Ulu Hünkâr, İstanbul’da, Atmeydanı’nda, çocuk şehzadelerini sünnet ettiriyordu. Bize bu efsaneyi anlatan yaşlı İstanbul efendisi, Ulu Hünkâr demiş, hünkârın adını vermemişti; biz de vermiyoruz. Zaten önemli olan ne o Ulu Hünkâr’ın kimliğidir, ne de sünnet olan şehzadelerin adlarıdır. Gören göz ve anlayabilen gönül, Hünkârların ötesini görür ve anlar.

Atmeydanı’nda çadırlar kurulmuştu; kazanlar kaynıyor, gönüller bir mutlu İstanbul gününü daha yaşayabilmenin huzuruyla doluyordu.

Ve bir yanda, Ulu Hünkâr’ın huzurunda ünlü oyuncular bütün hünerlerini, marifetlerini ve bütün güçlerini ortaya koyuyorlardı. Boy boy, sıra sıra, türlü türlü hünerler –her biri Ulu Hünkâr’ın ayrı bir teveccühüne mazhar olarak- geçip gitmiş idi. Sıra, şimdikilerin akrobat dediği, bir yer cambazına gelmişti.

Yer cambazının kellesi kulağı yerindeydi; boylu bosluydu, gözünü budaktan sakınmadığı belliydi; üstelik Hünkâr’dan başkasına baktığı zamanlar, gözleri, korkusuz ve hayli yiğit bakıyordu. Beline bir ipekten Trablus kuşağı sarmıştı; göbeksiz karnını sımsıkı kemiklerine yapıştırmıştı. Yanında da çömezi vardı: çelimsiz, sünepe, pısırık bir delikanlıydı. Kaldırıp gözlerini kimselere bakamıyordu.

Yer cambazı, Ulu Hünkâr’ın bir işareti üzerine oyunlarına başladı. Yerde upuzun yatıp yatıp yılanlaştı, kıvrılıp büküldü, elleri üzerinde yürüdü ve başının üzerinde dimdik durdu; o durumda yere konulan bir tastan rahatça su içti. Sonra sıçramağa başladı; sıçrarken sanki bir lastik top olmuştu. Her sıçrayışı bir öncekinden çok daha yükseklere ulaşıyordu. Bir an geldi; Atmeydanı’ndaki dikilitaşların boyunca yükselir oldu. Bu sıçramalar esnasında havada perendeler de atıyordu.

Fakat Ulu Hünkâr’ın gözleri cambazdan çok çömezine dikilmişti. Çömez, ustasının o göz alan başarısını daha da yüceltecekmiş gibi garip hareketler yapıyor, mesela elleri üzerinde yürümeğe çalışırken beceremeyip yuvarlanıyordu; halkı güldürüyordu. Ne var ki halkın gözü, yükseklerde uçup sıçrayan cambazdaydı daha çok.

Ulu Hünkâr birden oyunu durdurdu. Çatık kaşları, kısılan gözleri ve kenetlenmiş çenesiyle düşünüyor, apak sakalını sıvazlıyordu. “Şu cambazı getirin!” diye buyurdu. Getirdiler, ikinci buyruk: “Çözün kuşağını!..” oldu. Çözdüler.

Kuşağın içi sarı, çil altınlarla doluydu. Gün ışığında pırıldıyor, karıştırdıkça şıngırdıyordu. Hünkâr üçüncü buyruğunu verdi: “Şu kuşağı, altınlarla birlikte şu çömezin beline sarın!.. Kuşak ve altınların da kendisinin malı olduğunu söyleyin!.”

Buyruk yerine getirildi. Çömezi ve cambazı yine meydana saldılar. Herkes susmuştu. Soluk alan yoktu sanki. Gözler, erimiş bir kurşun gibi çömezle cambazın üstüne yapışmıştı. O mağrur, yiğit, korkusuz cambazın boynu, bükük duruyordu. Başını kaldırıp bakamıyor, elini kolunu oynatamıyordu. Şimdi, çömez sıçrayıp yükseliyor, hüner üstüne hüner gösteriyordu ve az önce kaldırıp da kimselere bakamadığı gözlerinde korkunç bir gurur ve güven dolanıyordu. Çevreyi çoktan unutmuştu ya da hor görüyordu.

Hünkâr, bu oyuna dayanamadı; çömezi de durdurttu. Artık oyunlara bakacak gücü kalmamıştı. Kalktı. Kalkarken, huzurundakiler Ulu Hünkâr’ın şöyle mırıldandığını duydular: “Mesele, içi altın dolu kuşakla yükselmekte değil… Mesele, çıplak bedenle ve kupkuru bir gömlekle yükselebilmekte…”

(Türk İslam Efsâneleri, sayfa:111-113)