” Ehl-i kıbleden olan Müslümanı küfre nisbet etmeyiniz.”

 İmam-ı Azam Ebu Hanife

               Giriş

Tarihten günümüze dek baktığımızda Dinlerin devlet yönetimlerinde ne kadar çok etkili olduklarını görmekteyiz. İslamiyet öncesi Türklerde hükümdarlar Tanrı’nın kendilerine yönetimi verdiğine inanır. Teokratik devletlerde de ruhban sınıfları etkin bir şekilde söz sahibi olmaktaydılar. Avrupa’da ise kiliselerin devlet yönetiminde etkili oldukları da bilinen bir gerçektir. İslamiyet’in doğuşu ile birlikte Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in etrafında toplanan Müslümanlar, efendimizin önderliğinde bir yönetimi de temsil ediyorlardı. Günümüzün modern tabiri ile o bir devlet başkanı idi. Hicret’in ardından kaleme alınan ‘’ Medine Sözleşmesi’’ ile devlet içerisinde yaşayan bütün farklı dinlere inanan insanlar güvence altına alınıyordu. Yani herkes inancında serbestti. Din ve devlet ilişkileri pek çok seferde iç içe geçmiş bir halde iken bazı uygulamalarda ise katı ayrımlar göze çarpmaktadır. Avrupa’da kiliselerin etkisinin azalmasıyla seküler, laik yönetimler kendini göstermeye başlar. Bu Osmanlı’yı ve Türkiye’yi etkileyecek şekilde etrafa yayılır.

Bu makalede İslam ve siyaset ilişkisinin tarihten günümüze gelişinin özetini, İslamcılık kavramı ile birlikte dilimize giren siyasal İslamcılık kavramı üzerinde İslam’ın siyasallaşmasını ve bunların etkisi ile toplumun bu politik dile dâhil olmasının beraberinde getirdiği zihniyet meselelerini değerlendirmeye çalışacağım.

KAVRAMLAR ÜZERİNE

İslamcılık

Dini inançlar fertlerin hayatlarında önemli bir yere sahiptirler. Hayatlarında dinin gereklerini özgür bir şekilde yaşamayı en tabii hakları olarak görmektedirler. Bunun yanında devletin de İslâmi kurallar ile yönetilmesini isteyen bir fikir akımı vardır ki bu da İslâmcılıktır. İslamcılığın modern zamanların düşüncesi olduğunu söyleyenlerde mevcut aynı zamanda daha eski köklere götürenleri de görmekteyiz. Söylem olarak bakıldığında ise Osmanlı’nın son dönemlerinde gazetelerin yaygınlaşması ile fikirlerini daha rahat paylaşmaya başlayan aydınların İslamcılık fikri hakkında konuştuklarını görülür.

İslamcılığı sadece devlet yönetiminde İslami kuralların etkin olması şeklinde tarif edersek konuya eksik yaklaşmış oluruz. Şu tarife baktığımızda; “İslamcılık 19-20. yüzyılda İslam’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim…) ‘yeniden’ hayata hakim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslam dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların bütününü ihtiva eden bir hareket…”(1) İslamcılığın hedeflerinin neler olduğunu hem siyasi hem fikri karakterde olduğunu, İslam dünyasını Batı sömürüsünden kurtarmak gibi devletler üstü gayeleri taşıdığını görmekteyiz. Şerif Mardin’e göre ise İslâmcılığın üç ekseni vardır: Bunlardan birisi, “İslâmcılığı bir dünya görüşü ve hayat rehberi olarak takdim eden okumuşların ve aydınların fikirlerinden oluşmuştur. İkincisi, ‘İslâmî nizam’ amaçlayan arayışlardır. Bunun örneği, Pakistanlı Seyyid Ebu’l ula Mevdudi’dir. Üçüncü eksen ise, tasavvuftur. Bu konu henüz yeterince araştırılmamıştır.”(2)

