ASİL MEDENİYETİMİZİN LÜMPEN ÇOCUKLARI

“O kadar köklü ve kuvvetli bir millî kültürümüz var ki, elbette kendisinden kopmaya çalışan çocuklarını bir gün hizaya çeker.” (Erol Güngör – Türk Kültürü ve Milliyetçilik)

 

Medeniyetimiz, binlerce yıldır nakış nakış örülen değerler manzumesinden teşekkül etmekte ve her bir evladı doğar doğmaz farkında olsun ya da olmasın bu değerlerin sorumluluğu ile donatılmaktadır. Tanpınar’ın dediği gibi: ‘’Bir vatanı olmak çok mesut bir mazhariyettir. Fakat onun mesuliyetlerine yükselmek şartıyla. Çünkü insan mesuliyettir.”

Aynı mesuliyet duygusuna Nevzat Kösoğlu ise: ‘’Toplum içinde yaşayan herkes, medeniyetin gelişme yahut gerilemesinden sorumludur. Toplumun her ferdi, attığı doğru bir adımla kendi hayatıyla birlikte mensup olduğu medeniyetin yapısına da bir taş koyduğunu, her yanlış adımında hayatıyla birlikte medeniyetinden de bir taş söktüğünün şuurunda olmalıdır. ‘’ diyerek değinmiştir. Pekâlâ, gençliğimiz bu sorumlulukların neresindedir? Asıl mühim sorunun bu olduğu kanaatindeyim.

Günümüzde teknolojinin bilhassa sosyal medyanın hızla gelişmesi gençlerimizi kültür ve medeniyetinden, dolayısıyla da mesuliyetlerinden oldukça uzaklaştırmaktadır. Çünkü Batı, modernizm adı altında kendi kültürünü aşılamakta, bunun sonucunda ise gençlerimizin kahir ekseriyeti kendilerini tanımadıkları için diğer medeniyetleri kendinden üstün görmekte ve eziklik duygusuna kapılmaktadırlar. İşte bu eziklik duygusu aslında gençlerimizi daha çok çalışmaya ve öğrenmeye sevk etmeliyken bizim gençlerimizin çoğunluğunda maalesef karşılık bulamamıştır. Kendi medeniyetine burun kıvıranlar, lümpenleşenler, hor görenler, yaptığı yanlışları modernizm tabağında topluma sunanlar gibi problemli bir gençlik meydana gelmiştir.

Özellikle okuyan gençlerimizin kendi yazar ve şairlerini bilmeden modernizm adı altında Batı’lı yazar ve şairlere öncelik vermesi çok ama çok üzücüdür. Yahya Kemal’i bilmeden Rilke’nin şiirlerini ezberleyen ve onun büyüklüğünden bahsederken adeta kendi şairlerinin kemiklerini sızlatan gençlerimiz bizi de derinden üzmektedirler.

Ne acıdır ki kendi medeniyetinin sesi olan Fuzuli’yi, Nedim’i bilmeden Shakspeare’in sonelerini ezberleyip güya modern gözükmeye çalışan gençlerimize.

Kendi medeniyeti Leyla ve Mecnun gibi nice efsaneleri barındırmasına rağmen aşkı Genç Werther’in Acıları’ndan öğrenip bunları küçümseyen nice gençlerimiz vardır.

Beethoven’den, Mozart’tan, Schubert’ten bahsederken kendini son derece entelektüel gösteren fakat söz Itri’ye, İstiklal Marşımızın bestecisi Osman Zeki Üngör’e yahut Cemal Reşit Rey’e geldiğinde şaşkın şaşkın bakan bilmese dahi küçük gören gençlerimizin sayısı oldukça fazla.

Mimaride medeniyetimizin ürettiği eserleri beğenmeyen, felsefede gerinerek Schopenhauer diyen her anlamda kendini üstün göstererek medeniyetini küçümseyen ciddi bir yığınımız bulunmaktadır.

Büyük mütefekkir Cemil Meriç yıllar evvel ‘’Kültürden İrfana’’ isimli eserinde ‘’Ne Batı’yı tanıyoruz, ne Doğu’yu… En az tanıdığımızsa kendimiziz. Biz Müslümanlığından, doğululuğundan, Türklüğünden utanan, tarihinden utanan, dilinden şuursuz bir yığın haline geldik…’’ diyerek ne de güzel özetlemiş bu acı gerçeği.

