Evlerinin önündeki yemyeşil bahçe, bahçedeki meyve ağaçları, soğan, marul, domates ektikleri küçük bostan Reşit’in de ailesinin de en sevdiği yerlerdi. Aynure okuldan geldikten sonra bahçeden hiç çıkmazdı. Ders çalıştığı oda bahçeye bakardı. 14 yaşlarındaki güzel, masum yüzlü, siyah örgülü saçlı Aynure penceresinden baktığında en çok da tavukların yem arayışlarını severdi. Kedisine, köpeğine toz kondurmazdı; ama kedi de köpek de ailenin ortak mallarıydı. Zaten babası Reşit bulmuştu köpeği. 16 yaşına yeni giren ablası Zöhre ile birlikte bakarlardı. Beyaz tenli, siyah gözlü Celile ise evin her şeyiydi. Örme, dikme işleri onundu; evin kışa, bahara hazırlığı, ailenin ihtiyaçlarını arama, bulma hep onun işiydi. Reşit’in tarlada ekip biçtikleri, sebzeleri, meyveleri toplaması, topladıklarının bir kısmını evine diğerini pazara götürmesi, ağaçların budanması; marangozluk işleri de onun işiydi. Aile mutluydu, umutluydu. Hepsi de topraklarını seviyordu. Atalarının, dedelerinin mezarları bu topraklardaydı. İşlerine dört elle sarılmışlardı. Kimi zaman 10 km batıda Hankenti’ne, kimi zaman da 15 km aşağıda Ağdam’a giderlerdi. Ahbapları, dostları vardı oralarda. Ta ki katliam gecesine kadar…

Gündüz kar serpintili olmasına rağmen gece şiddetini artırmıştı tipiyle birlikte güz mevsiminin habercisi Ekim sonlarında. Sovyetlerin 366. Zırhlı Alayının Kerkicahan’a yerleşmesinden sonra, Karabağlı hiçbir Türk kalmadığı için, en korunaklı konağa gelip yerleşmişti Ermeni güçlerine kumandanlık yapan Serj Sarkisyan. Şömine ayrıca döküm ve kalın sacdan yapılmış büyük soba da yanmasına rağmen sıkı giyinmişti dört komutan. Sarkisyan odanın ortasındaki masaya serili haritayı incelerken bir taraftan da kulağı telefondaydı. Başkan Robert Köçeryan’dan son talimatları bekliyordu.

Rus Yüzbaşı Valantin cebinden küçük not defterini çıkardı: ‘Komutan Sarkisyan, dedi, emrettiğiniz gibi Hocalı hakkında bütün bilgileri topladım. Komutanın eldivenli işaret parmağı tam da Hocalı üzerindeydi.

‘Seni dinliyorum yüzbaşı.’

‘Hocalı’nın nüfusu 11 bin 356 kişiymiş. Kasabada tam 2 bin 605 aile yaşıyormuş. Yeni doğmuş bir aylık çocuk da var seksen hatta doksan yaşında insan da… Hepsi zaten ya hayvancılık yapıyor ya da toprağı ekip biçiyor. Gençlerden iş bulmak için Bakü’ye de giden var diğer şehirlere de… Bir de şunu öğrendim komutanım, kasabanın yüzölçümü pek de fazla değil… Hepsi hepsi 936 km2’lik bir kasaba.’

İki elini haritada Ağdam ve Hankenti‘nin üzerine koymuş, gözlerinde zaferin heyecanıyla: ‘Çok güzel yoldaş, çok güzel! Amma asıl güzel olan şu ki Hankenti ve Ağdam’ı birbirine bağlayan şu yolu, şimdi gelecek emirle kapatırsak, ondan sonra işimiz çok kolay olacak!.. Şimdi sana bırakıyorum teğmen! Üzerinde kalın palto, başında kalpak olmasına rağmen yanakları ve burnu soğuktan kızarmış teğmen, emredersiniz diyerek söze başladı: ‘Doğu yönündeki şu gördüğünüz Askeran kalesinin önünden, batı istikametinde 10 km ileride bulunan Hankenti’ne gidiş ve gelişleri keseceğiz!’

