OKUYUCUSUNUN GÖZÜNDEN PEYAMİ SAFA

Türk edebiyatında yeri hâlen doldurulamamış olan büyük romancı ve Türk münevveri Peyami Safa 2 Nisan 1899’da İstanbul’da doğmuştur. Kendisi hakkında yazılan inceleme yazıları ve akademik araştırmalar genel olarak ya sanatçı kişiliğiyle ya da fikir adamlığı yönüyle ilgili olmuştur. Peyami Safa’nın sanatçı kişiliğini romanlarıyla, fikir adamlığı yönünü ise gazetelerde yayınlanan makaleleriyle değerlendirmek mümkündür. Biz bu yazımızda, üstadın özellikle milliyetçi ve mâneviyatçı camîanın düşünce atmosferine can veren fikirlerinden ziyade, Türkçe ziyafeti sunan romanlarına ve sanatçı yönüne, okuyucu gözüyle bakmaya çalışacağız. Böylesi bir bakış açısının Peyami Safa’nın ruhî derinliklerine temas edilebilmesi ve ilk bakışta karmaşık görünen iç dünyasının anlaşılabilmesi ihtimalini arttıracağını hissediyoruz.

Peyami Safa’nın düşünce dünyası, devrinin pek çok gazetesinde kaleme aldığı makalelerden hareketle siyasi ve sosyal bakış açısının tetkikiyle hükme bağlanmaktadır. Milli ve manevi yönü kuvvetli ve taassuptan uzak olan dünya görüşü; elbette yaşadığı dönemin çok fazla dinamik bulunan şartları sebebiyle aşamalar geçirmiştir. Üstadı, fikirlerini zaman zaman değiştirdiği iddiası ile eleştirilerine konu eden bazı günümüz yazarlarının, Peyami Safa’nın içinde bulunduğu içtimai atmosferi idrak etmekten uzak olduğunu görürüz. O, Osmanlı’nın son dönemini görmüş, Birinci Cihan Harbi’ne, ardından İstiklal Savaşı’na şahitlik etmiş, önce milli mücadeleye, ardından genç Cumhuriyet’in kuruluşuna ve yürürlüğe konan inkılâplara yazıları ve fikirleri ile destek vermiştir. Tüm bunların peşi sıra gerçekleşen İkinci Dünya Savaşı, Türkiye siyasetinin tek partili rejiminden çok partili parlamenter sisteme geçişi gibi yazarın şahitlik ettiği büyük toplumsal dönüşümler cereyan etmiştir. Peyami Safa, Müslüman Türk kimliğine sımsıkı bağlı olmakla birlikte garp-şark çatışmasını pek çok yönüyle analiz etmiştir. Ancak en çok, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha ilk yıllarında gerçekleştirdiği muasırlaşma hamlesinin, bireyler ve toplum üzerindeki etkileri üzerinde durmuştur. İmparatorluk tebaası iken demokratik bir devletin ferdi haline gelen ve bu yeni sisteme uyum sağlamakta bocalayan Türk insanını aydınlatma çabası içinde olmuştur. Bazen uyarıları bazen de eleştirileriyle, gençliği, sanatçıları, siyasetçileri, kadınları, kısacası herkesi düşünmeye, gelişmeye ve çalışmaya teşvik etmiştir.

