İstiklâl Mahkemeleri

 

Bilindiği üzere TBMM, düşmanla silâhlı mücâdele yaparak işgal altındaki vatanı kurtarmak düşüncesiyle kurulmuştu. Bu amaca ulaşmak için, doğal olarak asker toplamak zorundaydı. Halbuki Mondros Mütârekesi’yle Osmanlı Devleti’nde askerlik yükümlülüğü ortadan kaldırılmıştı. Bu karar; asker toplamayı zorlaştırmakla kalmıyor, hem insanların askere gitmemesinin hem de askerdekilerin firar etmesinin önünü açıyordu. Kaçak olaylarını tetikleyen en önemli etkenlerin başında, cezâların hafifliği geliyordu. Asker cephede ölmektense birkaç ay veya birkaç sene yatıp çıkmayı tercih ediyordu.

 

Birinci Dünya Savaşı’nda başlayan firarlar, TBMM’nin çalışmaya başladığı dönemde, yaklaşık üç yüz bini bulmuştu. Bunların çoğu kendi memleketlerine kaçıyor; hırsızlık, yağmacılık ve tecavüz suçları da işliyorlardı. Asker kaçaklarının ekserisi, düşman işgali altına girmemiş bölgelerin insanlarıydı. Savaş altındaki bölgeye ait askerler de, kendi âilelerine yardım etmek ve soygunlara karşı onları korumak için silâhlarıyla birlikte kaçıyorlardı. Firar olayları o derece artar ki; birliklerin yiyecek ve cephâne depolarını koruyacak, ikmal yapacak asker bulunamaz olur. Hatta Anadolu’nun bazı yerlerinde kısım taburlarının seksen kişilik sayısı üçe dörde kadar düşmüştür. Bu kaçak olaylarını engellemek ve düzenli ordular oluşturmak için gerekli kanunları çıkarmak meclisin göreviydi. Meclis kurulduğu günden îtibâren “hıyânet-i vataniyye” olsun, “firarlar hakkında” olsun, “telkin ve tedhiş” hareketleriyle ilgili olsun, bir dizi kanun çıkardı. Bunları uygulayacak mahkemeleri kurmak da meclisin göreviydi.

 

TBMM, Osmanlı Devleti’nden ayrı olarak bütün siyâsî ve hukukî yetkileri bünyesinde toplamış, normal parlamenter sistemden farklı olarak; yasama, yürütme ve yargıyı meclisin tekeline vermiş ve meclis hükümeti sistemini benimsemiştir. Bu sistemi Fransız İhtilâli, convention meclisinin Anadolu ihtilâline yansıması olarak görenler de vardır.

 

Meclisin kurulmasıyla İtilaf Devletleri, İstanbul Hükümeti üzerindeki baskılarını arttırdılar ve bu millî harekete karşı mücâdelesinde daha etkili olması yönünde îkazda bulundular. Dolayısıyla İngilizlerin desteği ve İstanbul Hükümeti’nin kışkırtmalarıyla Anadolu’da birçok yerde ayaklanmalar çıktı. Zâten açlık ve sefâlet içinde, ekonomik ve sosyal sıkıntılar içinde kıvranan halk; bu iç ve dış tehlikelere karşı göğüs geremez olmuştu. Yukarıda bahsedilen sebeplerle asker de toplanamaz olmuştu. Toplananlar da firar ediyordu. TBMM zor günler geçirdi. İç ayaklanmaların sebepleri, İstiklâl Mahkemelerinin kurulmasına temel teşkil etmiştir.

 

TBMM, ülkedeki her türlü âsâyiş bozucu olayları önlemek amacıyla 29 Nisan 1920’de “Hıyânet-i Vataniyye Kanunu” çıkardı. Buna göre TBMM’nin meşrûluğuna sözle, yazıyla veya fiilen muhâlefet edenler “Vatan hâini” sayılacak, vaaz ve konuşmalarında halkı vatana ihânet suçuna teşvik edenler geçici kürek cezâsıyla cezalândırılacak, bu faâliyetleri sonucu olay çıkarsa îdam edileceklerdi. Kanun bu suçları işleyenlerin Bidâyet Mahkemelerince yargılanacakları hükmünü getiriyordu. Ancak bu mahkemeler, bu uygulamada yetersiz kaldılar. Bunun üzerine 11 Eylül 1920’de “Firârîler Hakkında Kanun” kabul edildi. Bu kanuna göre de TBMM’nin onayıyla “İstiklâl Mahkemeleri” oluşturulacaktı. Bu mahkemede görev yapacaklar, TBMM’nin üyeleri arasından oy çokluğuyla üç mebus seçilecek ve içlerinden biri başkan olacaktı. Bu mahkemelerin kararları kesin olup temyizi yoktu. İnfazından bütün askerî ve sivil devlet memurları sorumluydu. İstiklâl Mahkemelerinin kararlarına uymayanlar, uygulamada ihmal gösterenler aynı mahkeme tarafından yargılanacaktı. 18 Eylül 1920’de Meclis, âcilen yedi yerde kurulmasına karar verdi. Bunlar: Kastamonu, Eskişehir, Konya, Isparta, Ankara, Kayseri ve Sivas’tır. Mahkeme üyeleri seçilmiş ve görev yerlerine gönderilmiştir.

