehide su ısıttı, aklaştı kara kazan,

 Senin baş ucunda taş, bizim gözümüzde yaş

 Sen borcunu ödedin, sıra bizde ülküdaş…

                2005 yılında Denizli Ülkü Ocakları’na ilk girdiğim gün görmüştüm resmini duvarda. Kısa saçlı, sakallı, karizmatik bir duruşu vardı resimde. Rahmetli Dündar Taşer’in “Ülkücüler serttir, ama odun gibi değil, pırlanta gibi…” sözüne muhatap olan ülkücü o idi sanki. Hemen tesiri altına almış idi beni bu resim. Kimdir diye sorduğumda, Osman Kavcar dediler. Denizli’de Ülkücü Hareket’in verdiği 26 ülkücü şehitten bir tanesi idi. Ve en çok bilineni. Bayraklaşan şehit Osman Kavcar.

Osman Kavcar’ı anlatacağım size. Ocakta oturduğum masanın tam karşısına resmini astığım, evde yatağımın tam karşısında duran, her gün uyandığımda ilk olarak yüzünü gördüğüm o yiğit adamı. Din-ü devlet, mülk-ü millet uğruna canını vermiş bir ülkücüden bahsedeceğim. Ve yine mefkûre erbabı olanlar anlayacak yazdıklarımı, onlar takdir edecekler mücadelesini ve dua edecekler cennette onunla birlikte olmak için. İnandıkları uğruna mücadele etmenin hazzını tadamayanlar, belki de acıyacaklar bu büyük adama, acınacak hallerini görmeden. Ama ben anlatmak zorundayım hiç görmediğim, sesini duymadığım ama anasının duasını aldığım, babasının elini öptüğüm, evinde, odasında oturup kalktığım, hatıralarıyla büyüdüğüm bu yiğidin hikayesini.

1958 yılında Denizli’nin Acıpayam ilçesine bağlı Yeşilyuva kasabasında dünyaya geldi. Ramazan ve Ayşe Kavcar çiftinin 4 çocuğundan biriydi. Ailesi çok küçük yaşta iken Denizli’nin eski mahallelerinden biri olan Feslikan mahallesine yerleşmişlerdi. Hareketli bir çocukluk hayatından sonra ilkokulu bitirerek, Denizli Sanat Okulu’na kayıt yaptırdı. Abisinin, lise yıllarında hareketin dergilerini takip etmesi sonucu tanışmıştı Osman ülkücülükle. Ankara’dan gelen dergilerin içinden seçtiği yazıları okulun duvar gazetesine asar, memleket meseleleri ile ilgili arkadaşlarını da bilgilendirmeye çalışırdı. Ülkü Ocakları’na da lise yıllarında gidip gelmeye başlamıştı. Seminerleri dikkatle takip eder, hareketin yayınlarını mutlaka okurdu. Kitaplara ilgisi de bu yıllarda başlamıştı Osman’ın. Harçlıklarının büyük bir kısmı ile kitap alır, okuduğu kitapları teşkilattaki arkadaşları ile de paylaşırdı. Başarılı bir lise hayatının ardından, 1976 yılında Ankara Erkek Teknik Meslek Yüksek Okulu’na kayıt yaptırdı. Fırtınalı yıllarda, Ankara’da iki yıl boyunca, gerek kaldığı Site Yurdu’nda, gerekse okulda teşkilatlı olarak mücadeleye devam etti. İki yıl iyi bir ülkücü olarak yetiştirildikten sonra, 1978 yılında memleketi Denizli’ye dönerek Buldan Meslek Lisesi’nde öğretmen olarak göreve başladı.

Osman artık iyi bir ülkücü idi. Üstelik öğretmen olmuştu. Ailesinin üzerinden maddi yükünü kaldırmış, para kazanmaya başlamıştı. Artık içinden yetiştiği bu harekete ve iman ettiği davasına hizmet vakti gelmişti. Osman Ankara’dan döner dönmez, Milliyetçi Hareket Partisi Gençlik Kollarında teşkilatlı mücadeleye ara vermeden devam etmeye karar verdi. Bir yandan parti gençlik kollarında mücadele ediyor, bir yandan okuldaki öğretmenlik görevini yerine getiriyordu. O ülkücü bir öğretmen idi. Mutlaka vatanına hayırlı hizmetler yapacak olan öğrenciler yetiştirecekti. En büyük hayali, kurulacak olan Milli Devlet’in ilim ve teknik kadrolarında görev almaktı. Her gün bu hayale biraz daha yaklaşmakta olduğunu hissediyor ve daha yakın olması için durmadan mücadele ediyordu. Öğrencilerine milli ve manevi duygular aşılıyor, onların Türk Milliyetçisi gençler olarak yetişmesi için büyük gayret sarf ediyordu. Bir yandan Buldan’daki ülkücü gençlere ağabeylik yapıyor öbür yandan onların iyi birer ülkücü olmaları için tavsiyelerde bulunuyor, onlara kitaplar veriyor, dergiler okutuyordu. Buldan’da onun öğrencisi olan Süleyman Gonca 29 Haziran 1980 tarihinde marksist katiller tarafından şehit edilerek öğretmeniyle aynı kaderi paylaşacaktı.

