Dağlar düzlük, tepeler ova olmuştu İslâm’ın sancaktarlarına. Orhan Bey baba olmanın şükrü ile atını çatlatırcasına sürüyordu Söğüt’e doğru. Nihayet vardıklarında yeniden nefesine kavuşmuş gibi ağlamaya başladı, evlâdı babasının kollarında.

Allahu Ekber! Allahu Ekber! La ilahe İllallah…

”Senin adın Süleyman olsun” deyiverdi şehzâdesinin kulağına. ”Ömrün uzun, bahtın açık, kılıcın keskin, alnın dik olsun Süleyman. ”

Orhan Bey, her Osmanlı sultanı gibi ilk göz ağrısının yiğit bir şehzâde olacağını düşlerdi elbet ama o dahi Süleyman’ın büyüdükçe gösterdiği cesaretler karşısında ne diyeceğini bilemezdi bazen. Medresede gördüğü eğitim devam ederken kılıç talimlerine başlayacağı yaşa gelmiş ve hatta ilk talimini, taşıdığı kanın hakkını verircesine babasına karşı koyarak yapmaya çalışmıştı Şehzâde Süleyman.

Orhan Gazi İzmit’i fethetmeyi cânı gönülden istiyordu. Süleyman Paşa’yı kuşatmanın başında bırakıp Bey Sarayı’na döndü. O gece içindeki kasvetin sebebini az sonra ulağın getirdiği haberle tanımlayabildi. Yalova sahiline Rum askerleri çıkmış ve akıncılarımızı şehit etmişti. Tez elden Süleyman Paşa’ya mektup yazmaya koyuldu. ”Yalova’ya gidip Rum askerlerini derdest etmeden dönmeyesin.” cümlesi ile tamamlanan mektup Süleyman Paşa’ya iletilmek üzere yola çıktı.

Seher vakti mektubu okuyan Süleyman Paşa, Abdurrahman Alp’e dönüp ”Sen burada babam gelene kadar erlere başlık edesin Beyim.” dedi. Kuşatmada bulunmayan askerlerin toplanıp kuşatmadaki askerlerin sayısının yarıya indirilmesi, Kara Mürsel Bey’e sabah Yalova girişinde bin kadar askeriyle onları karşılaması haberinin gönderilmesi ve Yenişehir’deki atlı askerlerin atlarını Yalova girişine sürmesi emirlerini verirken daha on beş yaşındaydı.

Şehzâde Süleyman’ın emir vermesiyle başlayan cenk gerçekten de Rum askerlerinin derdest edilmesi ile son bulmuştu. Yalova sahilinde büyük bir savaş kazanan Süleyman Paşa, verdiği emirler ve yaptığı planlarla ileride büyük bir komutan olacağını cümle âleme göstermişti. Daha on beş yaşında askerî sevk ve savaş idâresinde bu denli üstün bir zekâya sahip olan Süleyman Paşa’nın inancını yaşayışı da muteber bir iman şeklinden farklı değildi. Her geçen gün yaptığı fetihlerden dolayı övgülere, eğitiminden dolayı gururuna veyahut kibrine yenik düşmekten korkar olmuştu. Hayatını kendine verilen bir emanet olarak görüyordu ve ona ölümü hatırlatacak bir emare gerekti. Gençliğinin en heybetli yıllarında, yirmi bir yaşındayken bu sırra vâkıf olacağını bildiği yoldaşı Alagar’a Yenişehir’de kendi adına bir türbe yapılması emrini verdi. Günler geçmiş, sessiz sedasız biten türbe inşaatı haberi Orhan Gazi’nin kulağına ilişmişti. Orhan Gazi kafasında onlarca soru ile soluğu oğlunun yanında aldı. Tok bir sesle ”Kim içindir bu türbe?” diye sual etti oğluna. Babasını aniden karşısında gören Süleyman Paşa’nın dilinden şu cümleler döküldü: ”Siz ki bizim Sultanımız, ulu beyimizsiniz. Bildiğiniz üzere girdiğimiz her cenkte muzaffer oldum. Bu zaferler sonucu sizden ve birçok kimseden övgü dolu sözler işittim. Gurur duyduğum bu kelâmlar bana ölümü unuttursun, beni dünyaya daldırsın istemem. O türbe benim içindir Sultanım.” Orhan Bey, şehzâdesinden aldığı cevaptan ötürü duyduğu gururun arasında, ince bir hüzün görüyordu. Bunu Süleyman Paşa’ya belli etmedi. O’nun sırtını sıvazlamış, memnuniyetini vakarını koruyarak göstermişti.

