Daha dün yanımdaydı, üşüyen bir yalnızlık… Oysa şimdi öyle mi? Hayır! Kibir elbisesini çıkarıp, uysal bir kulağa döndüm uzun zamandır. Herkes benim dostum artık! Dört duvar arasına sıkışıp, günleri eskitmek ve özgürlüğü özlemekten yorulmuştum; şu an sokaklar evim, gökyüzü evimin çatısı… Ne mutlu bu deli halime!

Elimdeki bu pantolonu geçen gün eski bir öğrencim verdi. Ben de sokak sokak dolaşıp onu verecek başka bir deli arıyorum. Bacağımda bir pantolon var ve ikincisi yük oldu başıma… Zaten ne için deli olmaya karar vermiştim? Aklıma esen her şeyi özgürce yapmak değil miydi amacım? İstediğin cümleyi, istediğin yerde istediğin kişiye söyleyebilmenin en zahmetsiz yolu benim gibi saçını sakalını uzatıp, boynuna boş konserve kutuları asmakla mümkündü. Ben de onu yaptım. Kimse yanımda konuşmaktan çekinmiyor, herkes bana karşı öyle samimi ki… Söyleyiveriyorlar yüzüme karşı, “Deli bu adam!” diye. Bakın! Her yere girip çıkıyorum, hatta geçen gün bir evin önündeki köpeği bağlı olduğu zincirinden kurtardım ve köpek özgürlüğüne koştu. Ev sahibi ne mi dedi? “Deli bu adam!”

Evet! Bir köpeği özgür bırakmanın diyeti sadece bu basit cümle! Ne tuhaf değil mi? Akıllı olmak yük olmaya başlamış insanca yaşamaya çalışanların omuzlarına… Bunca yıldır akıllı olarak kimseye kendimi anlatamadım çünkü. Çok üzerime gelindiği de oluyor elbet. Bazıları çevresinde beni görünce rahatsız oluyor. O zaman elimdeki küçük sopayı boynumda asılı konserve kutularına vuruyorum, biraz da kıçımı, başımı oynatmaya başladım mı başlıyorlar gülmeye… Onlar bana gülüyor, ben ise onlara… Onlara göre ben deliyim, bana göre onlar kaybetmiş zavallılar… Böyle geçip, gidiyor günlerim. Düttürü Dünya yani…

Nasıl mı bu hale geldim? Uzun hikâye ama kısaca anlatayım. İyi bir üniversitenin hatırı sayılır edebiyat hocaları arasında gösterilirdim o zamanlar. Çevrem her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen akıllı insanlarla doluydu! Çıplak kalmış kelimelerin ruhuma sövdüğü laubali bir sohbetin ortasında arkadaşlarıma bir soru sordum. “Aşk nedir?”

Kimine göre yemek yiyememek, kimine göre sürekli onu düşünmek, kimine göre sabaha dek uykusuz kalmak… Sığ sularda derinlere yüzmeye çalışmak, o an ruhumda derin bir iz bıraktı. Yalnızdım! Yalnızlığım her saniye daha da üstüme gelmeye başladı. Beynimi yakan ateş, yüreğimde soğukluk meydana getirdi. Konu kısaca böyle kapandı ve diğerlerine göre, aşk konusu halledilmişti. Tekrar kendi gündemine döndü olay; falanın şusu, filanın busu… Bense o an, çevremdeki gürültüyü bastıran sessizliğime döndüm ve yıkık türkülerin içinde aşkı aramaya başladım.

Aslında şunu çok iyi biliyordum. Doğru hazineyi yanlış haritada aramak, zifiri iki karanlığın bir araya gelmesinden doğacak aydınlığı beklemek kadar anlamsızdı. Oturduğum masanın hali aynen böyleydi. Muhabbet, öğrenciler arasındaki kavgalardan açılmıştı ki, istem dışı ve biraz da sesimi yükselterek aynı soruyu sordum, “Aşk nedir?”

Üstatlarım ters ters bakmışlardı yüzüme, “Bu kadar önemli bir konu konuşulurken bu sorunun ne anlamı var şimdi?” der gibiydiler. Zira falan fakülte öğrencileri ile filan fakülte öğrencileri kavga etmişlerdi ve bu mevzu, saatlerce konuşulması gerekiyordu.

Yine susmuştum. Onlar memleketi kurtarmaya devam ediyor, bense günlerdir aklıma takılan sorumla aramı düzeltmeye çalışıyordum. Zira soru bana, ben soruya gıcık olmaya başlamıştım.

Tam kalkmak üzereydik ki, üstü başı dağınık, saçı sakalı serbest bırakılmış, iki ileri bir geri yürüyen bir deli geldi yanımıza. Önce şöyle bir süzdü bizi. Boynunda asılı olan konserve kutularına elindeki sopayı birkaç kez vurdu. Hayret! Birbirini dövecek gibi hararetle tartışan arkadaşlarım bir anda susuverdiler. Birkaç saniyelik sukuttan sonra biri sordu, “Kim bu?” Diğeri, alaycı bir tebessümle cevap verdi, “Kendine sorsana.”