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde devletin çöküşü engellenmesi için ortaya çeşitli fikir akımları çıkmıştır. Bunlardan biriside İslâmcılıktır. İslâmcılar İttihad-ı İslam (İslam Birliği) fikri ile Osmanlı tebaasının bir arada kalması hedeflenmiştir. Bu mümkün olmamıştır. Çünkü Müslüman tebaadan Osmanlı aleyhine hareketler görülmeye başlanmış ve Avrupa’dan yayılan milliyetçilik akımları onları etkilemişti. Osmanlı’da İslâmcılık siyasetini en etkili bir şekilde yapan ise 2. Abdülhamit Han olmuştur. Devletin bulunduğu şartlar, Müslümanlardan gelen talepler ve hilafetin İstanbul’da olması bu ortamın oluşmasını sağlayan en önemli sebeplerdi.

Siyasal İslâmcılık

Siyasal İslâmcılık kavramı çok eskiden beri kullanılan bir kavram olarak karşımızda durmuyor esasında. Özellikle de son 30-40 yılda hem aydınların hem de siyasetçilerimizin kullanmış olduğu bir kavramdır. İslâmcılık ideolojisi devletlerin yönetimlerinde söz sahibi olabilmesi için bu ideolojinin taraftarlarının yönetim kademesinde bulunmaları yani iktidar olmaları gerekli görülmüştür. Genelde demokratik kurallar ile ve siyaset ile yönetilen devletlerde İslâmcı ideolojiye sahip kişiler/gruplar partileşerek siyasi hayatın içerisinde yer alırlar. Bunlar ister iktidarda ister muhalefette olsunlar fark etmez karşılarındaki rakipleri tarafından siyasal İslâmcı olarak tanımlanırlar.

Siyasal İslâmcıların savundukları en önemli tez siyasetin imani/itikadi olduğu yönündedir. Bu yaklaşım siyaseti dinin önüne getirecek kadar tehlikelidir. Çünkü gücü eline geçiren iktidar her yaptığının imani/itikadi nitelikte olduğunu öne sürerek sorgulanmasını engelleyecektir. Nadim Macit’e göre ise;  ‘‘… siyaset imani/itikadi değil ilmi ve ameli bir konudur.’’ (3) Yine siyasal İslâmcılığın modern zamanların ürünü olduğu söylenir. Ancak İslâm tarihi ve dinler tarihi bunun pek de böyle olmadığı yönünde örnekler sunar. İslâm’ın siyasallaşmasına ilk tarihi örnek Hz. Ali ile Muaviye taraftarlarının arasında geçen Sıffin Savaşı’na kadar gitmektedir. Yine Muaviye’nin, ‘’Sizin başınızda olmamız ve işlerimiz Allah’ın takdiridir ve Sizi Allahın bize verdiği otorite ile yöneteceğiz.’’ Sözleri siyaseti din yapmak ve siyasi baskıyı otoriter sistemi dini kalıplara tahkim etmektir. (4)

Din-siyaset ilişkisi pek çok zamanda tartışılmıştır. Yine İslamcı camianın adını sürekli andığı Said Nursi’nin bu konuda siyasal İslâmcılar ile aynı düşüncede olmadığını görmekteyiz. Bediüzzaman din adına iktidarı niçin talep etmediğini üç başlıkta anlatmaya çalışır. Birincisi, “Her insanın sahip olması gereken değerlere bir kişi veya bir zümrenin sahip çıkması durumunda muhalif fikirler kaçınılmaz olarak ortaya çıkar’’düşüncesi. İkinci sebebi, siyasi mücadelelerin şiddete dönüşerek ve kan dökülerek mazlumların zarar göreceğinden korkması ve üçüncü sebep ise, ‘‘ İslâmî terbiyenin yerleşmediği bugünün İslâm toplumlarında, kurulacak bir parti mutlaka dini siyasete âlet etmek zorunda kalacaktır. “ tezinde bulunarak Müslümanların ‘din adına’ partileşme yoluna gitmemelilerini tavsiye eder. (5)  Hatta buna örnek olarak dönemin önemli yayın organları olan, “Sebilürreşad, Büyük Doğu gibi mücahidler iman hakikatlerini ehl-i dalâletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz—fakat siyaset noktasında değil.” sözlerini gösterebiliriz. (6) Buna benzer bir tespiti Dücane Cundioğlu yapar. Cündioğlu, ‘‘İslâmcılık politik bir tanım ama dindarlık öyle değil. Dindarların İslamcı olması gerekmez, İslamcıların da dindar olması gerekmez.’’  diyerek başladığı makalesinde İslamcılık ile dindarlığın aynı şey olmadığını ve İslamcılığın dünyevi olduğunu dindarlığın kadim duruşu temsil ettiğini ifade eder. (7)

