Yıllar,  ama çok, pek çok yıllar önce; bizden, hatırlayamayacağımız kadar çok önceleri yaşatmış olan kişilerden de yıllarca önce, ağaçlar, henüz bizim bildiğimiz çam, meşe, palamut, kayın, gürgen, ardıç gibi adlarla daha adlandırılmadığı bir çağda Kara Kavak adında bir kadın yaşarmış. Adı Kara Kavak, cinsi kadınmış ama gel gelelim bir yaman büyücüymüş. Ve bu büyücü Kara Kavak adındaki kadının da Ak Kavak adında ayın on dördü bir kızı varmış.
Ne var ki, Kara Kavak cadı mı cadı, gönlü kara kambur ve çirkin imiş; hiç kimsenin iyi ve mutlu olmasını istememiş ve “Herkesin işi kötü gitsin de gelip bana muhtaç olsunlar; herkes birbiriyle kötü olsun, geçinemesin bir benimle araları iyi olsun, beni bilsinler” dermiş.
Kurt dumanlı havayı sever dertler bunun gibi ortalığı birbirine katarmış, fitne fesat saçar,  milleti birbirine düşürürmüş ki, hava bulansın da ben işimi yürüteyim, adım duyulsun, ünüm yedi yerde söylensin diye. Ayın on dördünden bile güzel, uysal, iyi yürekli ve herkesin mutluluğunu isteyen kızı Ak Kavak’ı bütün canlılardan kıskanır, dizinin dibinden, gözünün önünden ayırmazmış.
Bu böyle süregelsin, gün olmuş, günlerden bir gün Kata Kavak’la kızı Ak Kavak’ın yaşadığı ülkeye bir gezgin Hak Âşığı gelmiş. Nasıl gördü, nerde gördü ise, artık orası bilinmiyor, bir yerde Ak Kavak’ı görür görmez vurulmuş. Vurulmuş ki ne vurulmuş, hem de nasıl vurulmuş?  Gözü başka bir şey görmez, dili başka bir şey söylemez olmuş; Ak Kavak der de bir daha özge söz istemez imiş.
Ak Kavak’ın anası Kara Kavak büyücü ya bu işi esen yelden, coşkun akan selden, velhasıl uçan kuştan öğrenmiş ve görmüş ki, Ak Kavak’ın gönlü de pek boş değil. O da Hak Âşığı o gezgin delikanlıyı seviyor gizlice. Eh, anasından dünya âlem korkuyor, Ak Kavak korkmaz olur mu; o ötekilerden daha da çok korkmuş anasına en yakın diye. Korku bir kişinin yüreğine girmeyi görsün, oyar da oyar, eritir de eritir kezzap misali… Dağ gibi yiğit delikanlıları içi oyulmuş ağaç gövdesine çevirir de ince üzüm sapı gibi sallandırır.
Korku Ak Kavak’ın gönlüne Hak Âşığı gezgin delikanlının sevgisiyle bile girmiş üstelik. Böyleyken bile anası olan Kara Kavak hasedinden çatlamış, kıskançlıktan deli divâne olmuş. Kilit üstüne kilit vurmuş Ak Kavak’ı evde hapis etmiş.
Hapislik ne yapar adama? Hele gönlünde bir de cayır cayır aşk ateşi denilen o külleme kor için için tutuşmuş yanıyorsa hapislik ne yapar? Ateş daha çoğalır, söndürülecek gibiyse bile bir dumanlı alev, bir kavurucu duman olur büyür. Ak Kavak’ta da öyle olmuş işte. Hapislik, Ak Kavak’ın yüreciğindeki koru söndüreceği yerde bütün bütüne körüklemiş. Öyle bir hâl almış ki günün birinde Ak Kavak yüreciğinde cayır cayır yanan ateşe dayanamamış ve bir gece:
­