O yıllarda Osman’ın alışılmışın dışında bir vazifesi daha vardı. Kendi başına başladığı bu görev onu çok mutlu ediyor ve gitgide etkili bir hal alıyordu. Osman, öğretmen olduktan sonra komşularının çocuklarına ders çalıştırmaya başlamıştı. Ders çalıştırdığı çocukların milli manevi duygularının güçlenmesi içinde gayret eder, onlara kitap verirdi. Zamanla bu çocukların okuldaki başarı durumlarının değişmesi ve evde ailelerine karşı olan tutumlarındaki olumlu yansımalar, zamanla mahalleyi tesir altına almış ve aileler çocuklarını getirip Osman’a emanet etmeye başlamışlardı. Zamanla bu iş artık bütün mahalleyi sarmış, neredeyse Feslikan mahallesindeki bütün çocuklar Osman ağabeylerinin yanına gelmeye başlamışlardı. Osman bunları evlerinin bahçesinde toplar, onlara tek tek ders çalıştırırdı. Ayrıca Ayşe Teyze’nin çayı ve lezzetli kurabiyeleri de çocukları cezb eder, o bahçeden çıkmak istemezlerdi. Dersten sonra Osman ağabeyleri onlara tarih ile ilgili hikayeler anlatır, ülkücülükten bahseder, Dokuz Işık üzerinden sohbetler yapardı. Denizli’nin en eski yerleşimlerinden olan ve kalabalık bir nüfusu bulunan bu mahalleden artık marksist örgütlere eleman sağlanamıyordu. Osman Kavcar bütün mahalle gençlerinin eğitimini üzerine almış ve onları bu hastalıklı fikirler üzerinde bilgilendiriyordu. Ve asıl sorunda buydu…

Silahlı yer altı örgütleri bu durumdan çok rahatsız olmuş ve o yıllarda tamamen silahlı anarşizme kapılan örgütlerin listesine artık Osman girmişti. Osman Kavcar durdurulmalıydı, yoksa Denizli’de “devrim”(!) tehlikeye düşebilirdi. Artık tehditler dönemi başlamıştı. Bir gün babası Ramazan Kavcar dükkanını kapatıp eve döndüğü sırada önünü kesen komünistler “Oğluna söyle bu işten vazgeçsin! Mahalledeki çocukları toplamayı bıraksın! Yoksa onu öldürürüz!” dediler. Babası gelenleri yanından kovup eve giderek Osman’ı bu konuda bilgilendirdi. Osman aldırmıyordu. Gülüp geçmişti bu tehdite. Ancak babasını tehdit etmeleri onu biraz kızdırmıştı. Hız kesmeden faaliyetlerine devam etti Osman. Bir gün gece vakti eve dönerken bu sefer onun yolunu kesti kızıllar. “Eğer bu işten vazgeçmezsen seni vururuz!” dediler. Osman “Ben Allah davasının bir yolcusuyum. Sizin kurşununuz bana işlemez. Varın gidin yolunuza fena olur!” diye bağırdı. Dergimiz yazarlarından Bayram Kiriş anlatıyor: “Bir gün arkadaşlarla çay içip sohbet ediyorduk. Osman geldi. Elinde bir kağıt parçası vardı. Gülümseyerek bize kağıdı gösterdi. ‘Beni öldüreceklermiş. Siz tanıyor musunuz bunları?’ diye sordu. Kağıda baktığımda tehdit mektubunun altında Fantoma Çetesi yazılı olduğunu gördüm. Ona bu kişileri tanıdığımı ve babasının dükkanının yakınlarındaki bir kahvede toplandıklarını söyledim. Dikkat etmesini söylediğimizde gülümseyerek yanımızdan uzaklaştı.” Artık iş iyice ciddileşmişti. Bu olaylar üzerine İzmir Buca’da Ülkü Ocakları Başkanlığı yapan ağabeyi Halil Kavcar onu yanına çağırdı. On beş gün kadar İzmir’de kalan Osman Kavcar, ağabeyinin ısrarlarına rağmen “Ağabey. Ben bunlardan korkacak adam değilim. Denizli’ye dönmem lazım. Ne olacaksa olsun.” diyerek Denizli’ye geri döndü.

