Öğretmenler, öğrencilerine kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için çırpınırlar. Bu amaçla; okul kütüphanelerini ve sınıf kitaplıklarını zenginleştirmeye çalışırlar. Kitap okuma çizelgeleri hazırlayıp öğrencilerin kitap okumalarını takip ederler ve okunan kitaplar üzerinde konuşurlar. Bazı öğretmenler, bir dönem için öğrencilerine iki-üç kitap okutur; o kitaplar üzerinden yazılı sınav yaparak not verirler. Bu arada okumanın faydalarını, dilleri döndüğünce anlatmaya çalışırlar:

“Çocuklar! Okursanız; kelime hazneniz gelişir. Bu sebeple daha düzgün konuşur ve yazabilirsiniz. Bilginiz artar, ufkunuz gelişir; olaylara daha geniş bakarsınız, yorumlamanız da o oranda bilimselleşir. Dikkatinizi toplama ve kavrama yeteneğiniz de gelişir. Okuma alışkanlığı kazanmanız, sınavlarda avantaj kazandırır. Soruları okumayan veya az okuyan öğrencilere göre daha çabuk okur, daha iyi kavrar ve en kısa zamanda cevaplandırırsınız. vb…”

Kitap okuma alışkanlığı kazanmanın neticesi döner gelir sınıf içindeki yazılı sınavlar ile TEOG (Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş), YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı), LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı),’nın en yüksek puanlarla kazanılması için bir araç durumuna dönüşür. Kazanılmayı bekleyen sınavlar yüksek tahsil sonrasında da sırasını beklemektedir: KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı), YDS (Yabancı Dil Sınavı), ALES (Akademik Lisansüstü Eğitim Sınavı)…

Kitap okumanın üst paragrafta söylenenleri kazandırdığı doğrudur; sınavlarda başarılı kıldığı da… Oysa asıl görevi “insanı insan yapan değerleri” kazandırmasıdır. Siz bu konuda düşünedurun, ben sınav kazandırma yarışına döneyim.

İlkokul 1. sınıftan itibaren test çözmek ile edebî eser okumak, iki rakip olarak yarışmaya başlar. İlk sınıflarda okuma yazmanın en iyi şekilde öğrenilmesi gayretleri sebebiyle “kitap okumak” önde gider. Sonraki yıllarda aradaki mesafe süratle kapanır. Çünkü o okuma alışkanlığının faydalarını zaman zaman sıralayan öğretmenler, öğrencilerin önüne test kitapları getirmeye başlar. Çünkü iyi öğretmen, daha çok öğrencisine sınav kazandırandır. Öğrenci velisi de bu tür öğretmeni tercih eder ve çocuğunu o öğretmenin sınıfına kaydettirmek için bin bir türlü yol dener.  İlk hedef, TEOG sınavını kazandırmaktır. Öğrenci velisinin asıl hedefi de budur. Başta İl Millî Eğitim Müdürleri olmak üzere okul müdürleri, hatta il valileri de illerindeki öğrencilerin sınavlardaki başarı oranları ile övünürler.

Bu anlayış dolayısıyla ilkokul dördüncü sınıfa kadar roman, hikâye, masal türünden edebî eserler okuyan öğrenciler, ortaokula başladıkları 5. sınıftan itibaren artık test kitaplarını tercih ederler. Edebî eserleri okuyanların sayısı yüzdeye vurulduğunda binde oranlarına düşer. Test çözmek edebî eserler okumanın önüne geçmiştir ve bu yarışta hep önde olacaktır; yarışı o kazanacaktır.

Çocuklarımızın ellerine, tuğla kalınlığında test kitapları tutuştururuz. Yaprak testlerle başlayan test çözmeler, tuğla kalınlığındaki kitaplarla, taaa lise son sınıfa kadar devam eder. Genç, LYS (Lisans Yerleştirme Sınavını) sınavını kazanarak bir fakülteye kaydını yaptırdığında bir “Oh!” çeker. Çünkü o taşıması bile zor kitaplardaki testleri çözmekten -gerçekten- bıkmış ve çok ama çok yorulmuştur. Ancak bu rahatlık geçicidir; dört-beş yıl içindir. Üniversite bitirildiğinde de önünde sınavlar vardır. Tercihine göre; KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) başta olmak üzere, YDS (Yabancı Dil Sınavı), ALES (Akademik Lisansüstü Eğitim Sınavı) gibi sınavlar dizilirler.  

Genç, bir süre için tekrar tuğla kalınlığındaki o ağır kitaplarla, ister istemez buluşur… Sınavlar sonunda başarılı olursa gönlünün istediği meslekte ve ekonomik ortama göre iyi denecek ücretle bir işte çalışmaya başlar. Artık iş bulmuştur eş de bularak bir yuva kurabilir.

