Birbirinin tıpkısı iki millet mevcut olmadığı gibi, birbirinin aynı iki medeniyet de yoktur. Milli medeniyetleri, ortak yönlerine göre tasnif etmeye kalkıştığınız zaman asla unutmayacağınız ölçü bu olmalıdır.

        Medeniyetler, bir diğerinden <ham madde> , seviye, ölçü ve tekniklerin inceliği ve getirdiği <âlemşümul> (üniversal) mesaj itibarı ile ayrılırlar.

         Her medeniyetin ham maddesi, milletin, belli zaman ve mekânlar içinden geçerken geliştirdiği, kazandığı ve elde ettiği <milli kültür malzemesidir>. Maddi ve manevî bütün unsurları ile beraber bu kültür malzemesi, milletin, tarihin içinden süzüp getirdiği <milli tecrübelerinden>ibarettir. Her millet, medeniyetini kurarken ve geliştirirken, işte bu <ham maddesini> işlemeye çalışır. Şu halde Türk medeniyetinin <ham maddesi> maddi ve manevî bütün unsurları ile Türk kültürüdür.

          Medeniyetin <seviyesi> sözü, millete ait maddi ve manevî kültür malzemesinin ne kadar ve ne derecede <işlenmiş> olduğunu ifade eder. Daha önceki yazılarımızda <vahşi> tabiî kalandır, demiştik. İnsan tabiatı işleyerek ve değiştirerek kültüre ulaşabiliyordu. Kültür tabiata ne kadar yakın derecede ham kalırsa o kadar <ilkeldir>. Aksine, insan zihninin yardımı ile <tecrit> ve “tâmim”lerle ne derece yüceltilirse o kadar <seviye> kazanmış olur.  Dikkat ederseniz köylerde, yahut <tarım toplumlarında> kültür değerleri, tabiata daha yakın ve dolayısı ile daha ham bir görünüş içinde ifade bulduğu halde, bu kültür değerleri şehirlerde, yahut <sanayi toplumlarında> daha fazla işlenme ve incelme imkânı bulabilir. Gerçekten de millî kültürün ham maddesini daha çok köyler hazırlar, fakat ona seviye ve incelik kazandıranlar ise, <büyük şehirlerdir>. Bilindiği gibi, büyük ilim fikir ve sanat adamları daha çok bu şehirlerden çıkar. Bu sebepten kültürün <tarıma> medeniyetin <şehir> imajı ile birlikte bulunması boşuna değildir.

          Medenileşmeyi bir <yabancılaşma> değil de <muasırlaşma(çağdaşlaşma)> olarak ele alanların görüşünde büyük bir isabet olsa gerektir. Gerçekten de <ilkel bir medeniyet>, her şeyden önce, cemiyetin kaba ölçüler ve teknikler içinde bulunmasını ve kendi ham maddesini <çağı ve çağları hayran bırakacak seviyede>  işleyememesini ifade eder. Medeniyet, bir bakıma, millî ham maddeye tatbik edilen ölçülerin ve tekniklerin <inceliği yahut kabalığı> meselesidir. Medenî milletler, her şeyden önce millî ham maddelerine tatbik ettikleri milli ölçü ve tekniklerinde <incelmiş olan> milletlerdir. Bir millet, kendi malzemesini kendi şahsiyet ve üslûbunu koruyarak, asla yabancılaşmadan en ince ölçüler ve tekniklerle geliştirerek çağı hayran bırakacak bir seviyede geliştirmişse, ileri ve güçlü bir medeniyete sahip olmuş demektir. Bütün mesele vatanınızın taşlarını, bir Mimar Sinan gibi yontarak onlardan bir Selimiye Camii çıkarabilmek hünerini gösterebilmektir. Bunu gibi Dede Korkut Masallarından, Oğuz Destanlarından, millî ve dinî menkıbelerinizden, millî melodi ve danslarınızdan çağı hayran bırakacak eserlere ulaşmaktır.

            Toprağınızı, taşınızı, madenlerinizi, bitkilerinizi, hayvanlarınızı ve insanlarınızı kendi millî şahsiyetiniz ve üslûbunuz içinde işleyerek <çağı hayran bırakacak seviyede ve ölçüde> yüceltmektir. Yoksa, medeniyet, asla yabancılaşmak demek değildir. Şu veya bu millete veya milletler zümresine kapılanmak, hiç değildir.

             Bununla beraber, her millî medeniyetin, bütün âleme sunduğu bir de <mesajı> vardır. Bu mesaj beynelmilel (International) değil, âlemşümul (üniversaldır). Bu mesaj da, çok defa, ya bir <din> yahut onun yerini tutmak isteyen bir <ideolojidir>. Medeniyetler, böyle bir <mesajdan> mahrum kalırlarsa cılız kalırlar.

   TÜRK İSLÂM ÜLKÜSÜ-1 251-252