ŞAHSİYET YAHUT ATSIZ

Türk; bedeni ve dili ile birlikte, zihnen, fikren ve ahlaken de Türk olmalıdır. Bu yönlerden Türk olamayanların Türk olması, Türk’e züldür. Şüphesiz ki yüzde yüz Türk olmak, Türk’ün Türkçe inşasını sağlayacak olan fikir ve ilim ustalarının yol başçılığında mümkündür. İşte Hüseyin Nihal Atsız, Türk’e zihnen, fikren ve ahlaken ruh veren bir fikri yol başçıydı. Öyle ki Atsız; Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Can Yücel ve edebi ve fikri âlemin solunda ve sağında ne kadar isim varsa hiçbirinden de büyük değildi! Çünkü Atsız koskoca bir abideydi ve abideler ancak kendileri gibi abidelerle kıyaslanır!

Atsız hocayı Türk fikir ve edebiyat tarihine dikilmiş bir abide yapan şey, sadece fikirleri ve fikirlerine zıt olanların bile bir solukta okuduğu, etkisini yıllar sonra bile yaşadığı o eşsiz romanları değildi. Günümüzde yozlaşmadan en çok nasibini alan, tahribata uğrayan kavramların başından gelen şahsiyet unsurunun, okullarda ders olarak okutulacak derecede ete kemiğe bürünmüş haliydi Atsız. Bir fikir pınarı olduğu gibi, aynı zamanda musluğu bulunmayan bir şahsiyet ve haysiyet çeşmesiydi. Onun şahsiyetçiliği karakterli bir fikir olan Türkçülüğünden ayrı düşünülemez. Atsız’ın bir şahsiyet karinesi olması, çok şey kattığı Türkçülük fikrinden geliyordu. Fikri namusu da, bütün zamanların fikir âlemine ışık olacak cinstendir. Onun şahsiyeti ile ilgili duyduğum en güzel ifade, yazar Ayşegül Büşra Çalık’a aittir. Şöyle der Çalık, Atsız ve şahsiyet için; ‘’Nerede şahsiyetli bir insan görsem, tanışık olup olmama yahut yaşına bakmadan hürmet ederim ona. Çünkü haliyle, tavrıyla, kelâmıyla tanışmışımdır, kâfidir. Bir Atsız geçti bu dünyadan. Bedeni toprağın altında ama gönlümüzde, nicesinin işgal ettiği yerlerde şahsiyetiyle oturmakta.’’  Bu tespit muazzamdır, çünkü gerçekten de Atsız’ın şahsiyetli duruşunu makalelerini ve kitaplarını okumak suretiyle pürüzsüz bir şekilde görebilmek mümkündür. Bugünün fikir yoksunu kalemlerini, şahsi menfaatlerini milletinin menfaatlerinde görmeyen fikir iflaslarını gördükçe, Atsız gibilere olan ihtiyaç şahsiyet noktasında da kendini belli etmektedir.

Türkçülük, siyasi olarak Atatürk, fikri olarak ise Ziya Gökalp beyden sonra bir duraklama, hatta tabiri caizse haçlı seferlerine maruz kaldığı bir döneme girmiştir. Cumhuriyetin kuruluş misyonu olan Türkçülüğü Türk nesillerinin gönüllerinde yüce bir mefkûre olarak yeniden dirilten ve nesilden nesile ebedi bir ülkü olarak yaşamasını sağlayan ise Atsız olmuştur. Bunun bedelini de, baskılara, tutuklamalara, zindanlarda çile doldurmaya ve nice zorluklara göğüs gererek ödemiştir. Bu bedeller, onun aynı zamanda şahsiyetinin zekâtı olmuştur. Yaşadığı zorluklar, başlı başına bir mefkûre olan Atsız’ın, yüksek ahlaklı ve üstün karakterli şahsiyetini bir an olsun sarsmamış, maddi menfaate ve şahsi çıkarlara asla tenezzül etmemiştir. Atsız, ne zoru görünce yurt dışına kaçmış, ne makam için yanaşmalık yapmış ne de fikirlerini yaymak için silaha sarılmıştır. Onun hayatı, bir çile destanıdır. Ortaya koyduğu eserleri ve Türklüğe adadığı ömrü ile çağına değil, çağlar sonrasına bile damga vuracak büyük Atsız, Türkçülük fikrinin sönmeyecek güneşidir. Dava arkadaşı ve öğrencisi merhum Fethi Tevetoğlu’nun kendisini anlattığı yazısından öğrendiğimiz kadarıyla Atsız’ın çok sevdiği ve Namık Kemal’e ait olan şu beyit, onun Türklük için yaşayıp, Türklük için ettiği mücadelenin en güzel özetidir; ‘’Bu vatandır, dağıtır âleme ilm-ü edebi, / Ne bela çektik ise hep bu vatandır sebebi…‘’