KPSS yolu tıkanmış, akademik hayat tercih edilmemişse işi daha da zordur. Meslekî bilgiler ve davranışlar kazandırılan, yirmi beş-otuz yaşlarına gelmiş genç, aniden kendini yola, kaldırıma terk edilmiş bulur. Delikanlı, “annesi tarafından cami bahçesine terk edilmiş bebek” duygusuna kapılır. Kazık kadar adam olmuştur ancak hâlâ babasından harçlık almak mecburiyetindedir. Siyasilerden birilerini araya sokarak yalvar yakar girebildiği bir işte rızkını temin etmeye çalışacaktır. Aldığı ücretler tahsilinin, aldığı diplomaların değeri ile ölçülmeyecek kadar küçüktür, fakat çaresizdir. İşin bir başka yönü daha vardır; bu dar gelirli, tahsili/kabiliyeti değerlendirilmemiş, kıt kanaat geçinmeye mahkûm edilmiş insanların önüne zaman zaman çıkılır; asgari ücret komisyonunun artırdığı bir miktarlık ücret televizyonlarda haber yapılır. Bir zamanlar, Zile’li Hıdır Ağa’nın işçilerine dediği gibi: “Ekmek Hıdır’ın, su Hıdır’ın; yiyin yiyin kudurun!” demedikleri kalır.

İlkokuldan meslek sahibi olmaya kadar uzayan süreç içinde gençlerimiz testlerle uğraşırken, sağlıksız beslenmenin içine düşer. Tost türü yiyeceklerle karnını ayaküzeri doyurur ve bu tür beslenmeyi alışkanlık hâline getirirler. Gelecek yıllara mide, bağırsak rahatsızlıkları ve sağlık problemleri ile dolu bir hayatın hazırlığını da yaparlar. Bu arada aile ortamında, eğitim ortamında gördükleri psikolojik baskı neticesinde bozulan ruh hâllerini de hesaba katmak gerekir.

Çocuklarımız için kreşte/anaokulunda, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitelerde devletin ve ana babanın harcadığı para yekûn olarak hiç de az değildir. Maddî açıdan bakıldığında bizim gibi ekonomisi rayına oturmamış ülkeler için bir hayli büyüktür. Bu eğitim yatırımı meselesinin enine boyuna bir daha konuşulması gerekiyor diye düşünüyorum.

Genç, yıllarca, acımasız bir yarışmanın içinde koşup durmuştur. Sınıf ve okul arkadaşlarıyla, komşu çocuklarıyla hatta yakın akrabası akranlarıyla yarışmış/yarıştırılmıştır. Burada, “Ben!” hep öne çıkmıştır. Çünkü iyi bir meslek sahibi olmak, hatta iyi bir iş bulmak ülkemizde pek zordur. Sonuçta arkadaşlarından ve akraba çocuklarından geride kalmak vardır.

Yarış şöyle veya böyle bitmiş, gönlündeki veya zar zor bulabildiği bir işe yerleşmiş olsa bile gençler, ekseriyetle bencil, anti sosyal kişiler olarak yaşamaya mahkûmdurlar. Çünkü ilgi veya kabiliyetleri olsa bile spordan müziğe, edebî faaliyetlerden çevre etkinliklerine kadar çeşitli sosyal faaliyetlerden uzak durmuşlardır. Önemli olan sınavlara hazırlanmak ve kazanmaktır. (Burada, okul dergisi çıkarmak için öğretmeninin seçtiği ekipte yer alan torunumun bu ekipten ayrılmak durumunda kaldığını hatırlıyor, üzülüyorum.)

Gençler, sınavdan sınava koşarak ve hep yarış içinde tutularak “ben merkezli” yetiştiriliyorlar. Bu anlayış ve ortamda yetişen birinin; kendinden başkasını düşünmesi, sivil toplum örgütlerinde görevler alarak ülke için, milleti için bir şeyler yapması ve bu tür hizmetlerden zevk alması mümkün değildir. O, bencil doğmamış, bencil biri olarak okullara başlamamıştır ancak sınav maratonu ile geçirdiği tahsil hayatı, onu yalnız kendini düşünen biri hâline getirmiştir; artık böyle yaşayacak ve –belki- böyle ölüp gidecektir…

Ha, bu tür kişilerden siyasi partiler, cemaatler, tarikatlar, sivil toplum örgütleri içine girip çalışanlar olmayacak mıdır? Olacaktır elbette… Göreceksiniz ki o tür insanlar, buralarda bile bencillikleri ile sırıtacak, içine girdiği toplulukta menfaatlerini, yalnız ve yalnız kendilerini düşünerek hareket edecekler; o kuruluşları, o kuruluştaki kişileri ellerinden geldiğince menfaatleri doğrultusunda kullanmaya çalışacaklardır. Acımasız yarışların yorgun insanları, kul hakkını elbette bilmeyecek, Allah’tan korkmayacak, kendi kasasını/küpünü doldurmayı vazife bilecektir.

Çevremizde camiler, okullar yaptıran, para ve yiyecek hayırları dağıtan, burslar veren, çevreyi korumak için çırpınan niceleri var. O güzel insanların hakkını teslim etmek, bir de o taraftan bakmak gerekir. Ancak o güzel insanlar istisnadır. İsterseniz kafanızı kaldırıp şöyle bir bakınız. Trafikte, komşulukta, iş hayatında, alışverişte, çevre temizliğinde, vb. güzel insanların oranı yüzde kaç, hatta binde kaç oranındadır?

Bir eğitimci, bir yazar, bu ülkenin bir insanı olarak çocuklarıma, insanıma “Oku!” deyip, okumanın insana ve ülkemize sağlayacağı faydaları anlatmak, anlatmak, anlatmak istiyorum amma… Gel de anlat! Bu ortamda, “Oku!” demek kolay değil.

Çünkü… Benciller, yalnız kendisini düşünenler ülkesine hoş geldiniz efendim!