Türkiye’deki Durum

Türkiye’de siyasal İslâm’ın ilk belirtilerinin görülmesi 1945-1950 yılları arasında Millet Partisi ile olmuştur. (8)  1950 sonrası Demokrat Parti döneminde bunun devamı niteliğindedir. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki CHP özellikle 1947 yılında bazı radikal kararlar almak durumunda kalmıştır. Çünkü karşısında bir siyasi rakip vardır ve toplumun talepleri siyaseti etkilemektedir. Bu kararlara en büyük örnek imam-hatip okullarının açılmasıdır. Tek parti iktidarının ezanı Türkçeleştirmesi, toplumun dini taleplerinin cevapsız bırakılması, laiklik kavramının yanlış yorumlanıp uygulanması ve diğer politik/ekonomik sebepler Demokrat Parti’nin bu alanı iyi kullanmasına imkân sağlamıştır. Misal olarak ezanın tekrar Arapça okutulması bugün dahi mevcut siyasal İslâm dilini kullanan partilerin vazgeçilmez argümanlarıdır.

1970’li yıllarda siyasi arenada yerini alan Milli Nizam Partisi (MNP) İslâmcı ideolojinin temsilcisi konumundadır. Ancak dönemin şartları, o hareketin icraatlarını tam olarak uygulamasına izin vermese de o gelenekten gelen kuşakların bugün mevcut iktidarın merkezinde yer aldığını görmekteyiz. 80 darbesinin ardından ise Türkiye’de tarikatların ve cemaatlerin daha rahat bir şekilde hareket ettiklerini görmekteyiz. İlginç bir durum vardır ki,  o da darbe sonrasında Kenan Evren yönetiminin icraatlarıdır. O tarihten sonra din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, imam-hatip liselerinin yaygınlaştırılması, pek çok konuşmasında Kur’an’dan ayetlere yer vermesi ve darbenin hemen ardında Köşk’te Kur’an okutması onun gibi binlerce gencin hayatına mal olacak icraatlara imza atmış birisi için çok iyi niyetli adımlardı.  Bununla birlikte Süleyman Demirel dönemi de ilginç bir şekilde siyasal İslâmcılık adına örnekler taşımaktadır. Demirel Demokrat Parti geleneği taşımasına rağmen cemaatleri etkilemek adına pek çok dini söyleme girdiği ve cemaat gruplarının yanında yer alarak bunun sandık nezdinde karşılığı almıştır.

Nihayet günümüze geldiğimizde Türkiye’de milli görüş hareketinin içerisinden gelen ve daha sonra ‘‘ gömlek değiştirdiklerini’’ söyleyen AKP son 13 yıldır iktidar konumunda yer almaktadır. Hayrettin Karaman siyasal İslamcılığı tarif ettiği ve kendisinin de bir İslâm devleti istediğini belirttiği yazısında AKP iktidarı için şu yorumu yapmaktadır: ‘‘… Ak Parti bu manada siyasal İslâmcı değildir, istese bile mevcut şartlarda olamaz.’’(9)  Karaman kendi tarifi ile böyle bir kanıya varsa da ve her ne kadar kendilerini muhafazakâr ve demokrat olarak ifade etseler de gerek söylemleri ve gerek uygulamaları ile siyasal İslâmcılığın temsilcileri olarak algılanmaktadırlar.

