Arada bir kendi kendisine: ‘’Ben ne biçim adamım?’’ diye soran kaç kişi vardır? Geçici bir hayret ve tecessüsle değil, hayranlıkla veya bir nefretle değil, devamlı ve samimî bir anlama ihtiyacıyla, kendi kendini karşısındaki koltuğa oturarak, bir hasta muayene eder gibi, peşin fikirlerden, uzak, kendini anlamaya çalışan kaç kişi var?

Eski Greklerin Delf Mabedi üzerinde şu emir yazılı imiş: ‘’ Ey insan kendini bil!’’ Sokrates bunu çok tekrarladı. Dermiş ki: ‘’ Kendimi bilmeye muktedir olmadığım halde, başka şeyleri öğrenmeye çalışmak bana gülünç görünüyor.’’ Saint Augustin’in itiraflarında da şu cümle var: ‘’insanlar dağların zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin Okyanusu temaşa etmek için seyahat ederler; fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini görmeden geçip giderler.’’

Beş yüzyıldan beri tabiatın ıcığını cıcığına çıkarıp her şeyi öğrenen insanın kendi kendisi hakkında bildikleri o kadar azdır ki, ‘’insan muamması’’ terkibi yeniliğini muhafaza etmektedir. İlk zamanların karanlığı XX. Yüzyılda da devam ediyor. Birkaç yıl evvel Londra’da toplanan filozoflar, bilginler, ilâhiyatçılar, beyin fizyolojisi uzmanları, ilmin ve felsefenin en son gayretlerini de inceledikten sonra, beyinle devam eden karanlıkların dağılmadığı neticesine varmışlardı. Tıp bayramında genç bir doktorumuzun beyinde şuur merkezinin keşfedildiğini ileri süren garip sözlerini gülümseyerek dinledim. Hâlâ eski lokalizasyon nazariyelerinden artık çok uzakta olduğumuzu bilmeyenlerde mi var?

İnsanın meçhul kalması, en çarpık yaratık olmasındandır. Hele insan beyni, hiçbir neşterin, anatomi bilgisinin ve nörolojik muayenenin künhüne varamadığı bir mucize sırrı olmaya devam ediyor. Birçok ruh ve sinir hastalıklarının teşhissiz ve tedavisiz kalması da bundandır. Ben kendi hesabıma, eğer bu muammayı deşmeye çalışmayacaksam, bir kundura boyacısı olmayı bir akıl ve sinir doktoru olmaya tercih ederim. Niçin böyle konuştuğumu yakından bilenler de bana hak verirler.

Herkes her şeyden evvel kendini bilmeye çalışsa, ilmin hâlâ karanlıkta kalan taraflarına belki aydınlıklar dolar. Fakat herhalde ahlâkın kazancı ilminkinden fazla olur. Flaubbert’in ‘’kimse kimseyi anlamıyor’’ sözü, romanlarda posası çıkarılmış, XIX. yüzyıl yalnızlık romantizminin beylik bir ifadesidir. Fakat bir hakikat payından mahrum değildir. Bilhassa ferdin kendi nefsi üzerindeki bilgisizliği bahis konusu olduğu zaman, Sokrates bugün de haklıdır sanıyorum.

KAYNAKÇA
Peyami SAFA Eğitim, Üniversite, Gençlik 2018 Basım Sayfa: 93