İnsanoğlunun binlerce yıldan beri cevabını aradığı, en doğru karşılığını hâlâ bulamadığı bir soru: Büyük bir davaya bağlanan, mukaddes bir inancı paylaşan ve mübarek bir mefkûreye gönül verenler, başarılı olabilmek için en fazla neye muhtaçtırlar? Maddi imkâna mı, bilgiye mi, çalışmaya mı, disipline mi? Bana göre başarılı olabilmemiz için saydıklarının hepsi gereklidir, ama hiç biri yeterli değildir. Gerekli bütün şartların ötesinde ve üstünde, başarının temel şartı birbirimizi sevmektir. Her şeyden önce sevmeyi öğrenmek mecburiyetindeyiz. Davamızı, inancımızı ve mefkûremizi sevmek elbette önemlidir, ama güç değildir. Çünkü davaların, inançların ve mefkûrelerin dilleri yoktur, konuşmazlar, ihtiyaçları yoktur, istemezler, ihtirasları yoktur, çekişmezler. Mücerredi sevmek bir bakıma rahatlıktır. Zor olan, nefsimize ağır gelen müşahhası, dostlarımızı, müşterek değerler etrafında birleştiklerimizi sevmektir.

Büyük davalar büyük fedakârlıklar ister. Dünyada, her türlü fedakârlığın yegâne kaynağı sevgidir. Yalnız, lütfen dikkat edilsin. Bir tiyatro sahnesinde imiş gibi, oyunu en güzel şekilde oynamak ve en fazla alkışı toplamak için yapılan gösterilerden değil, gerçek sevgiden, yaşanan bir duygudan söz ediyorum. Dostların başa derde girince üzüntülerinden ağlayanları görmüşümdür. Hiç şüphesiz, başka hiçbir şey verilemediği zaman, gözyaşları da bir teselli sayılabilir. Ancak, sadece üzülmek, sadece ağlamak, dostlarımızı sevdiğimizin ispatı olamaz. Gerçek sevgi mutlaka bir şey yapmaya, dertlerine çare bulma, ihtiyaçlarına cevap vermeye mecbur olduğumuzu öğrenmektir. Çünkü hiçbir dava, ne kadar büyük ve haklı olursa olsun, mensupları dertli ve çaresizken başarıya ulaşamaz, hatta ayakta kalamaz. İmkânsızlık mazeretlerine inanamıyorum. Herkesin yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır. Herkesin, az veya çok verebileceği bir şeyler mutlaka vardır. Akıl hesapçıdır, almadan vermeyi hiç bilmez ve fedakârlığın mantığı yoktur. Eğer sevmeyi öğrenmişsek, yüreğimizin emrine uyarız, almayı hiç düşünmeden vermenin hazzını duyarız.

İslam ahlak ve fazileti, diyoruz. Muhacirlerin Medine’ye hicretlerindeki çaresizlikleri, Ensar’ın Muhacir kardeşleri ile her şeylerini nasıl paylaştıklarını hatırlıyor muyuz? “Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir” Hadis-i Şerif’inin emrine uyuyor muyuz? Başka noksanlarımız da elbette vardır. Ama asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır.

Galip Erdem, Mektuplar, 1984