ZİHNİYET MESELELERİ

Kendilerini siyasal İslâmcı olarak tanımlayan bireylerin ve bu ideolojinin temsilcilerinin gerek devlet yönetiminde gerekse sosyal yaşantıları içerisinde yapmış oldukları hata veya kasıtlı davranışlarının bir yönü ile İslâm’a zarar verdiği yadsınamaz gerçektir. Bu bölümde siyasal İslamcı ideolojinin Türkiye’deki olaylara ve olgulara karşı bakış açılarını ve davranışlarını incelemeye çalışacağız.

Tarih Algısı

Cumhuriyet öncesi veya sonrası, Türklerin Anadolu’ya gelişinin sonrası veya öncesi ve İslâm’dan öncesi veya sonrası gibi tasnifler ülkemizdeki tarih anlayışının halini ortaya koymaktadır. Kemalistlere göre özellikle milli mücadele ve sonrası dönem çok mühimken, İslâmcılara göre ise İslam’ın doğuşu esas alınarak özellikle Osmanlı dönemine atıf yapılır. Her iki taraf da kendi tarihlerine aşırı övgüler yaparak aslında diğer tarafın o tarihi süreçten uzaklaşmalarına sebep olmaktadırlar.

İdeolojilerin yapmış oldukları bu ayrımlar neticesinde gerek İslam öncesi Türk tarihimiz gerekse İslâmlıktan sonraki Türk tarihimiz bugün millet olarak ortak bir tarihte buluşamayışımıza sebep olmaktadır. Tarihi şahsiyetler ve devletlerde bu ayrımdan fazlasıyla nasibini almaktadır. Süleyman Nazif ile Ahmet Ağaoğlu’nun tarihte meşhur karşılıklı yazışmalarında da bu tartışmaların izini görmekteyiz. Süleyman Nazif tarihi şahsiyetler üzerinden ayrıma giderken Ahmet Ağaoğlu bir bütün olarak bakılması gerektiğini örnekleri ile vurgulamaktaydı. (10) Okumadan araştırmadan sosyal medyada yer alan uydurma bilgiler ile nesiller birbirine düşman edilmektedir. 

Modernleşme Algısı

Modernleşme kavramı Türkiye’de aydın sınıfının tartışma ve araştırma alanında olan bir kavramdır. Ancak toplum olarak bir şekilde bu tür tartışmaların içerisinde yer almaktayız.Farklı ideolojiler, tarih alanında tasnife girdikten sonra kendilerini modernleşme tartışmalarında bulmaktadırlar. Mesela İslâmcı zihniyet Türkiye’nin Batı tarzı modernleşme eğilimlerinin Cumhuriyet sonrası dönemde olduğunu kabul ederler. Fakat durum hiç de böyle değildir. Çünkü Batı’nın örnek alınarak ordu, eğitim, sanayi ve kültür alanında reform hareketleri Lale Devri’nde başlamaktadır. Batı tarzı giyim kuşam, okulların açılması ve diğer reformlar neredeyse Osmanlı’nın son 150 yılını içerisine almaktadır. Aynı şekilde Türkiye’de parlamenter sistemin temeli yine Osmanlı döneminde ki 1. ve 2. Meşrutiyet’ten gelmektedir. Batılılaşma hususunda rahmetli Durmuş HOCAOĞLU biraz daha ileriye giderek söyle der: ‘‘… Artık Batı kültürü o kadar derinlemesine tesir etmiştir ki İslâmcı düşünce bile ana hatlarıyla Batıcı karakterler taşımaktadır.’’ (11) Hukukun modernleşmesi de yine aynı dönemlere denk gelmektedir. Yine siyasal İslâmcıların görmezlikten geldikleri bir konu da, Cumhuriyet ile birlikte şer’i hukuktan uzaklaştığımızdır. Oysa Osmanlı’da hem şer’i hukuk hem de örfi hukuk uygulanırdı. Taha AKYOL bu konuda şunları söylemektedir: ‘‘ Devlet–hukuk ilişkilerini incelerken anahtar kavram ‘’ örf’’ tür. Bunun fıkhı anlamı: devletin şeriattan ayrı örf ve adetleri, dünyevi ihtiyaçları, aklın gereklerini dikkate alarak kurallar koymasıdır. Bu şekilde Osmanlı Devleti, şeriattan ayrı ‘’ kanun’’ veya ‘’ kanunname’’ adıyla geniş bir örfi hukuk alanı oluşturmuştur.’’ (12) Bu tespiti destekleyen bir başka bakış açısı olarak Prof. Dr. Halil İNALCIK’ ı örnek gösterebiliriz. İnalcık, Osmanlı’nın hukuk alanında modernleşme yapabilmesinin en önemli sebebinin Hanefi fıkhı olduğunu vurgular. (13)

