Yaşamadığım çağlara hasret duyuyorum. Hep söyledim oysa! Yine söylüyorum; yaşamadığım bir çağın hasretini duyuyorum. Hasreti de vuslatı da tarihte okudum. Aklı aşan, hafızayı zorlayan hayallerimi, hasret ile vuslat arasında hissedilen duygunun eşiğinde yaşadım. Renklere anlam veren babamdı ve hep o renklere boyadım hayatımı. Pembe ile yeşil! Gül pembesi çocukluğuma, turkuaz hayaller yükledim. Sonra yeşile kaçtı rengi hayatın. Bir çınar ağacı yaprağının keskin kıvrımlarında yaşadım hayatı. Yavaş yavaş hâkî renge çalacağını düşünerek… Ağlayarak gözlerimi açtığım bu pembe dünyaya, gülerek hâkî renkle son vermenin umuduyla hep tutundum. İnsanları gördüm bir tarafta… Yaşananları, ayrılıkları, acıları, haykırışları… Sonunu bile bile birbirimize diş bilemelerimizi… Zordur gerçekten, insanın vazife alması! Hele ki yanlış ve eksik sistemler dizisinin içinde, ahlaktan filizlenecek olan bu fikir, muhalif olmaktan öteye veyahut romantik olmaktan öteye geçemiyorsa! İnsanın bunu anlaması gerçekten zordur. Üzülür insan ve umudu kırılır. Yine de her umudun son deminde akla gelen bir düşünceyle doğrulur…

İnsan çeşit çeşittir. Kimi duygusal, kimi realist… Kimi pragmatist, kimi romantik… Kimi iyi, kimi kötü yahut bir iyi, bir kötü… Saymakla biter mi? Milyarlarca insan… Her biri bir fikre mensup… Seçimi, kendisiyle alakalı olanla olmayan arasında değişir. Hayatı da kendisiyle alakalı olana iletmez mi insanı? Hep kendisiyle ilgili olana! Sebep, insan ölmek istemez. Bu durumu da kabullenmek istemez. Ölümü kabullenemez ama hep görür, hep yaşar onu. Böyle anlar, zamanlar geçer. Yine de insan yılmadan kendini(pençelerini) bu dünyaya atmak ister. Öyle ya da böyle! Şu veya bu şekilde! Ama hep! İşte bu durum, kimi zaman doğru şekilde gerçekleşebiliyorken, kimi zaman yanlışlara sebebiyet veriyor. Hatta insan yaptığının yanlış olduğunu bilse, yanlış olduğunu söyleyemiyor ve diretiyor, direniyor. Şaşmıyor. Nefsine uygun bulmuyor. Bu, bazen sınavı oluyor insanın. Yine de akıllanmıyor! Ah, öyle değil mi başımıza gelenlerin sebebi? Nefsi için, belki geleceğin istikbali için yahut ”işte geldik gidiyoruz, akıllarda kalmak istiyorum” kaygıları için… Yanlış değil bunlar, yanlış anlamayın. Her insan bu ve buna benzer şeyler ister ama aşırılığa kaçmadan, zarar vermeden yol almak kaydıyla! İnsan ölümü kabullenemiyor gerçekten. Yaşadığımız gibi bir gerçektir oysa bu! Haydi, ayırın bakalım yaşamayı ölümden. Ayrılır mı?

Maksat, yol ve istikamet üzere olmak. Yaşadığımız gibi değil, olması gerektiği gibi. Yeni icatlarla değil, yeni keşiflerle! Bu duyguyla insanı anlamaya çalışıyorum. Bazen bir kısır döngüye sürükleniyorum. Amansız mücadeleler veriyorum. Bazen benliğimi aşıyor, insana yakışmayan perdeleri yırtmaya çalışıyorum. Çok kişiyle amansız mücadelelere girdim. Kırdım. Vurdum. Vuruştum. Yakıştıramadığım taraflarıyla incittim onları. Verdiğim mücadeleyi, yaşadıkları gibi yorumlamalarını kaldıramadım. Aynı davada birlikte olduğum insanların kavgamı, yaşadıkları gibi yorumlamasından yoruldum ve çokça da kırdım. Oysa şimdi, bir cümleyle doğruluyorum;

”Her bir insanı Allah’ın bir ayeti olarak gör ve öyle değerlendir.”

Seveceğiz, sevmeliyiz, sevmek zorundayız, sevmek, sevmek diye diye ortalıklarda dolandım. Meselem, herkesi sevmekti. Herkes ”bu kadar soyut mu yani”, ”romantizme bak”, ”soyut meselelerle nereye varacağız ki” gibi ifadelerle ışığımı söndürdüler. Yılmadım!

Kendimi sorguya çektim, belki defalarca! Eğilmeden… Kötü tarafını gördüğüm ve netice itibariyle sevmediğim, haklarında duyduğum suizan veya hüsnü zan ile yargıladım insanları. Böyle böyle kaybettim insanların özlerine olan duygumu. Oysa şimdi! Her bir insanı Esma-ül Hüsna’dan bir tecelli olarak görüyorum. Bıraktım onlar hakkında duyduklarımı, işittiklerimi; onların hakkımda söylediklerini de. Dikkate aldığım artık, insanın sadece özüdür. İyi ya da kötü, şöyle ya da böyle… Mesele derinlere indikçe yoğunlaşıyor ve boğuluyordum. İnsanın özü!

