Ordular doğuya, ordular batıya, ordular güneye ve kuzeye durmadan akıyordu. Ordular, bir sonu gelmez ırmaktı sanki yatağına sığamıyordu; kabarıyor, taşıyor, ordular, köpük köpük, bölük bölük geniş Anadolu’nun yağız bağrından kopup dört bir yanda kırılması imkânsız dalgalarla dalgalanıyordu. Ordular, denizlerden yeni karalara, karalardan yeni denizlere ulaşıyordu.

Büyük Türkiye İmparatorluğu Osmanoğulları’nın güçlü ellerinde, yeni bir bayrak taşıyordu. Bayrak gelip güneyde batıya yakın bir yere dikilmiş; ordular, Marmaris’te istirahate çekilmişti. Marmaris’in kuytu ormanlarında, binlerce erkek adım, sessizliğin ötesinde bir yumuşak sükûnet içinde dolaşıyordu. Ağaçlarda, güneşin bile sık yapraklar yüzünden sızamadığı toprakta ve aşağılarda sere serpe bir maviliğe yan gelmiş yatan denizde bir büyük susuş vardı. İnce arı vızıltısında zaman,  ağaçların, toprağın, denizin ve dinlenen bütün ordunun üstünde biraz güneş, biraz deniz karışmış, yeşil, sarı ve maviyle bulaşmış sıcak ve uzak bir öğle uykusundaydı.

Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han’ın yer götürmez ordusu, Marmaris’te konaklamıştı; hedef bekliyordu. Hedef Rodos’tu.

Rodos aydınlığa hazırlanıyordu. Marmaris’te kazanlar, Rodos’un aydınlığı için kaynıyordu. Ve zaman, Marmaris’in üstünde ince arı vızıltısında ve bir örümce ağı hafifliğinde, Rodos’un aydınlığı için oynuyordu.

Fakat zaman durdu birden, kazanlar kaynamaz oldu, yanan ocaklar yanmaz, tüten dumanlar tütmez oldu. Sessizliği, o yavaş ve uzak ötüşleriyle arada bir noktalayan kuşlar bile ötmez oldu. Yukarıda dal kıpırtısı, aşağıda deniz şıpırtısı ve zamanı kırpıştıran rüzgâr hışırtısı sustu. Ne oluyordu? Marmaris denizini bir göl kıyısı gibi dolanan ormanları, taa karşıda bir avuç düzlüğe oturmuş günlük ağaçları, beri yanda dökülmüş dişler gibi sivrilip sıyrılan kayalara tünemiş küme küme çamlar bir korkulu düş görmenin bulanık bakışlarında ürperiyordu. Ne olmuştu? Bir göl suyu gibi durgun ve dümdüz olan Marmaris denizi sinmişti sanki. Bir şeyden kaçıyordu; birilerine görünmek istemiyordu, varlığıyla bilinmek istemiyordu. Ya korkuyordu, ya utanıyordu. Marmaris, Marmarisliğini yitirmiş, bulamıyordu.

Haber çabuk yayıldı. Ordu, yiyeceksiz kalmıştı. Erzakı taşıyanlar ya yolunu şaşırmışlardı, gelememişlerdi… Ya bir hıyanetlik vardı işin içinde… Şimdi ne yapılacaktı?

Marmaris küçük bir balıkçı köyüydü. Kendini doyurmaktan acizdi. En yakın yer, gerideydi, Muğla vilayeti, erzak, gelirken oradan alınmıştı. Geri dönmek, yeniden erzak bulmak ve Marmaris’e gelmek çok zaman alırdı. Gidilip gelinse bile, istenilen erzak bulunsa bile, geçen zaman içinde ne yenilirdi, ne içilirdi. Düşünceler, bir kör kandil ışığında eriyor, daha akla gelen çare, gelmeden sönüyordu. Aksakallı kocaların aksakalları ellerinde kalmıştı. Burma bıyıklı yiğitlerin yiğitlikleri dillerinde kalmıştı. Ne olursa olsun, geriye Muğla vilayetine haberciler salındı. Beylerle ağalarla, cümle paşalarla bir ayak divanı kuruldu, meşveret olundu. Beklenilecekti.

Ama açlık, beklemiyordu.

Bir sabahtı. Henüz gün ışımamıştı, sabah namazından kalkılmamıştı. Vakitsiz bir aydınlık, Marmaris’te ordugâhı, ağaç dallarından başlayıp aydınlatıverdi ansızın. Bir ak nur sanki akkuş kanadında gökten yere iniyordu. Karanlık ve sık ağaçların arasından sarıya çalan bir inek belirdi; ardından, sarıları giyinmiş bir sarıca kadın, ağaç karanlığından ak nur aydınlığına girdi. Konuşmuyordu. Ay yüzünde ve deniz gözlerinde, Horasan’dan kalma bir tebessüm seğirdi. Geldi, ordu henüz sabah namazında duada iken, eller göğe doğru açılmış semada iken, safların yanı başına durup elindeki küçük tasa ineğin sütünü sağdı. O tastan, sonra bütün orduya, maşrapa maşrapa süt verdi. Sütten içen bir daha acıkmadı.

Beş vaktin beşinde de böyle oldu bu. Sütten içen bir daha acıkmadı ve her süt dağılışından sonra sarıya çalan ineği de sarılar giyinmiş sarıca kadını da kimse görmedi. Çok yaşlı, ordunun içinde bir pir-i fâni, ancak o zaman hatırladı. “Rahmetli dedem anlatırdı” dedi; “Ordu, Kosova’ya giderken de böyle bizim gibi yiyeceksiz kalmış, yine böyle bir sarıca kadın, küçücük tenceresinden kepçe kepçe çorba dağıtmış… Allah bilir ya bu sarıca kadın Kosova’daki kadındı…”

Türk İslam Efsaneleri, sayfa: 176-177-178