Osmanlı toprakları gün geçtikçe büyürken; Orhan Bey artık cenk meydanlarından elini ayağını çekmiş, serdarlığını oğullarına miras bırakmıştı. Süleyman Paşa’nın yüce gönlü ile dağıttığı adalet, dillere destan olacak kadardı. Öyle ki Bizans Tekfurlarının altında zulüm görmekten bıkmış olan halk, tekfurları Osmanlı’ya karşı aman dilemeye zorluyordu. Çünkü Osmanlı’nın adaletinden zerrece şüphe duymuyorlardı.

Süleyman Paşa yıllardır hayalini kurduğu Çimpe’yi fethetmişti. Artık Osmanlı’nın denizler ötesinde bir toprağı vardı. Süleyman Paşa’nın cihangirliği herkesin gönlünde hayranlık uyandıradursun; o artık ”Gelibolu Fatihi” idi. İzlediği iskân ve îmar politikaları ile Osmanlı’nın Rumeli’de kalıcı olduğunu göstermeyi başarmıştı. Bu durum, Osmanlı’nın diğer beylikler gibi kısa sürede tarihe karışıp gitmesinin önünde durmuş ve Osmanlılara gaza hareketinin en güçlü temsilcisi olma sıfatını bahşetmişti. Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişi, aynı zamanda Avrupa tarihi açısından da önemli bir olaydı. O tarihlerde Avrupa’nın ve Endülüs’ün bir ucundan çıkarılan Müslümanlar diğer ucundan o topraklara tekrar giriş yapmış ve uzun yıllar orada hüküm sürmüşlerdi. Yine bu durum Osmanlı’nın Anadolu topraklarındaki fetih hareketlerini de hızlandırmış ve burayı tamamen Türk yurdu yapmıştı.

Gaziler geçdi kâfir mülkine hoş
Nice kâfir sarayın etdiler boş
ÇünRûm Eline kim geçdi Süleyman
Gaziler ibriği hep oldumücüş.

Âşık Paşazâde böyle bahsetmişti Şehzâde Süleyman’dan…

”Sahibü’l-hayrve’l-hasenat” olarak nitelendirilen Süleyman Paşa; Bursa, İzmit, İznik, Yenişehir, Göynük ve Gelibolu civarında camii, medrese, zaviye ve kervansaray gibi çok sayıda eser yaptırmış, âdeta Türk-İslâm kültürünün gittiği her yerde temsilini sağlamıştı. Her padişah namzeti gibi Süleyman Paşa için de av, bir tutku meselesiydi. Hele ki genç yaşta babasının hediyesi olan şahini omzuna koydu mu, tam bir heybet abidesi oluyordu yiğit şehzâde. 1359 yılıydı, kar henüz çekilmiş soğuğunu ardında bırakmıştı. Süleyman Paşa yağmura, çamura, bütün olumsuz ısrarlara rağmen ava gitmekten vazgeçmemişti. Çimpe’nin surlarında atıyla bir tur attı, hava kasvetliydi, bir şeyler anımsıyor lâkin ne olduğunu bulamıyordu. Kim bilebilirdi ki ecelin onu böyle bir anda çağıracağını. ”At, Türk’ün kanatlarıdır.” diyor ya Kaşgarlı Mahmud, Süleyman Paşa da atıyla mündemiç olmuş bir kartal edasıyla gidiyordu âdeta. Ne yazık ne atın ne de O’nun takdirinde olamayacak bir şey oldu ve atın ayaklarının çukura düşmesiyle şehzâdenin atın üzerinden fırlaması yıldırımdan daha hızlı cereyan etmişti. Başını sert bir kayaya vuran Süleyman Paşa, yoktu artık. Türk’ün gazasını uzun seneler mübarek kılacak olan bu namlı yiğit Hakk’a vuslat etmişti.