Etnisite, Çok kültürlülük ve Milliyet Algıları

Ülkemizin Tanzimat’tan beri tartıştığı ve bugünde özellikle AB’nin Türkiye’ye sunduğu reçetelerin ana aktörleri olan Etnisite, çok kültürlülük ve özerklik gibi kavramlar tazeliğini korumaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlıcıların ortaya attıkları İttihâd-ı Anasır (unsurların birliği) kavramına İslâmcıların da destek olduklarını görmekteyiz. İslâmcılar ile milliyetçiler bu dönemde fikri tartışmalar içerisine girmişlerdir. Hatta Osmanlı’nın yıkılışı hep Türk milliyetçiliğine bağlanır. Bu da siyasal İslâmcı dilin meseleyi çarpıtmasının bir tezahürüdür. Çünkü Osmanlı’da Türk olmayan unsurlar Fransa’da doğan milliyetçilik akımlarından etkilenerek ayrı bir devlet kurma yoluna girmişlerdi. Devletin asli unsuru olan Türk milleti ise böyle bir davranışın içerisine girmemiş idi. Türk milliyetçiliğinin harekete geçmesi artık Osmanlı’nın dağılma dönemine denk gelir. Ve milli mücadelede çok aktif olarak yer alır. Bu husus ile alâkalı Erol GÜNGÖR Bey’in şu sözlerini çok önemli buluyorum: ‘‘…Milliyetçilik her zaman bir azınlık hareketi içerisinde başladığı için, Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk milliyetçiler Türk asıllı olmayan Müslümanlar olmuştu.’’ (14)

İslâmcıların milliyetçiliğe karşı savunduğu en önemli tez ‘’ İslâm’da Dava-yı Kavmiyet yoktur’’ tezidir. Bununla ilgili pek çok ayet ve hadis örnek gösterilir. Müslümanlar kendi mensup oldukları milletlerin haricinde aynı zamanda ümmettirler. Bu tartışmasız bir gerçektir. Türk milliyetçiliğinin buna itirazı da yoktur. Kur’an-ı Kerim’de insanların birbirlerini tanımaları için farklı yaratıldıklarını belirten ayetler mevcuttur. ( Hucurat 13) Yalnız 20. Yüzyılın şartlarını anlamadan Türk milliyetçiliğine hücum etmek doğru olmasa gerektir. Bütün unsurların bağımsızlığını kazandığı yerde Türk milletinin de kendi istiklalini kazanması tabii hakkı olsa gerek. Günümüz modern devletlerinde sınırların olmadığı müstakil bir İslâm devletinin hayata geçirilmesinin zorluğu ortadadır. Bütün Müslümanların siyasi açıdan bir araya geleceği İslâm birliğinin kurulması daha kolaydır. Milliyetçilikler buna mani olmaz çünkü milliyetçilik bir din değildir. Fakat İslam dünyasının bugün milliyet kavramından ziyade çözmesi gereken meseleleri; mezhep ayrılılıkları, bağımsızlık problemleri ve sömürge halinde olmaları gibi durumlardır.

