Sahipsizlik duygusu, zulme haksızlığa gadre uğrayan yahut sıkıntılar ve acılar içinde inanan kişi ve zümrelerde görülür. Küçük ve gelenekçi toplumlarda bu olumsuz duyguyu akraba, dost, komşu ve yakınlar telâfi ederek ortadan kaldırılabilir. Ama büyük sanayi toplumlarında kişi ve zümreler çok defa bu ilgiyi de bulamazlar. Dolayısı ile <<sahipsizlik duyguları>> derinleşir. Nüfusu hacimce ve yoğunlukça artan, ilişkileri karmaşık duruma gelen toplumlarda daha da giriftleşir. İşçisi, çiftçisi, esnafı, memuru, serbest meslek erbabı, işvereni, kadını, erkeği, öğrencisi, işsizi, hastası, köylüsü, şehirlisi… ile bütün kişi ve zümreler, kendilerince önemli buldukları dert ve sıkıntılarını paylaşacak ve kendilerine ilgi gösterecek birini ararlar. Bu <<birileri>> kimdir? Bu, eğer bir dost, bir torpil değilse belki de bizimle aynı sıkıntılara ve acılara maruz kalmış bir veya daha ziyade <<dertdaş veya dertdaşlar>>dır. Yahut da <<dert ve ıstıraplarımızı>> sömürmeyi plânlayan kötü niyetli kişi ve kuruluşlardır. Mikropların hasta ve yaralı bünyeye sızması ne kadar kolaysa, mağduru, mazlumu, mustaribi çoğalan toplumlarda art niyetli istismarcı yahut düşman kuvvetler de o kadar kolayca hareket etmek fırsat ve imkânını bulurlar.

                Bu sebepten <<millî devlet>>, kendi mensuplarını <<sahipsizlik duygusuna>> düşürmemek zorundadır. Bütün kadro ve teşkilâtı ile mazlumun, mağdurun, haksızlığa uğrayanın, ekonomik, sosyal tehlikelere maruz kalan kimselerin, hasta ve kimsesizlerin yaralarına merhem olmalı, tam bir <<devlet baba>> sorumluluğu ile kendini, <<Dicle kenarında, otlarken kaybolan keçisine ağlayan fakirin>> koruyucusu saymalıdır.

 Bütün dilim ve tabakaları ile milletini bağrına basmayan, milletin tam bir aşk ve romantizmle sevmeyen kadrolar <<devlet idaresine>> talip olmasınlar… Çünkü onlar, yalnız insanlarda <<sahipsizlik duygusu>> uyandırmakla kalmazlar, yabancı devletlerin ve düşman teşkilâtların, millete <<sahip çıkma istisnasını>> kabartırlar. Hizmet makamları, tatlı ve aziz canlar için rahatlık ve refah arayanlara değil, o makamları, <<din ü devlete, mülk ü millete>> hizmet için <<ateşten gömlek>> gibi giyen <<alperenlere>> verilmelidir.

 Koltuk düşkünü, kendini satmaya hazır menfaat kadroları iş başına gelirse ne olur? Ülke  ve millet sahipsiz kalır mazlumlar, mağdurlar, mustaripler çoğalır, anarşi baş gösterir,<<sahte sahipler>> piyasayı doldurur, <<düşman kuvvetler>> sahipsizlik iddiası ile meydana çıkar. Sahipsizlik duygusuna kapılmış mazlum ve mağdurlar <<ihkak-ı hak>> için dağlara çekilir ve Köroğlu’nun şu kıtasındaki gibi seslenir:

<< Hemen Mevlâ ile sana dayandım,

Arkam sensin, kal’am sensin dağlar, hey!

Senden başka yoktur kolum, kanadım.

Arkam sensin, kal’am sensin dağlar, hey!>>

 Türk-İslâm Ülküsü, bütün Türk milletini, müşfik, âdil, merhametli ve otoriter bir <<baba>> gibi bağrına basan <<Millî devlet>> şuuruna bağlıdır ve bunun gerçekleşmesi için savaşan kadroların yetişmesini ister.

                                                                                                                          Türk İslam Ülküsü 1 s. 121-122