Orhan Gazi gözünden sakındığı evlâdını uçmağa gönderdikten sonra inzivaya çekilmiş, Bey Sarayı’nda Bursa’ya karşı nefes tüketmeye başlamıştı. Oğlu Murad, lalası ile birlikte Rumeli’ye gitmiş, devlet işlerinin çoğu ile ilgilenmeye koyulmuştu. Orhan Gazi Hakk’ın verdiği canı yine Hakk’a teslim etmiş ve Murad babasının mirasını devralmıştı.

Süleyman Paşa, vefatından yıllar sonra bile ölümünün buz gibi keskin acısıyla, namını kaybetmeden hem halk hem de saray eşrafı tarafından anılıyordu. Çünkü o Rumeli’nin Fatih’iydi, atası Süleyman Bey gibi cengâverdi, Osman Gazi gibi merhametli, Sultan Orhan gibi adaletliydi.

Süleyman Paşa’nın hayat hikâyesi özetle bu kadar. Ama bizim bu yazıdaki maksadımız onun sadece hayatından bahsetmek değil. Maksadımız hâsıl olsun diye de şu sorgulamanın yapılmasını istiyoruz: Süleyman Paşa gibi bir şehzâde, tarih tarafından nasibinde sultanlık yok diye mi önemsenmiyordu? Yoksa biz Türk gencine tarihi kalıp bilgilerle öğrenmek yettiğinden, kendi tarihimizin peşine hakkıyla düşmediğimizden O’nu es mi geçiyorduk? Bize göre her iki durumda etkili olma bakımından göz önünde bulundurulmaya değerdir. Daha açık bir ifadeyle biz, hem tarih aktarımımızın içerik olarak eksikliklerinden hem de bu eksikliklerin doğurduğu boşluktan dolayı Türk gencinin nice kahramanlarından bihaber yetişiyor olmasından mustaribiz. Bizim naçizane önerimiz; millî tarihin öğretiminde bilhassa Türk’ün kahramanları bahsi söz konusuysa başta ders kitaplarının bu hassasiyete uygun olarak hazırlanmasıdır. Zîra kendi kahramanları ile okul çağında tanışamayan Türk çocuğu bunun eksikliğini gelecek yıllarda da hiçbir zaman hissedemiyor. Tabii bu çözüm önerisi sıkıntıyı tamamen ortadan kaldırmaya yetmez. Çünkü mevcut tarih öğretiminde yeteri kadar bahsedilmiş hususların bile gençlik tarafından kıymete değer bulunmadığını görüyoruz. Bu bizi tarih aktarımında olduğu kadar tarih okumasında da noksan olduğumuzla yüzleştiriyor. Belki de Orhan Gazi’yi anlamaya çalışmamış gençlikten Süleyman Paşa’yı bilmesini istemekle beyhûde bir beklentinin içine giriyoruz. Ama bu demek değildir ki biz vakıaya Türk gencinin kaderi olarak bakalım. Burada bizlere düşen görev; tarihin tozlu sayfalarında gizli kalmış Süleyman Paşa ve nice başka kahramanlarımızı gerekli kaynakları kullanarak tanımak ve anlamaktır. Gayesi Türk tarihine ve kültürüne sahip çıkmak olan her Türk Milliyetçisi bu vazifeyi mesuliyet telakki etmiştir. İnanıyoruz ki bizler tanımayı ve anlamayı ne kadar iyi îfâ edersek bizim temas ettiklerimiz de Türk tarihini ve Türk kahramanlarını o kadar güçlü idrak edeceklerdir.

Süleyman Paşa’dan aldığımız ilhamla Süleyman Paşa gibi nicelerini öğrenmeye ve öğretmeye adanmış olabilmeyi temenni ediyoruz…

Tanrı Türk’ü korusun!