‘Sen ne dersin Zori?’ dedi komutan. ‘Ben de zaten bunu demek istiyordum. Yol bu iki noktadan kesilirse bu pis Türkler Hocalı’dan dışarı çıkamazlar!’

‘Hiç tereddüt etmeyelim.’ dedi Monte Melkonyan.

‘Sen bu işleri iyi bilirsin Monte.’ dedi yüzbaşı, bu dağlarda az adam kovalamadın!’

‘Elbette iyi bilirim. Bu bir öç alma eylemi olacaktır. Uzun zamandan beri bölgede yoldaş Ermeni askerlerime komutanlık yaptım. Kardeşim Markar’da benimle beraberdi. Yüzbaşım biz bu dağlarda ırkımın destanını yazacağız ve ben bir gün ölürsem, kardeşime vasiyet ettim. Bütün yaptıklarımızı ‘Monte Melkonyan’ın Yolu’ ismini verdiğim kitapta yayınlayacak!’

Komutan merakla ve zevkle dinledi Monte’yi, ‘Müthişsiniz yoldaşlar! Dedi, Sizler Hay ırkının onurlu savaşçılarısınız!  Ermenistan topraklarını işgal etmek neymiş anlayacaklar. Bu Türkler bizim şaka yaptığımızı sanıyorlar herhalde. Vatan topraklarımızı tekrar ele geçirmek için karşımızda kim olursa olsun, ister asker ister sivil, hepsi hak ettikleri cezayı alacaklardır! Bütün dünya şunu anlamalıdır ki, Hocalı bizim için stratejik bir amaçtır!  Aynı zamanda bir öç alma eylemi olacaktır!’

Konuşma diğer komutan ve subayların kanlarını kaynatmıştı. Sarkisyan’ı bu yüzden seviyorlardı. İnandırıcı ve etkileyiciydi.

Teğmen sobaya odun atarken telefondan iniltili bir ses geldi. Herkes durdu, göz göze geldiler, güldüler. Sarkisyan konuştu: ‘Her şey hazır efendim, emirlerinizi bekliyoruz. Emredersiniz!’

Daha ahizeyi yerine koymadan, ‘Arkadaşlar emir gelmiştir, dedi, Planın tatbikine geçiyoruz. Unutmayın bu gün 30 Ekim 1991. Bu günden itibaren Hankenti-Hocalı-Ağdam karayolu ulaşıma kapatılmıştır!’

Yüzbaşı, Monte ve teğmen derhal telsizleriyle emri bildirdiler. Birkaç saat içinde yolun her iki tarafı kapatılmıştı. Havanın soğuk, akşam karanlığının çökmesi, sivil halkın da evlerine çekilmesi nedeniyle durum pek anlaşılmadı. Aslında yolun kapatılması ertesi gün de pek anlaşılmadı; fakat daha sonraki gün iş değişti. Kasabanın hemen yanındaki havaalanına dışarıdan yolcuların gelmesi de engellenmişti. Hankenti’nde işi olanların yola çıkıp dönmesi, hasta olanların hastaneye götürülememesi, mallarını satmak için şehre götürenlerin geri dönmesi küçük kasabayı bir anda telaşlandırdı. Rus ve Ermeni güçlerinin zaman zaman halkı taciz eden baskınları, korkutmaları oluyordu, bunu da onlardan biri sandılar. Ancak askerlerin, kendilerine itiraz eden altmış yaşlarında bir Hocalıya acımasız davranmaları işin ciddiyetini göstermişti

Hastaların evde bakımı zordu, satılacak mallar elde kalmıştı.

Celile ve Reşit kızları Aynure’nin bir haftadır devam eden mide sancısına kasabanın otacısı elinden geldiğince tedavi etmişti. Zehirlenme demişti ama sancı halen devam ediyordu. Aynure’nin siyah, parlak gözleri bir haftada çökmüştü. En çok sevdiği uzun siyah örgülü saçlarına el vurmamıştı. Ablası Zöhre o gün elbiselerinin giymesine yardım etmişti kardeşine. Reşit ne olursa olsun hastaneye götürecekti. Hanımı Celile’yi de alarak yolun kesildiği noktaya kadar gittiler.