İnsanların, o güzel isimlerden(Esma-ül Hüsna’dan) mazhar olduğu bir tecelli vardı. İnanan-inanmayan herkesin… İnsanı sadece özüyle ele almakmış oysa mesele. Dolayısıyla, Esma-ül Hüsna’dan bir tecelli olarak… Huyuyla, suyuyla değil! İnsanların ne kadar değerli olduklarının fark ettirilmesi… Mesele buymuş meğer! Her insanın bir ruhu var ve o gerçekten değerli! Şimdi, insanlarla aramda sadece bir perde var. İnsanın haysiyet ve şahsiyetiyle sorumluluk alması…

Her bir insan, bir vazifeyle aramızda; fark etsin ya da etmesin. Çünkü onda Allah’ın üflediği bir ruh var. Hangi şey, insanı bu değerinden eksiltebilir?

Vazifenin bilinmesi… Esma-ül Hüsna’dan bir tecelli ile vazife yüklenen insan… Zordur gerçekten anlamak. Hele, öyle zor ki vazifesinin bilinmesi ve insanın sorumluluk sahibi olabilmesi… Bazen nefsine söz geçiremez. Bazen gönlüne söyletemez. Bazen aklına oturtamaz. O vazife ise, hep o insanda vardır. Omuzlarındadır. O vazife, o insanda sırlıdır. İnsan(inanan-inanmayan), Esma-ül Hüsna’dan bir güzel ismin tecellisini yansıtır. Zira taşıdığı ruh, o isimlerin sahibinin bir parçasıdır. Ne güzeldir ismini bulup, kendini tanıyan ve bu şuurla sorumluluk alabilen insan!

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı diye sorarlar. Atasözü gibi dilimizde dolanan bu sorunun cevabı, hala verilememiştir. Cevap ise, çok insanla tanışandır. İnsan okumak! Hem gezmenin hem de kitap okumanın özetidir. İşte belki de bu yüzden; Türklerin ülküsüdür, insanlık! Belki de bunun için konar-göçerdir ve belki de bunun için kitabeler dikmiştir. Hem çok gezmiştir hem kitabeler dikmiştir de, nihayetinde mefkûresini insanlığa adamıştır. Türk milletinin mefkûresi, tüm insanlığa bir tecelli nazarıyla bakmanın neticesidir. Bu yüzden Türk’ün mefkûresi;  cihan hâkimiyeti mefkûresidir.  İnsan ve insanlık, Türklerin milli imanı olmuştur. Tarih, bu imanla yoğrulmuştur. Milli bir imanla kuvvet bulmuştur her yeni nesil! Bu şuur, her bir insana vazife yüklemiştir. Her insanı huzura çağırmıştır. Kinle, sitemle değil. Sevgiyle, imanla, aşkla!

İnsanları, ‘’Allah’ın bir ayeti’’ olarak görmek! Bu, gerçekten ne zordur! İnsan bazen kaldıramıyor, omzuna ağır geliyor. Ruh gerekiyor yüküne, mana gerekiyor. Her bir insana ‘’Allah’ın bir ayeti’’ olarak bakarsak, insanı sevebiliriz. Ve gerçekten birbirimizi sevmeye mecburuz. İnsan, bu vazifeden kaçmamalı, kaçmayacak! Yeter artık, dünyamızı makinenin dişlilerine bırakmayalım. Batı bilmez, doğu anlamaz bu dilden. Sevmeyi de biz biliriz, ölçüyü de… Kalbi de biz biliriz, gönlü de, yüreği de. Başka hangi medeniyet vardır, gönül deyince de yürek deyince de kalbi gösteren? Hangi dil vardır da; gönlün, yüreğin tercümesini yapsın? Kalbe; gönül ve yürek dedirten, ruhtur. Ey insan kibirlenme; çünkü sen de olan ruh, başkasında da var. Ey insan kalp kırma; sen de olan gönül, başkasında da bir tane…

Galip Ağabey, ‘’Büyük davalar, büyük fedakârlıklar ister’’ diyordu. Fedakârlığı soruyorduk kendisine, bize, ‘’En büyük fedakârlık, birbirimizi sevebilmektir’’ diyordu.

Sevmekle aşarız nice selleri, dağları… Ölçümüzle tutunuruz karanlıklarda. Fedakârlık, sevmenin arkasında saklanan sırdır. Tahammül, fedakârlığın ilk şartı. Biz bu hale, tahammülümüzü kaybettiğimiz için gelmedik mi? Öyleyse, hep söyledim. Yine söyleyeceğim. BİRBİRİMİZİ SEVMELİYİZ!

Sesler duyuyorum arkalardan. Biliyorum, buna bile tahammülünüz kalmadı. Durun, farkındayım. Öyle tozpembe değil dünya! Tahmin edebiliyorum! Sıkıntı neydi? İnsan! Ah nefsi izin verir miydi ona? Nefsi verdi diyelim ya şeytan? Ah, yaşanmışlıkları peki? Neler yaşadı kim bilir? İnsan demedik mi, bu dünyaya tutunmak ister. Etkilemek ister. Akıllarda kalmak ister. Yaşamak ister. İnsan bu! Peki, formülümüz neydi?

‘’Her bir insanı, Allah’ın bir ayeti olarak gör ve öyle değerlendir!’’

Lafla değil, sözden de öte bir cümledir bu! İnsana verilen en güzel anahtardır! Sevmenin anahtarı…