Peyami Safa, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Cumhuriyet dönemi inkılaplarının savunucusu ve materyalizm, komünizm, hedonizm gibi dünya görüşlerinin muhalifi olduğu için siyasi sahadaki rakipleri ile pek çok polemik ve tartışmalara girmiş, bunun sonucunda hayranlar ve destekçiler kazandığı kadar düşmanlar da edinmiştir. Ancak romanları söz konusu olduğunda en kuvvetli hasımları dahi edebi dehası ve yeteneği konusunda ittifak ederler. Bu son tespitin doğruluğunu objektif bazı delillere dayandırmak mümkündür. Şöyle ki; bugün Türkiye’de yaşayan ortalama bir genç, gün içerisinde 300-400 farklı kelime kullanarak konuşuyor ve iletişim kuruyor (1). Oysa Peyami Safa’nın 12 romanı tarandığında tekrarlanan kelimeler birer adet sayıldığında toplamda 15.427 farklı kelime kullandığı anlaşılmıştır (2).  Türk Edebiyat tarihinde Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar dışında bu rakama ulaşabilen başka bir yazar yoktur. Safa’nın kullandığı kelimelerin Arapça, Farsça ve diğer dillerde olanlarının oranı %20 düzeyindedir. Anlaşılacağı üzere geri kalan %80’i öz Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimelerdir. Yani yaklaşık 80-90 yıl önce yazılan bu romanları bugünün Türkçe konuşan insanları yüksek oranda rahatlıkla okuyabilmekte ve anlamaktadır. Bu sayısal veriler yazarın edebi ve fikri zenginliğini ortaya koymaktadır ve onun romanlarını okuyan bir gençliğin düşünme kapasitelerini nasıl geliştireceğini, hayatı anlamlandırma çabalarına ne denli katkı sunacağını tahmin etmek güç değildir.

İnsan olmanın değerini diğer canlılarla karşılaştırmak gerektiğinde, düşünme ve anlama kudretinin vurgulanması kaçınılmazdır. Kültür ve sanat bu kudretin en estetik ve esaslı dışa vurumudur ve evrenseldir. Kapsamı biraz daha kendi coğrafyamıza odakladığımızda ve söze Milli Kültürümüzü konu ettiğimizde ise bunun en üretken mimarlarının başında şüphesiz Peyami Safa’yı anmadan geçmek mümkün değildir.

Mükemmel bir ruhî tahlil yeteneğine sahip olan ve ifade dili Türkçenin şahikalarına ulaşan Peyami Safa, sadece cemiyetin yukarıda bahsettiğimiz değişim ve dönüşümlerini tespit etmekle kalmamış, doğu-batı mücadelesinin insanların ruhunda yarattığı tahribatın psikolojik arka yüzünü adeta kelimeleriyle fotoğraflamıştır. Romanlarında bu fotoğrafa, istikbale dair önerilerini de iliştirmeyi ihmal etmemiştir.

Yoksulluk içerisinde geçen hayatını kazanmak gereği, onu okul eğitimi almaktan alıkoymuştur. Ancak kendi imkânlarıyla geliştirdiği bilgi ve kültürü, yaşadığı dönemin kat be kat üzerinde bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki on beş yaşında Fransızca gramer dersleri vermektedir. Aynı dönemde kardeşiyle çıkardığı gazetede yazdığı makaleler aracılığıyla başladığı yazı hayatı, fikirlerini en rahat ifade ettiği alan olan romanlar aracılığıyla sürmüştür. Romanları da iki kategoriye ayrılmaktadır: Birinci grupta ‘’Server Bedi’’ ismiyle yayınladığı ve tefrika romanı diye adlandırılabilecek olan, para kazanmak amacıyla yazılmış olanlar yer alır. İkinci grupta ise Türk romanın dünya romanı karşısında yüzünü ağartacak kalitede düşünce derinliğine ve anlatım zenginliğine ulaşan, kelimelerin mükemmel örgüsü ile sanatsal gücünü okurun yüzüne çarpan romanları bulunur.  ‘’Şimşek,  Mahşer, Bir Akşamdı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, Yalnızız ve Biz İnsanlar’’ bunların en önemlileridir.

Bizatihi edebiyat dünyasına kazandırdığı şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın, belki bir vefa duygusuyla kaleme aldığı ve bir söyleşiyle başlayan biyografik eserde, Üstat kendisiyle ilgili şunları söylüyor:

“Benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşımda iken, babam ve kardeşim Sivas’ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fasılayla hem kocasını hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmağa başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran ‘bir facia beklemek vehmi’ ve yaklaşan her ayak sesinde bir tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir. Dokuz yaşında başlayan bir hastalık ve on üç yaşımda başlayan hayatımı kazanmak zarureti, beni, edebiyattan evvel, kendimi anlamağa ve yetiştirmeye mecbur bir küçük insanın tamamı ile hayatî zaruretlerden doğma bir terbiye, psikoloji ve felsefe tecessüs ile doldurdu.”(3)