Kontrol noktasında tesadüfen komutan Monte Melkonyan da ordaydı. Teğmenle konuşuyordu. Kalabalık askerler de etrafı gözlüyordu. Reşit, kızın hasta olduğunu Monte’ye yalvararak anlattı, izin istedi. Monte sert çehresi, siyah, çatık kaşları ve siyah iri gözlerini Aynure’ya dikti. Solgun kızın yüzünü okşadı, elini karnına götürdü: ‘Buran mı ağrıyor güzel kız?’ dedi. Reşit, Celile gerildi, sinirlendi ama bir şey yapamadılar. Teğmen, ‘Bir askeri peşlerine takalım gitsinler,’ dedi. ‘Hayır, teğmen, bu güzel kızı ben götüreceğim doktora.’ dedi ve kızı kendine çekti. Celile Monte’nin bileğine sarıldı:’ Hayır! Biz olmadan hiçbir yere götüremezsin!’ dedi ve elini itti. Monte sinirlenmişti. Bu hareketi beklemiyordu. Celile’ye bir tokat attı. Reşit Monte’nin üzerine saldıracakken bir asker tarafından kuvvetli bir dipçik yedi, yere düştü. Celile olacakları çoktan sezmişti. İki kızını çekti, yere düşen Reşit’i kaldırdı, kasabaya doğru giderken, bağırarak: ‘Bunun hesabını vereceksiniz! Allahınızdan bulun!’ Monte alaycıydı. O da arkalarından bağırıyordu: ‘Görüşeceğiz! Daha işimiz bitmedi! Hocalı’dan sağ çıkamayacaksınız! Söyleyin Muttalibov’a gelsin sizi kurtarsın!’

Bu ve buna benzer insanları aşağılayıcı hareketler, tacizler hafta boyunca devam etti. Özellikle gençler buna dayanamıyordu. Bir araya geldiler ve yolu açmak için kontrol noktasındaki on kadar askerle cebelleştiler; fakat bir anda dört yüz beş yüz asker peydahlandı ve gençlerin üzerine yürüdü. Bütün kasaba onlara bakıyordu. Ağır silahlı dört yüz asker… Hocalılı gençler ne olduğunu şardı, kaçmaya başladılar. Dayak yiyen oldu ama en azından o gün ölen olmamıştı.

Hocalı çaresizdi. Yiyecek girişi çıkışı engellenmişti. İlaç, doktor, hemşire, ebe bulamadıkları için ölüme terk edilen hastalar vardı. Yavaş yavaş açlık baş göstermişti. Kasabanın en yaşlılarından seksen yaşlarındaki Mehdioğlu Azim, aynı yaşlarda İmamkulu Salah,  Bahaduroğlu Enver, kadınlar, öğretmen bir araya geldi ve ne yapacaklarını görüştüler. Öğretmen dedi ki: ‘Bu yolu mahsus kapadılar. Bizi açlığa terk edecekler. Daha bir ay önce devletimiz bağımsızlığımızı ilan etmişti. Kendi başkanımızı seçtik ya asıl mesele bu. Bunu kabul edemiyorlar.’

Öğretmen haklıydı. Karabağ’da yaşayan Ermeniler Azerbaycan’ın bağımsızlığını bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Kendi yaşama haklarının elden gideceğini düşündükleri için isyanlar çıkartıyorlardı. Sovyetler ise 75 yıllık Komünist rejimini geride bırakmış; fakat iç kargaşalar, bağımsız olmak isteyen devletlerin kıpırdanmaları, ekonomik değişim, ülkedeki yoksulluğun su yüzüne çıkması bir zamanların en büyük ve en kuvvetli imparatorluğunu çok zor durumlara düşürmüştü. Oysa bir tarafta da Rus edebiyatı, Rus sanatı ve sanatçıları gelinen bu noktayı asla kabul etmiyordu. İşin en ilginç tarafı Batılı ülkeler bu olayları sessizce izliyordu. Rusya’nın tamamen yıkılmasını mı yoksa tekrar ayağa kalkmasını mı istiyorlardı belli değildi. Onlar sanki pusuya yatmış bekleyen çakallar gibiydi.