1979 yılının Ağustos ayıydı. Okullar çoktan tatile girmiş, Osman vaktini teşkilat faaliyetleriyle ve babasının ayakkabı dükkanında ona yardım ederek geçiriyordu. Ramazan Bayramı’na iki gün kalmıştı. 22 Ağustos 1979 Çarşamba günü idi. Osman arkadaşı Mehmet Ali Ünal ile birlikte ikindi namazını evde kıldıktan sonra, iftar vaktini beklemek üzere babasının dükkanına gitmeye karar verdi. Annesi “Oğlum ne işiniz var dükkanda? Bahçede serin serin oturun işte.” dediyse de “Ana evde canımız sıkıldı gidelim biz. Akşam iftarda babamı da alır gelirim.” dedi ve çıktı evden. Babasının dükkanının önündeki sedirde arkadaşıyla oturuyorlar, sohbet ediyorlardı. Daha önceden plan yapmış ve onları beklemekte olan marksistlerden iki kişi önlerinden geçip duruyordu. Ters ters baktıklarını gören Mehmet Ali “Osman, bunların bakışları iyi değil.” deyip babasının bakkal dükkanındaki helva bıçağını alıp gelmişti. 10 dakika sonra 20 kişilik marksist bir grup Osman Kavcar’a küfür ve hakaretler ederek yaklaşmaya başladılar. Osman Kavcar bunların geldiğini görünce ayağa kalkarak bunlara doğru döndü. Tam o sırada Mehmet Ali’nin kız kardeşi bağırdı. “Abiii bu taraftaaa…” İşte o an sokağın diğer tarafından gelen marksist katil, parkasının cebinden silahını ateşleyerek 4 el ateş etti. Osman vurulmuştu. Hem de sırtından 4 kurşun yemişti. Kahpece, haince vurdular Osman Kavcar’ı. Babası “Eyvah” diye bağırarak çıktı dışarıya. Osman, arkadaşı Mehmet Ali’nin kucağına düşmüştü. Vücudu kan içindeydi. Hemen bir araba bulup, Denizli Devlet Hastanesi’ne doğru yola çıktılar. Hastaneye vardıklarında Osman şehadet şerbetini içmişti.

Kısacık ömründe, kocaman yüreğine, dünyanın en kutlu davasını sığdıran Osman, ter dökerek başladığı mücadelesini, kan dökerek tamamlamıştı. O, artık sonu gelmeyen zincirin bir halkasıydı. Genç yaşta fark ettiği hak-batıl mücadelesinde hakkı seçmişti ve hakkıyla yaşamıştı bu imtihan hayatını. İftara yarım saat kala orucunu kahpe kurşunlarla açmak düşmüştü onun payına. Şehit edildiğinde deliye döndüğü, hemşerisi Hasan Hüseyin Sanlı ağabeyinin yanına varmıştı, cennet mekanlara…

Kara haber hemen yankılanmaya başladı Denizli sokaklarında. Dava arkadaşları doldurmuştu hastanenin bahçesini. Şehadet haberini alanların her biri çöküyordu avluya, çaresizce ve öfkeyle. Osman öldürülmüş onlarsa ölmüştü adeta. O gün hastane bahçesinde olanlar yıllar sonra bile yemin ederler Osman Kavcar’ın şehadetine. Ertesi gün, Ramazan Bayramı’ndan bir gün önce tekbirlerle kaldırıldı mübarek cenazesi Osman Kavcar’ın. Denizli Asri Mezarlığı’na defnedildi. Osmansız ilk bayramını geçirdi Ayşe Teyze o gün. Ramazan Amca yüreğine taş bastı ama başını hiç eğmedi yere. O artık ülkücülerin Ramazan Baba’sı idi.

O günden bu yana hiç boş kalmaz Osman Kavcar’ın kabri. Bayramlarda ziyaret edilir o mübarek mekan. Herhangi bir günde eski arkadaşlarını ziyaret eden ülkücüler görülür mezarın başında. Ağabeyleri ile mezar başında sohbet eden gençler vardır ziyaretçiler arasında. Denizli’de ki her ülkücü genç Osman ağabeyine layık bir ülkücü olabilme hayaliyle yaşar. “Onlar diridirler…” ayetinin muhatabı olmuştur o. Memleket meselelerinin konuşulduğu masalarda onun adı eksik olmaz. O, böyle masaların hep müdavimidir aslında. Dava arkadaşları O’nun manevi ağırlığını taşırlar o günden beri hep omuzlarında. Feslikan mahallesinde bulunan, Osman Kavcar sokaktaki evinde anne ve babası hala yaşar. İman tazelemek ve emanetine sahip çıkmak isteyen ülkücülerin ziyaretgâhıdır orası. Ayşe Teyze karşılar sizi kapıda. Şehit oğlunun nûru yüzüne inmiştir adeta Ayşe Teyze’nin. Hiç bitmeyen dualar eder ziyaret edenlere. Oğlunun şehadetiyle gurur duyan ve bu şehadete iman etmiş bir baba görmek isteyenler oraya uğramalıdır.

Ve anlatır bir gün Ayşe Teyze gördüğü rüyayı bizlere. “Benim Çanakkele’de şehit olan bir dedem varmış. Ben hiç görmedim kendisini ama babam anlatırdı hep. Osman 20 günlükken dedem rüyama geldi. Üzerindeki gömlek epey yıpranmıştı. Ramazan Bey’e ‘Dedeme bir gömlek verelim’ dedim. Bir gömlek verdik. Gömleği giydi ve Osman’ın beşiğini alarak yemyeşil bir çayırın içine doğru uzaklaştı. 20 günlükken şehit dedesi beşiğini götürmüştü. 21 yaşında da kendisini götürdü. O öyle bir Osman’dı işte.”

Bizlere hakkını helal et. Yolun yolumuz olsun. Canım Ağabeyim…