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu etnik temelli sorunlarının çözümü için ‘‘Türkiyelileşmek’’ kavramı karşımıza çıkmaktadır. Dün nasıl İttihad-ı Anasır bir imparatorluğu ayakta tutamadıysa bugünde Türkiye Milleti kavramı ile binlerce yıldır Türk Milletine ait olan egemenlik paylaştırılmaya ve devamında Türk milletinin adının önce anayasadan sonra da bu topraklardan atılmaya gayret gösterilmektedir. AB çok kültürlü olduğumuzu bizlere kabul ettirmeye ve mozaik olduğumuzu aklımıza kazımaya çalışmaktadır. Aynı zaman da ülkemizin yaşamış olduğu terör belası siyasi yetkilerin ağzıyla Kürt meselesine endekslenerek Kürtlerin kendilerine has dillerinin olduğu ve ayrı bir millet oldukları tescilleniliyor. İslâmcıları bugün hem Kürtçüler hem de Liberaller fazlasıyla etkilemektedirler. Çünkü çözüm olarak ortaya sunulan reçetelerde onların talepleri yönünde adımlar atıldığını görmekteyiz. Ülkemiz adına çözüm denilen süreçlerin içerisinden gelip bugün beka sorunu yaşamakta ve çok ağır bedeller ödemektedir. İslâm’a cani gönülden bağlı Türk milliyetçilerini bugüne kadar kale almayan İslâmcılar sıra etnik azınlık adı altında ortaya çıkan etnik milliyetçilerin taleplerine fazlasıyla cevap vermektedirler. Erol Güngör yıllar önce bizi şöyle uyarmaktaydı: ‘‘ Bu manada İslamcılık şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtmeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların maksadı İslam ülkeleri arasında bir birlik sağlamaktan ziyade kendi ülkelerinde yaşadıkları milliyetçi politikayı nötrâlize etmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açmaktan hiç geri kalmazlar; böyle bir güce erişemedikleri müddetçe İslam davasının şampiyonu olarak görünürler.’’ (15)                

Din, Devlet, Yönetim ve Adalet Algıları     

Türkiye’de başörtüsünü dahi hazmedemeyen sözde demokratların, laikliği dinsizlik olarak algılayıp yanlış uygulayan Kemalistlerin eylem ve uygulamaları toplumumuzda sosyal ve psikolojik bazı travmaların yaşanmasına sebep olmuştur. Ortaya çıkan bu travmaları fırsata çevirenler ise siyasal İslâmcılardır. Dünün ezilen, horlanan ve baskı gören İslamcıları bugün iktidar olmanın gücü ile kendilerinden olmayanları devletin imkanlarını kullanarak sindirmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Bugün farklı düşünen gazetecilere ve sivil vatandaşlara açılan davalar, muhalif iş adamlarının vergi memurları marifetiyle dize getirilmeleri, yandaşlık hukukunun her alana sirayeti ile onlardan olmayanların iş olanaklarından mahrum kalmaları, yargıçların siyasi kararlar vermeleri ve farklı fikirlerin dillendirilmesine tahammülsüzlüklerin yaşanmasına tanıklık etmekteyiz. Taha AKYOL durumu tek parti dönemine atıf yaparak “Otoriter modernleşmeden, otoriter muhafazakârlığa’’ geçiş olarak ifade eder.

Siyasal İslâmcılar politik dil kullanırken ve toplumsal ilişkilerinde karşılarındaki kişileri kolaylıkla ‘‘ tekfir’’ edebilmektedirler. Yani sen Müslüman değil kâfirsin kabilinden ithamlarda bulunmaktadırlar. Bu dil politika yapıcılarından tabandaki insana kadar sirayet etmiştir. Bu problemli dil toplumu ayrıştırmakta ve kutuplaştırmaktadır. İmâni ve itikâdi meselelere bu kadar kolayca girmek direkt olarak İslam’ın kendisine aykırı bir husustur. Kendilerinin veya kendilerine yakın kişilerin, kurumların ve görsel/basılı yayın organlarının hatalarını, İslam’a aykırı eylemlerini ( Kendilerine yakın tv ve gazetelerin ahlak dışı yayınlarını, dini sömürerek maddi kazanç elde etmelerini, Beyt-ül mala uzanan yolsuzlukları, adam kayırmaları) görmeyip başkalarını dinsizlikle, masonlukla suçlamaları günümüzde alışık olduğumuz sıradan bir durum haline gelmiştir. Bu dili kullanarak politik çıkar elde edeceklerini bilen bu zihniyet sahipleri aslında İslam’a ne kadar çok zarar verdikleri unutmaktadırlar.