Azerbaycan’da bağımsızlık ilan etmiş ve yeni başkan seçilmiş Ayaz Muttalibov Hocalı’da yolun kapatıldığını, havaalanının abluka altında olduğunu biliyor fakat bir şey yapamıyordu. Bu iş silah, asker, ordu ile yapılırdı. Oysa devlet henüz buna hazır değildi. 75 yıllık esaretten yeni kurtulmuşlardı. Bunu bilen Rus ve Ermeni silahlı güçleri, hiç beklemeden harekete geçtiler. Toplanan kasabalılar asıl bunu düşünüyordu: Bundan sonra ne yapabilirler? Toplananlar arasında kadınlardan en ateşli olan Mehmetkızı Meruze: ‘Durmayalım, silah bulalım, karşı koyalım!’ dediyse de elden gelen bir şey yoktu. Değil silah, yiyecek bile bulamıyorlardı. Düşünceler arasında güney yönündeki dağlara kaçıp yardım getirmeyi isteyenler de oldu; ama bu şu anda imkansız görünüyordu. Her taraf Rus ve Ermeni asker tarafından kuşatılmıştı.

Aradan 20 gün geçmişti. Reşit bin bir zorlukla Hocalı’ya en yakın köylere gidip, ne durumda olduklarını öğrendi. Geldiğinde asıl felaket haberini o verdi: Bütün köyler ve yollar tek tek Ermeni askerleri tarafından ele geçirilmişti. Bu haber kasabaya bomba gibi düştü. İşin ciddiyeti şimdi daha iyi anlaşılıyordu. 36 yaşındaki Cennetinoğlu Ekber cesurdu ama çaresizdi. Güneydeki dağları aşıp, Özel Polis Gücü komutanı Elif Hacıyev’i bulmak ve köylerin dâhil Hocalı’nın kuşatıldığını haber vermek istedi. 160 kişilik hafif silahlı polisten oluşan bu yerel milli birliğin, 200 kişilik ayrıca bir savunma gücü daha vardı. Şimdilik tek umut buydu. Ama Ekber nasıl gidecekti ve nereden gidecekti. Reşit vazgeçirmek istedi ama olmadı. Yanına kamdan başka hiçbir silah alamadan gece karanlığında yola çıkan Ekber; ıssız, karanlık ve sadece köpeklerin havladığı yoldan geçtikten sonra Karabağ dağlarından doğup Ağdam- Hankenti istikametinde yola paralel akan Tartar ırmağının en dar yerinden hafif ıslanarak karşıya geçti ve ürkütücü ormanların içine daldı. Hocalı umutsuzluğunu, kimsesizliğini kırmak istiyordu ama nafile. İki gün sonra yarı baygın vaziyette her tarafı mermilerden delik deşik olmuş, sürüne sürüne kasabaya geldi Ekber. Doğru dürüst konuşamadı, ne olduğunu dahi anlatamadı. Ertesi gün kan kaybından şehit oldu. Hocalılar için durum düşündüklerinden de vahimdi.

Hocalı halkının dünyayla irtibatı kesilmişti. Ne haber alabiliyorlardı ne de haber gönderebiliyorlardı. Kasabanın kaderi… Çarlık döneminde de böyleydi Sovyetler döneminde de… Zaten eğer burada havaalanı olmasaydı haritada hiç kimse Hocalı diye bir yerin olduğunu bilemezdi. Hocalı’yı önemli yapan işte bu havaalanıydı. Hankenti ve Ağdam arasında Ruslar için de Ermeniler için de önemli bir yer. Ne yazık ki bu topraklar da Türkler’e aitti.  Bunu en iyi yine öğretmen dile getirdi. 75 yıldır Sovyetlerin Komünist rejimiyle idare edildiklerini, köylünün sefaletten kurtulamadığını, oysa işini yürütenlerin çok iyi yerlere geldiklerini, söyledi. Reşit ise kendisine yirmi yıl önce böyle bir teklifin geldiğini, partiye üye olması halinde, daha iyi şartlarda yaşayabileceğini, anlattı. Ama Reşit bu şansı bilerek kullanmamıştı.