Atsız’ın bir diğer önemli özelliği, tarihçiliğidir. Türk tarihçiliğinin cumhuriyet tarihindeki tartışmasız en önemli isimlerinden biridir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair en önemli eser olarak kabul edilen ve bugün halen kaynak olma özelliğini koruyan “Aşıkpaşazade Tarihi” Atsız tarafından yayınlanmıştır. Atsız hocaya göre Türk tarihi, doğu ve batı Türk tarihi olmak üzere iki kısma ayrılır. Doğu olarak ifade edilen Türkistan’dır. Türkiye tarihinin 1071’de başladığına dair var olan genel kanının aksine, Tuğrul beyin 1038’de Nişabur’da hilat giymesi, Atsız’a göre Türklerin Türkiye tarihinin miladıdır. Türk tarihine dair bir diğer farklı yorumu ise, Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını kabul etmemesidir. Yıkılan sadece rejim ve saltanattır. Ancak Türk Devleti devam etmektedir. Yani Atsız’a göre, Batı Türk tarihinde yer alan Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletleri tek bir devlettir ve bu devlet 1040 yılında Horasan’da kurulmuştur. Atsız, Türkçülüğü Türk milliyetçiliğinin özel bir adı olarak değerlendirmiş ve Türkçülüğü ülkü ile özdeşleştirmiştir. Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği hareketinde önemli günlerden ve dönüm noktalarından biri olan 3 Mayıs 1944’ün başkahramanı olan Atsız, yargılandığı Irkçılık-Turancılık davasında Turancılık üzerine muhteşem bir savunma yapmış ve şöyle demiştir: “Turancılığa gelince; bunun hakkında fazla söz söylemeyi lüzumsuz buluyorum. Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere vatan haini denmemiştir. Biz Ziya Gökalp’in, Mehmet Emin’in şiirleriyle beslendik. Haritalarda, ırkımızın yaşadığı yerlere baktık. Milletimize fenalık edenleri tarihte okuduk ve milli kini ateşten damgalar gibi kalbimize yazdık. Irkçı ve Turancı olduğumuz için vatan ve millet haini olduğumuzu gazetelerde ilân eden örfî idare kumandanıyla duruşmamızı yapan hâkimlerin garip bir tesadüfle hep Turancılığa ait adlar taşıması Allah’ın bir lütfu ve bir ihtarıdır. Mahkeme reisi generalin soyadı ‘Yazgan‘ kâtip manasına gelen bir kelimenin Türkistan telaffuzudur. General pekâlâ ‘yazan‘ veya ‘yazıcı‘ diye bir soyadı alabilirdi. Bunun Türkistan telaffuzuyla olan şeklini almakla hiç şüphesiz kalbinde oraya karşı olan sevgisini göstermiştir. Albayın soyadı ‘Kaan‘ Turan imparatorlarının unvanı olan bir kelimedir. Hâkim Osman Cevdet’in soyadı olan ‘Erkut‘ Altay destanlarındaki bir kahramana aittir. Fazla olarak millet meclisi reis vekilinin ‘Günaltay‘, bir orgeneralin ‘Altay’, Genelkurmay Başkanının ‘Omurtak’, Isparta mebusunun ‘Turan‘ soyalarını taşıdığını, Turan diye bir vilayet gazetesi çıktığını zikredebilirim. Görülüyor ki Turan ülküsü ve sevgisi bütün milletin gönlünde, şuurunda, tahteşşuurunda yaşamakta, biz farkına varmadan soyadlarımıza kadar geçmektedir…’’

