Sor Haluk sor!

Bana da sor gök kubbeyi başıma yıkan meseleyi.

 Kapı içeriden kilitli, rüzgâr ne yandan esse nevi şahsına münhasır. Ucuz pazarlarda huzursuz benim deli ruhum.

Maksadını izahat etmeyi bile beceremeyen bir nesli sor!

Rüzgâr ne yandan esse ciğerimizi yakıyor. O da biliyor, akşama sofra tam takır.

Birde tellal mı çağırsak yanı başımıza. Hani bağırsa şöyle fütursuzca, “Yağma var koşun!”

Koşunya! Koşun ama akşama sofra tam takır. Ne kaldı ki muhabbete gönlünü kapamış insanoğlundan geriye? Onlarca çeşit yemek var buyurun; tıka basa doyurun midenizi, ruhu aç acizler!

Koşun yağma var! Doldurun ceplerinizi, arsızca ve küstahça olsun bu. Çatlayana,tıksırana, kusana dek doldurun! Ama şu söylediğimi de bir ara düşünün, “bu sofra tam takır.”

Sor Haluk sor!

Paylaşarak çoğalan ekmeği sor!

Birde şiir oku bana. Şairi meçhul, cümleleri yarım olsun. Biz yazalım özlemlerimizi boş bırakılan yerlere.

Ucuz pazarlarda huzursuz benim deli ruhum. Rüzgâr ne yönden eserse essin ne fark eder! Rüzgâr, uğultusunu kaybetmiş; sukut-u isyan…

Yak Haluk yak!

Sen ateş ol, ben mum olayım; beraber arayalım kayıp hazinelerimizi.

Şu bizim tellalı da unutma, haykırsın rüzgâra inat, mum olmuş kalemimizin yanan ateşini. Alevler yıldızları aydınlatsın, tekrar tekrar söylesin Ay’a“güzelliğini kalemimize yoldaş et” diye.

Sakın susmasın kelimelere âşık kalemin! Yoksa musalla taşında yatan rüzgârdan ne farkı kalır?

Üzerine çökse de yorgun akşamların yoğun sevdaları yılma! Bil ki, rüzgâr yüreklerde sevda olduğu sürece sürükler yığınları. Aksi takdirde, sukut-u isyan…

Duymak istediğini dinlemeye alışkın kulağa inat, doğrulara aç ruh…

İşte bu sebeple; sen tellal, ben tellal… Arada bir davul zurna faslı, gideriz en ücra köylere halaylar çekmeye. Geçen bir haber aldım, oralarda rüzgârın sesi hala ilham veriyormuş, kendini arayan meczuplara.