Dünyayla haberleşemeden geçen yirmi günden sonra kasabada bir söylenti yayıldı. Herkes merakla bunu bekliyordu: Hükümet yetkilileri bu kadar süredir haber alamadıkları Hocalı kasabasına, tek ulaşım aracı olan helikopter gönderecekmiş! Söylenti doğruydu. 20 Kasım günü kasabalılar helikopteri havada görünce düğün bayram etti. Herkes havaalanına doğru koşuyordu. Ama düşündükleri gibi olmadı. Havaalanına inecek diye düşünülürken, Rus silahlarını tepelere çok iyi saklayan Ermeni askerler ateş açmaya başladılar. Üç yerden yoğun ateş açıldı. Önce önemsiz yaralar alan helikopter, hiç beklemediği anda motorunun alev almasıyla güney yönündeki dağlara doğru düşmeye başladı. Biraz sonra müthiş bir gürültü duyuldu ve simsiyah dumanların gökyüzüne çıktığı görüldü. Ne yazık ki yerden ateş açılması sonucunda düşürülen helikopterde, 20 kişinin öldüğü çok sonraları duyulacaktı.

Komutan Serj Sarkisyan, karargâh olarak kullandığı konakta yaptığı bu önemli toplantıya yüzbaşı ve teğmenin yanı sıra Monte ve kardeşi Markar, Arabo, Zori Balayan ve Haçatur’u da çağırdı. Konuşmasına ‘Yoldaşlar!’ diye başladı ve Kerkicahan’ı kuşatma vaktinin geldiğini söyledi. Hemen arkasından Hocalı’ya girilecekti. Masanın üzerindeki haritada Hocalı’nın doğu ve güneyindeki tepelerde askerlerin bekleyeceğini, aradaki vadiyi işaret ederek, Askeran kalesinin sıkı tutulması gerektiğini ve halkın kale yönündeki bu çıkışa doğru kaçmasının sağlanacağını anlattı. Aslında bu bir imha planıydı; çünkü karşılarındaki halk silahsızdı, kadınıyla, kızıyla, çocuğuyla çaresizdi.