Bizzat kendi ifadesinden de anlaşılacağı üzere Peyami Safa romanlarında kahramanlar, bazen bir hastalığın neden olduğu yoğun ıstıraplar, bazen de içsel çatışmalardan kaynaklanan fikir çilesi çeker. Doğu ve Batı yaşam tarzı arasında bocalayan, iyiye veya kötüye sapan şahıslar, romanın sonunda ödüllendirilir veya cezalandırılır. Bu cezalar çoğunlukla bir facia tablosu ortaya çıkarır. Peyami Safa romanlarında kurguya çok önem vermez. Olay örgüsü karmaşık değildir ve alelade ilerler. Bu yüzden romanlarında kullandığı şahıs sayısı da çok azdır. Yazar, mekân seçiminde de ketumdur ve burası genellikle İstanbul olur. Olay yönünden oldukça sade olan eserlerinde, sayıca az olan kahramanların iç dünyasını anlatmaya geldiğinde ise inanılmaz bir derinliğe ulaşır. Herhangi bir insanın hissetse bile İfade etmekte zorlandığı duygu ve düşünceleri tüm çıplaklığıyla betimler. Romanda, Nietzsche’den Shakspeare’e, Jung’dan Proust’a, Namık Kemal’den Durkheim’e, Napolyon’dan, Sezar’a, Pirandello’dan Pierre Loti’ye pek çok sanatçı, filozof ve tarihi kişiliği anarak, dünya düşünce tarihini okurunun önüne serer. Bu yüzden okur, romanın duygu atmosferine anında adapte olur. Bu noktada Peyami Safa, kendi kişisel tarihinin ona bıraktığı dram ve çileleri okuruna yoğun bir şekilde tattırır. Romanın lirik dili içerisine gizlenen bilim, sanat ve kültür incelemelerini eşelemek ve kelimelerin narin figürlerle, muazzam dansını izlemek isteyen okur, romandaki bu trajik hadiselere severek katlanır.

Peyami Safa, en son yazdığı ve en olgun yapıya sahip romanları arasında yer alan “Yalnızız”da, romanın kahramanı Samim’in şahsında Simeranya ülkesini tanıtır. Ütopik bir ülke olan Simeranya yazarın fikri gelişimlerinin neredeyse tamamlandığı son aşamayı ifade etmektedir. Simeranya, Peyami Safa’nın hayalini kurduğu bir sosyal düzeni, eğitim sistemini, cemiyet hayatını tasvir eder. Yıllar önce kaleme aldığı ve kendi hayatını anlattığı otobiyografik romanı olan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndaki karamsar, hasta ve özgüvensiz genç kahraman çok gerilerde kalmıştır. “Yalnızız”ın başkahramanı Samim kemale ermiş, son derece tutarlı, kararlı, kültürlü, anlayışlı, duygusal, manevi dünyası kusursuz, olayları çok detaylı analiz ve kavrama yeteneğine sahip, hatta gelecekten haber verebilecek bir idrake ulaşmış, küçük detaylardan çok derin anlamlara ulaşabilen mükemmel bir kahraman olmuştur.

İşte Peyami Safa’nın ömrünün sonlarında yazdığı ve en kemale ermiş fikirlerini, kahramanların dilinden anlattığı bu romanın sonlarında, aşağıda bir bölümünü aktardığımız paragraf bulunur. Üstat, son ulaştığı merhalede gördüklerini okuruyla paylaşır ve sözleriyle tüm insanlığa nasihat verir gibidir:

“Ey İnsan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum… Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan mânevilere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,

Gör ne var maverada ibrethîz. (4)

Kaynakça

(1) KABADAYI Osman, Ahi Evran Üniversitesi Türk Dili Bölümünde Öğretim Elemanı, Röportaj, Star Gazetesi.

(2) ERGÜZEL M. Mehdi, CEVHER Özlem Y., Peyami Safa’nın Sözvarlığı Üzerine Bazı Tespitler, Sakarya Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

(3) TARANCI Cahit Sıtkı, Peyami Safa Hayatı ve Eserleri, İstanbul, Semih Lûtfi Kitabevi, 1940.

(3) SAFA Peyami, Yalnızız, 1951.

Benzer yazılar