O ara kendime şu soruyu sordum, “Akıllılar kendilerinin kim olduklarını biliyorlar mı ki, deliler bilsin?”

Arkadaşın merakı iyiden artmıştı, sorusunu acele bir ses tonuyla sordu, “Kimsen sen ağa?”

“Ben aşkım?”

Masadan koro halinde bir kahkaha tufanı koptu, tüm gözler benim üzerimdeydi. Müdahil olmak istemedim önceleri ama karşımda manalarını yitirmiş, geriye ederi ne kadar ben bilemem ama hacmi olmayan cisimler duruyordu. Biri bana döndü ve “Bak, sorduğun sorunun cevabı karşında duruyor! Al sana aşk!” Herkes yeteri kadar eğleniyordu ama bana dokunmuştu bu ayarsız salyalar.

“Söyle bakalım aşk! Bizim öğrenciler neden kavga ediyorlar?” Soruyu soran zat-ı muhterem anlaşılan yeteri kadar alay edememişti başımızda dikilen deliyle. Fakat verilen cevap üzerimize koca bir dağı devirip gitmişti. “Aşkın kendisine aşık olmak lazım!”

O, boynundaki teneke kutulara vurarak uzaklaşırken biz, aşksız bir geçmişin ıstıraplarına dalmıştık. Haklıydı! Aşkın kendisine aşık olan hiç kimse başkasıyla kavga etmezdi. O, deliydi ve kendini “aşk!” diye tanıtıyordu. Tabi ya! İnsan içindeki deliye aşık olmalıydı her şeyden önce! Kendiyle barışmalıydı. Eğer herkes içindeki deliyi serbest bırakırsa, tabir yerindeyse deli deliyi görünce sopasını saklardı.  Bilinir ki, deliler hiç yalan söylemez. O vakit delilerin olduğu bir dünyada kavgaya ne hacet…

O gün karar verdim içimdeki deliyle barışmaya, işte sonuç ortada.

Bakın size bunları anlatırken karşı masaya genç bir çift geldi. İstemeden de olsa kulak misafiri oldum ve onları gözlemledim. Hadi onların yanına uğrayalım! Önce boynumdaki teneke kutulara bir iki vurmam lazım, dikkat çekiyor hani… “Tın, tın, tın…”

Merhaba gençler!

Şaşırdılar tabi. Deli hiç selam verir mi?

“Sizi izliyordum bir süredir.”

“Deli bu?”

                 Yine en sevdiğim cümleyi söylediler.

“Aşıksınız birbirinize galiba. Aşk nedir sizce?”

Cevap yok tabi! Aşkı anlatacak dil, yazacak alfabe icat edilmedi ki henüz. Önce hanımefendiye birkaç cümle söyleyelim.

“Bakın küçük hanım! Bu delikanlı sizi sevdiğini söylüyor. Oysa sorduğun her soruya cevap vermeden önce yukarı bakıyor. Düşünüyor yani. İnsan sevdiğine düşünmeden cevap verir. Aksi takdirde içinde olanı değil, olması gerekeni söyler sana. Bak, saçına nasıl da parlatıcı sürmüş. Hala beğenilme kaygısı taşıyor sana karşı. Doğallık şekilde bozuksa, inan ruhta da sunidir. Haa! Bir de, sol ayağını sürekli yere vuruyor. Acelesi var bu çocuğun! Ya maça yetişecek, ya kahvede okeye… Biraz önce ‘Seni seviyorum!’ dedi ya! Yalan! Seven insan sevdiğini söylemez, yaşatır!”

“Deli bu adam!”

Hanımefendi nasıl kızdı, gördünüz mü?

“Evet deliyim, Hem de deli olduğumun farkına varacak kadar deli!”

Şimdi de beyefendiye dönelim.

“Bakın beyefendi! Sorduğun her cümleye hanımefendi, zaman kazanarak cevap veriyor. Dikkat ettin mi, önce saçıyla oynuyor, birkaç saniye kazanıp, işine geleni söylüyor. Hele kahkahalarını hiç fark etmedin mi? Boğazından gülüyor senin yapmaya çalıştığı şirinliklere, yapmacık! Oysa insan içinden güler. Verdiğin hediyeyi de beğenmedi! Ucuz ve bayağı olduğunu düşündü bence. ‘Güzelmiş!’ derken yüzündeki kasların nasıl gerildiğini gözlemlemedin galiba!”

Neyse daha fazla üzerlerine gitmeyelim. Kutularıma bir iki vurayım. “Tın, tın, tın…” Anam evde yalnız, merakından ölecek, ona gideyim.

“Sen aşktan ne anlarsın be deli!”

Kızdılar tabi. Haklılar… Ben aşktan ne anlarım. Kırk yıl oldu hala beni sevecek bir deli bulamadım.