Yüzbaşı hiç vakit kaybetmeden, bölgede bulunan Sovyet Ordusuna ait 366. Zırhlı Alayı’nı harekete geçirdi. Hankenti’nin daha güneyinde bulunan Kerkicahan bir anda binlerce askerin ve tankların ablukasıyla karşılaştı. Kasabalıların kendilerini savunacak ne bir tüfeği ne bir topu vardı. Kendi ordularından da destek alamıyorlardı. Nihayet soğuk ve karlı bir Aralık gününde Kerkicahan kasabası Ermenilerin eline  geçti. O günler Hocalılar’ın bu kuşatmadan haberleri bile yoktu. Sonradan öğrendiler. Öğrendiklerinde dünya başlarına yıkılıyordu sanki çünkü 366. Zırhlı Alay ve on binlerce asker kapılarına dayanmıştı. Kasabalılar her üç tepenin de tanklarla, toplarla ve binlerce askerle sarıldığını görünce yine gözlerine inanamadılar. Üzerlerinde hiçbir silahı olmayan bu sivil halka bu tank ve toplarla ne yapacaklardı. İki aydır binlerce sıkıntıyı yaşayan halk, artık bundan daha da kötü ne olabiliri düşünüyordu. Rus desteğiyle Ermeniler her gün bir başka oyun peşindeydi. Sarkisyan’ın en son emriyle Aralık ayında, zemherinin o soğuk günlerinde akla hayale gelmeyecek yeni bir oyun daha oynandı: Kasabanın elektrikleri kesildi. Halk herhalde bir arıza vardır diye düşündü. Reşit ve öğretmen bütün cesaretlerini toplayıp yüzbaşıyı buldular ve sordular. Yüzbaşı önce arıza olduğunu söyledi. ‘…ama siz burada kaldıkça arıza devam edecek deyince gerçek ortaya çıktı. Bunu bilerek yapmışlardı. Zaten elektrikler kesilince, kasabanın doğalgazı da kesilmişti. Yani artık ocaklar da yanmayacaktı. Evler ısınamayınca hastalıklar daha da arttı. Hocalı’da ölüm buydu. Ölüm Hocalı’nın her tarafındaydı. Ocak ayının amansız karının yağdığı bir gece Ermeni askerlerince daha az kontrol edilen kuzey yönünden polis komutanı Elif Hacıyev’in hafif silahlı yirmi kadar askeri karanlıktan istifade ederek Hocalıya gizlice girdi. Halkın durumunu onların görmesi bir şeyi değiştirmedi. Elektrik yoktu, ısınma yoktu ve halkın kuru ekmekten başka yiyeceği de kalmamıştı. Sarkisyan tam da bu günler arkadaşlarına sevinerek yeni emrini bildirdi. 366. Zırhlı Alayı bu habere çok sevinmişti; çünkü neredeyse bir aydır hiçbir atış yapılmamıştı. Kasabalılar evlerinde uydurma kandillerle aydınlanıp, mangal ateşinde ısınırken top sesleriyle irkildiler. Nedense kasabaya top ateşi atılmamıştı. Sabaha kadar ve ondan sonraki günler sürekli çevredeki dağ ve tepelere top ateşi yapıldı. Halk ne yapacağını bilmiyordu. Ölüm bir anda gelirdi. Bir anlık bir yok oluştu. Bu yapılan ölümden beterdi. Bu tam bir işkenceydi. Her gün yavaş yavaş ölüme terk edilmekti ve bu ölüme terk edilişi henüz dünya duymamıştı.

Hocalı’da olanlardan kimsenin haberi yoktu elbette. Diğer illerde de bağımsızlığın sevinci hüzünlü de olsa yaşanırken Karabağ’da Ermenilerin isyanı, özerk bölge kurmaları savaşı bütün Azerbaycan’a taşımıştı. Savaş ulaşımı, ticareti, eğitimi hemen her alanı etkilemişti. Ermeni askerlerin kontrolü altındaki yerlerden biri olan Ağdam ve Şuşa arasında ulaşım sadece hava yoluyla sağlandığı için seyrek de olsa helikopterlerle taşımacılık yapılmaya çalışılıyordu.  Her türlü tehlikeyi göze alan hava yolları ve 44 yolcu, mecburen 28 Ocak 1992’de, Şuşa’dan helikopterle  Ağdam’a hareket etti. Tipi yoktu ama kar yağışı devam ediyordu.  Ağdam’a gitmek için Hocalı semalarından geçmek zorunda olan pilot, hiç beklemediği anda aşağıdan açılan ateşle karşılaştı. Önce bu ateşlerin taciz ateşi ya da uyarı ateşi olduğunu sandı. Yön değiştirmeye kalmadan bir anda helikopterin ateş aldığını gördü. Yapacağı hiçbir şey yoktu. İçerde çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 44 sivil, alevlerin arasında feryat figan ederek, alev topuna dönen helikopterle birlikte yere çakıldı. Masum 44 sivil insan dünyanın gözleri önünde hayatını kaybetti. Bu ikinci faciayı da soğuktan donmak üzere olan Hocalı halkı gözyaşları içinde seyretti.

Karabağlar dağlarından esen Şubat rüzgârları; Ural dağları, Himalaya dağları ya da Anadolu’nun Palandöken dağlarının rüzgârları gibi kesici, delici, dondurucu rüzgârlardı. Ayaz, güneş yanığı gibi yakar, yüzü, eli, dudağı çatlatırdı. Bu insanlar şikâyetçi olmazdı bu havalara. Onlar memleketimin sağlıklı rüzgârları derdi. Ama 75 yıldır Sovyet Rusyasından çektikleri yetmezmiş gibi şimdi de Ermeni askerlerini besleyip, giydirdikten sonra, düşman belledikleri Hocalı Türklerinin üzerlerine salmaları, o dağların öldüren soğuğundan daha acı geliyordu. Ermeni zemherisindense Şubat zemherisini arar oldular.