Türkiye’de kimi çevreler Atsız’ı faşist olarak suçlamışlardır. Milliyetçiliğin ne olduğunu bilmeyenlerin faşistlik ile suçladığı tek isim değildir Atsız. Oysa Atsız, Türkçülüğün kökeninin faşizmden daha önceye dayandığını bilen bir Türk düşünürüydü. Türkçülüğün sistemleşmesi, İsmail Gaspıralı’nın, ‘’Dilde, fikirde, işte birlik ‘’ düşüncesiyle başlamıştır. Faşizm ise, Musollini İtalya’sında Gaspıralı’nın ortaya koyduğu Türkçülük düşüncesinden çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Öyle ki Gaspıralı ebediyete intikal ettiğinde faşizm daha iktidarla bile tanışmamıştı. Evet, İtalya’da doğan faşizm, milli çıkarları her şeyin üzerinde tutan ve otoriter bir milliyetçi düzen hedefleyen devlet yönetme biçimidir. Ancak, milli çıkarları her şeyin üzerinde tutma anlayışını, faşizm doğurmamıştır. Millici görüşlerde bu görüş zaten hâkimdir ve mucidi Mussolini değildir. Fransız İhtilalı faşizmi doğurmuş olabilir ama Türkçülük faşizmden doğmamıştır. Ayrıca Atsız, Mussolini’yi ve faşizmi ağır şekilde eleştiren yazılar kaleme almıştır. ‘’Milliyetçilik, milleti olmayanlar için faşizmdir.‘’ diyerek, faşizm ile Türkçülük ülküsünün bir alakası olmadığını manidar şekilde ortaya koymuştur.

Peşkeşin fazilet, günü kurtarmacılığın basiret, mefkûrelerin hamaset ile yer değiştirdiği şu dönemde Hüseyin Nihal Atsızlara daha çok ihtiyaç vardır. Onun fikirleri ve şahsiyetinden alınacak feyizler, köhnemişliğin ve çürümüşlüğün panzehiri olacaktır. Millet yolunda bir azimetten dönmeme sevdalılarının onu yetişen Türk nesilleri ile tanıştırması da, milli bir vazifedir. Türk’ün Türkleştikçe kuvvetlendiği gerçeğini asla akıllardan çıkarmadan, yetişen nesillere Türklük bilincini aşılamayı bir milli mesele görerek Atsız’ı anlatmak, Türklüğe önemli bir hizmet olacaktır. Unutulmamalıdır ki; milletler kahramanları ile yaşadığı gibi, o kahramanları milletin bağrından doğuranlar da, onlara verdikleri aşk ve şuur ile fikir ve ilim adamlarımızdır. Büyük Atatürk’ün, ‘’Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.‘’ sözü, milletimiz için kahramanlar kadar, o cevherlerin ortaya çıkmasına vesile olacak münevverlerimizin de önemini yansıtmaktadır. Türklüğün yeni kahramanları, yeni Gökalpler, yeni Atsız’lar, yeni Namık Kemaller çıkarmasına bağlıdır. Hülasa; vaktiyle bir Atsız varmış, iyi ki varmış, iyi ki yaşamış, iyi ki anlatmış. Vaktiyle bir Atsız varmış, dik durmuş, dik yaşamış, uçmağa dik varmış…

Benzer yazılar