Bitirirken,  siyaseti dinin önüne çıkarmaya çalışan siyasal İslâmcılık mütedeyyin olmayan kişiler ile aralarındaki mesafeleri her geçen gün açmaktadır. İslam adına hizmet ettiğini söyleyenlerin İslâm ile alakalı olmayan davranış içinde bulunmaları İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermektedir. İslamcı cenah içerisinde bu duruma tepkilerde gelmiyor değil. Bunlardan birincisi İskender Pala’dır. Pala günümüz İslam anlayışı üzerine yapmış olduğu bir mülakatında iğneyi de batırarak şöyle söylemektedir: ‘‘Yazık ki biz artık Türkiye’de kul hakkına riayet etmiyoruz. Türkiye bir kul hakkı denizi içerisinde boğuluyor. Ülke olarak başımızdaki belanın bu olduğunu düşünüyorum.” (16) İkinci itirazın sahibi ise Dücane Cundioğlu’dur. Bugünkü İslâmcıların düşmüş oldukları vaziyeti söyle ifade eder: ‘‘Asıl zor zamanlar, dayak yediğimiz zamanlar değildir. Biz 28 Şubat’ta dayak yiyerek zorluk çekmiş olmadık aslında. Sadece sebat edenle sebat etmeyen, samimi olanla samimi olmayan ayrıştı. Asıl zorluk, güç sahibi olup şımardığımız zamanlardır ve bu zorluk da, bilgiyle değil aşkla aşılır .’’ Görüldüğü üzere iki önemli şahsiyetin aslında vurgulamaya çalıştıkları bugün yanlış giden bir şeylerin olduğudur. Dün her türlü zorluklarla adil düzeni getirmek için yola çıkanların bugün farklı durumlarda olmaları samimi dindarları elbette üzmektedir. Her türlü riyaya, kibre, harama ve yalana bulaşanların ‘‘ Hak ile Batıl’ın mücadelesinde’’ Hakk’ın yanında yer aldıklarını iddia etmeleri siyasal İslâmcıların en önemli savunma dilidir.

Dipnotlar

  1. Prof. Dr. İsmail KARA,  http://t24.com.tr/haber/prof-kara-her-musluman-islamci-degildir,210796
  2. http://www.yeniasya.com.tr/enstitu/siyasal-islam-ve-islamcilik_141536
  3. Prof. Dr. Nadim Macit, 2023 Dergisi, Ekim 2015, s.4
  4. Age, s.8
  5. http://www.yeniasya.com.tr/enstitu/siyasal-islam-ve-islamcilik_141536
  6. http://bianet.org/biamag/siyaset/155563-turkiye-de-siyasal-islamin-kisa-tarihi
  7. Dücane Cündioğlu, İslamcılık ve Dindarlık Üzerine
  8. http://bianet.org/biamag/siyaset/155563-turkiye-de-siyasal-islamin-kisa-tarihi
  9. http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/siyasal-islam-ve-ak-parti-50170
  10. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Modern Türk Düşüncesinde Milliyetçilik, Haz: Mehmet Kaan Çelen ve Haluk Kayıcı, S. 273-207, Bilgeoğuz Yay, 2014, İstanbul
  11. Durmuş Hocaoğlu, Laisizm’den Milli Sekülerizm’e, Kocav Yay. S.237, Ocak 2014 İstanbul
  12. Taha AKYOL, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet, s.146, Milliyet Yay. 1999 İstanbul
  13. Durmuş Hocaoğlu, Laisizm’den Milli Sekülerizm’e, Kocav Yay. S.237, Ocak 2014 İstanbul
  14.  Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, İslam’ın Bugünkü Meseleleri, s.180 Ötüken Yay. 1989, İstanbul
  15. Age. S.187
  16. http://www.edebice.net/index.php?