Şunu ehemmiyetle belirtmek gerekir ki Batının bize modernlik diye sunduğu değerler bizim kendimizi reddiyemiz ile mümkündür. Bu yüzden Türkün Batılı manada modernleşmesi doğru ve mümkün değildir. Çünkü dinamikleri, kültür kökleri ve medeniyetleri farklıdır. Damak tadımızdan, şiir kültürümüze kadar farklılık göstermekteyiz. Bu vesileyle Türkün moderni evvela kendi medeniyetine haiz olan ve bunların neticesinde sosyoloji ve psikoloji ilminin de yardımlarıyla toplumunu ve insanını gözeterek çözüm üreten kişidir.

Yine Erol Güngör’den örnek verecek olursak: ‘’40-50 yaşlarında artık şahsiyeti teşekkül etmiş bir insanın o güne kadar sahip olduğu değerleri değiştirmesi nasıl bir intihar demek ise Türk Milletinin de Batı’nın sosyal ve kültürel özelliklerini tamamen benimsemesi kültüründen ve tarihinden vazgeçmesi, kendine hayat hakkı tanımaması demektir.’’ ( Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)  Ne yazık ki günümüz gençliğinin büyük bir kısmı hayat hakkını sözde modernizmin isteklerine göre şekillendirmektedir.

 

Gençlerimizin kendini tanımadan Batının reçetesini sahiplenmeleri aynı zamanda bizim eğitim politikalarımızdaki hatayı da göstermektedir. Eğer sizler üniversite sınavlarında öğrencilere kendi yazar ve şairlerinin yalnızca isimlerini ve eserlerini ezberleyerek başarıya ulaşacaklarını vaat ederseniz onlar da tabi ki okumadan geçerler. Okumaya başladıklarında ise Batı edebiyatından başlarlar.

 

Bana, ‘’Türk kimdir?’’ diye sorduklarında daima ‘’Farkında olandır.’’ diye cevap veririm. Türk, evvela kendinin yani kültürünün ve medeniyetinin ardından tüm dünyanın farkında olandır. Zalimin, fakirin, mazlumun ve bütün bunların karşısında kendinin farkında olarak kendini bunlara karşı konumlandıran, hazırlayan kişidir Türk. Hülasa gençliğimizin ekseriyeti farkında olan değil görmezden gelen, maddeyi mananın önünde tutar vaziyettedir. Bütün bunları yaparken yetersiz gördüğü ise kendisi değil medeniyetidir! Ben de bir genç olarak bu vaziyet son derece üzerinde durulması gereken bir meseledir.

Manidar ve sevdiğim bir hikâye var: Milyarderin birinin esham, tahvilat, nakit ve mücevher gibi kıymetli mallarını sakladığı bir yer altı hazinesi varmış. Mahzenin iki anahtarından biri kendisinde diğeri karısında bulunuyormuş. Her zaman olduğu gibi, bir gün milyarder bu yer altı hazinesine girmiş. Fakat nasıl olmuşsa olmuş kapı içerden açılma imkânı olmayan bir şekilde kapanıvermiş. Adamcağız da milyonların ortasında mahsur kalmış.

Vaktin geçip, kocasının gelmediğini gören karısı, telaşa düşerek onu her tarafta aramaya başlamış. Bütün gayretlerine rağmen bulamayınca da işi inzibat makamlarına duyurarak yardım istemiş. Kısaca dünya zengini günlerce el birliği ile her tarafta aranmışsa da bulunamamış.

Karısı da dâhil kimsenin hatırına yer altı hazinesine bakmak gelmediği için de zavallı milyarder, büyük servetinin ortasında açlıktan ölmüş gitmiş.

Azimle, gençliğimize asil medeniyetimizin büyük bir hazine olduğunu öğretmek için gereken ne varsa yapalım. Aksi takdirde kendi medeniyetlerinin yabancısı olarak hayatlarını sürdürecekler.  Aynı hislerle vaktiyle Yahya Kemal, ‘’Yol Düşüncesi’’ şiirini yazmış ve medeniyet diye sunulan taş yığınından şikâyetçi olmuştur. O güzel şiirin ilk bölümüyle yazıma son veriyorum. Muhabbetle kalınız…

 

 

‘’Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım.

Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım

Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyahatte.

Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.

Mısır ve Suriye, pek genç iken, hayâlimdi;

O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.

Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,

Beş on yıl önce, görür müydü, böyle taş yığını?

Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.

Demek ki alemin artık göründü serhaddi.’’

Benzer yazılar