-­Tanrım sen beni koru, gözet; gayri ben dayanamıyorum, sen nasıl bilirsen beni öyle yap!” deyip pencereden kaldırdığı gibi bahçeye atmış.
Ertesi sabah uyananlar, bir de bakmışlar ki, büyücü Kara Kavak’ın bahçesinde, her yanı saran ısırgan otlarını gölgeleyen bir ulu ve yemyeşil ağaç bitmiş. Boyu Ak Kavak’ın boyu gibi süğlün mü süğlün; sallanışı Ak Kavak’ın salınımı gibi eğim eğim. Hemen varıp Kara Kavak’a haber iletmişler haberi. Kara Kavak’ın, ağacı görür görmez yüreği cız etmiş ama çevresine sezdirmemiş. Fakat başını kaldırıp da bakınca Ak Kavak’ın penceresinin açık ve açık pencereden de bir yeşil bürümcüğün, ağacın en üst dalına sarılmış olduğunu görünce gayri dayanamamış.
Ağlayıp sızlayacağı yerde büsbütün kudurmuş bu işe ve bütün büyücülük hünerini kullanarak o ağacın yanı başında, dallı budaklı bir başka ağaç yapmış kendini. Dalları, yaprakları ötekinin aynıymış ama Kara Kavak, eğri büğrü bir ağaç olmuş imiş. Yel estikçe biri upuzun, gıcır gıcır gıcırdar, yüreğindeki korla inlermiş; öteki de kara çalı gibi yerlere eğilen dallarıyla o upuzun ağacı döğer, kolunu kanadını kırarmış.

Gezgin Hak Âşığı, bunu görünce kendinden geçmiş, bir gün o upuzun gıcır gıcır gıcırdayan ağacın kırık dallarını almış, öpüp koklamış götürüp toprağa dikmiş. Sarı yeşil, tiril tiril yapraklı, narin ve uzun ağaçlar olmuş bu dallar. Gezgin Hak Âşığı o kambur, eğri büğrü ağaca Kara Kavak adını vermiş. Öteki upuzun, süğlün boylusuna gözü yaşlı bakmış, bakmış da: “Ak Kavak… Hey Ak Kavak!…” diye seslenmiş. Berikilere, Kara Kavak’ın değmesi ile Ak Kavak’dan kırılan dalcıklardan olma ağaçlara da “Telli Kavak” adını takmış. Ve o ağaçlar, o günden bu güne, bu adı almışlar, böyle çağrılmışlar, böyle bilinmişler, böyle söylenmişler.

Kara Kavaklar soğuk netameli olurmuş, tekin sayılmazmış. Ak Kavaklar âşıkların kavağıymış, Anadolu’da, ekseri bir kır kutusunun yanı başında, kuyunun ve büyük kırın yalnızlığını duya duya büyümüş. Telli Kavak ise gönlü yaralıların kavağıymış, gönlü yaralıların ağacı!

Bize, bir Anadolu köyünde, bir kır kutusunun yanı başında uzamış bir Ak Kavak’ın gölgesinde bu efsaneyi anlatan içli, yumuşak sesli ve sakallı ihtiyar köylü:
“Yaaa… İşte böyle evlat” diye sözünü bitirmişti. “Kavak deyip de geçmeyin siz. Kavak vaaar, kavakçık var. Niye kavak kavaktan uzundur hiç düşündün mü?”

Hiç düşünmemiştim. Bir kavağın uzunluğunu, ya da kısalığı bence o kadar önemli değildi.
İhtiyar köylü, kendi sorusuna yine kendisi cevap vermişti sustuğumu görünce. “O hayin Kara Kavak, Ak Kavak’ı döğdükçe, dallarını döğüp döğüp de kırdıkça Ak Kavak ne etsin?  Gel buyur aha işte dallarım tümüyle senin döğ döğebildiğin, kır kırabildiğin kadar mı desin? Ağaç bile olsa demez bunu evlât. Ak Kavak da, Kara Kavak’ın dalları dallarıma yetişemesin diye uzadıkça uzamış. O yüzden kavak kavaktan uzundur işte. Hem Ak Kavak pencereden kendini atarken, Tanrım beni sen nasıl istersen öyle yap, koru beni, gözet beni, dedi ya… Niye Tanrı başka ağaç yapamadı da o kızı kavak yaptı? Çünkü Tanrı’nın en mübarek ağacı kavak idi de ondan evlât, en mübarek ağacı kavak idi…”