Hocalıya gizlice giren Komutan Elif Hacıyev’in 20 özel polisi şimdilik bir şey yapamıyordu. Kasabada savaşabilecek kaç kişi var diye sorduklarında öğretmen, ‘Sadece savaşmak yetmiyor ki önemli olan elde silahın olması.’ dedi kıraathane olarak kullandıkları salonda. Komutan Baburoğlu, ‘Bence Hocalı’yı kuşatmalarının asıl nedeni başka, dedi,  onlar bu toprakların kendilerine ait olduklarını bu yüzden Hankenti, Hocalı, Ağdam’da yaşayan bütün Türklerin buradan gitmesini istiyorlar.’  İmamkulu Salah, ‘Ne yani bu topraklar bizim değil mi yani?’ deyince öğretmen,  onların isteğinin Anadolu’nun doğusunu, kendilerine ait saydıklar için tüm oraları da hayal ediyorlar. Kurmayı hayal ettikleri Büyük Ermenistan’ın ta Sivas’tan başlayıp, Bakü’ya kadar devam ettiğini, iddia ediyorlar. ‘Yok, artık!’ dedi Salah. Baburoğlu, ‘Ermenilerin hayali bu, dedi, onların en azından bir hayali var, bizim Türkler hayal bile kurmuyorlar!’ Kalabalık sadece dinliyordu. Bahaduroğlu Enver komutana,  düşüncelerinin ne olduğunu sorunca, ‘Bizim düşüncemiz aslında sivil halkı korumaktı, dedi, fakat dışarıda düşman 3 bin silahlı  kişi getirmiş. Ama yinede son ana kadar kalacağız.’

Celile, Reşit’in getirdiği son odunları da ocağa koydu. Odanın havası biraz kırılmıştı. Çocukların ve Reşit’in çok sevdiği kavurgayı ocağın üzerine koyduğu sacdan topladı herkese dağıttı. Bir haftadır sürekli kavurga ve bulgur pilavı yedikleri için hepsine ikrah gelmişti. Aynure’nin mide ağrısına iyi gelmişti aslında. Ne olduğunu bilemediler ağrının. İki aydır kıvrandı durdu çocuk. Ağrı devam ediyordu. Celile’nin verebileceği tek ilaç, nenesinden öğrendiği periyavşan çiçeği ve türlü baharatların karıştırılıp hamur haline getirildikten sonra küçük küçük yuvarlayıp, nohut büyüklüğündeki câdi dedikleri ilaçtı. Otacının verdiği bitkisel ilaç da buydu zaten. Bu kesinlikle mideyi dindiriyordu. Güzel Aynure’nin yüzünü bu ilaç güldürüyordu.  Dışarıdan yine top sesleri gelince Aynure pencereden kapkaranlık geceye baktı. Bu sefer düşen top ateşini görmüştü. ‘Oo bu sefer çok yakınımıza düştü!’ dedi. Reşit, ‘Bunların niyeti yerle bir etmek buraları!’  ‘Ya dediğin gibi olursa Reşit, biz ne yaparız?’ dedi Celile. Reşit mangalın etrafındaki ailesine, kardeşleri Kulu ve Zakir’i, babası ve anasını da alıp gizlice Ağdam’a kaçabileceklerini söyledi ama Celile bunun olacağına pek inanmadı. Zöhre, ‘Şu kış bir bitseydi!’ dedi. Reşit, ‘Bu gün Şubatın 24 ‘ü, bu ay bitti sayılır; ama içimde bir sıkıntı var! Hayırdır inşallah!’ dedi. Gecenin son konuşması bu oldu. Herkes ocağın kenarındaki kalın, yün yorganlarının altına girdi, uyumaya çalıştı… (Devamı Önümüzdeki Sayıda)