 

İstiklâl Mahkemelerini ilgilendiren olayların ilk tahkikini hükümet yapıyor ve dosya mahkemeye gönderiliyordu. Mahkeme heyeti tarafından gerekli inceleme yapılıyor, noksanlar varsa gideriliyor, sonra yargılama başlıyordu. Yargılama kesinlikle halka açık yapılıyor ve mahkeme tarafından verilen hüküm derhal infaz ediliyordu. Mahkemeler, meclise bağlı olduklarından, yargı yetkisini meclis adına kullanıyorlardı. Kararlarda vicdânî kanaatler ağır basıyordu. Hakkında yeterli delil bulunamayan sanıklar berâat ediyordu. Her mahkeme kendi mıntıkasındaki yargılamalar hakkında İçişleri Bakanlığına ve meclise rapor sunuyorlardı. Böylelikle meclis bilgilendiriliyordu.

 

İstiklâl Mahkemelerinin ilgi alanına giren suçlar şunlardı: Askerden firar, vatana ihânet, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk ve aleyhte propaganda, soygunculuk, görevini kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, asker âilesine tecâvüz, Tekâlif-i Milliye’den mal kaçırma, cinâyet, düşman işgalinden yararlanıp kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve işbirliği, düşman ordusuna katılmak. Bu suçların dışında kalan suçlara Bidâyet Mahkemeleri bakıyordu.

 

İstiklâl Mahkemelerinin verdiği cezâlar da şöyle sıralanabilir: Asılarak veya kurşuna dizilerek îdam, kalabent (tecrit), kürek, ağır hapis, sürgün, dayak, zararı ödetme, görevden uzaklaştırma, halk ve asker önünde teşhir, Millî Mücâdele’nin sonuna kadar gözaltına alma, mal ve mülküne el koyma, evini yıkma veya yakma, asker kaçağının yerine en yakınını askere alma, asker kaçaklarını saklayan köy veya mahalleden ağır para cezâsı alma.

 

İstiklâl Mahkemeleri, tam bağımsız mahkemelerdi. Mahkemelerin girişinde “İstiklâl Mahkemesi mücâhedesinde yalnız Allah’tan korkar.” yazılıydı. BMM adına yargı yetkisini kullanıyordu, meclisi bilgilendiriyordu ama meclise karşı sorumlu değildi. Her ne kadar olağanüstü mahkemeler olsa da, çalışma süreleri içerisinde hiç kimseye ayrıcalıklı davranmadıklarına dâir örnekler çoktur. Meselâ:

 

Sakarya Meydan Muharebesi sırasında eşkıyâlık yapan bir çete uzun uğraşlardan sonra yakalanmış, korunması için bir yüzbaşının sorumluluğuna verilmiştir. Yüzbaşının ihmaliyle eşkıyâ kaçmıştır. Ankara İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali Paşa’nın akrabası olan bu yüzbaşı, yine aynı mahkeme tarafından yargılanmış ve on beş sene hapis cezâsına çarptırılmıştır.

 

Bir cinâyet olayıyla ilgisi sebebiyle Maraş mebuslarından Tahsin Bey’in meclis tarafından dokunulmazlığı kaldırılmış ve ardından bu mahkemece yargılanarak hapis cezâsına çarptırılmıştır.

 

Anadolu’daki bazı tutukluların Ankara’ya gönderilmesinde ihmali görülen bir vali, yargılanmak üzere Ankara’ya çağrılmıştır. İçişleri Bakanlığının kendisine kefil olması üzerine bir maaşının kesilmesine karar verilmiştir.

 

İstiklâl Mahkemelerinin adil çalıştığına dâir en güzel örnek şudur:

Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de düzenlenen sûikast girişimi soruşturmasında Ankara 1 Numaralı İstiklâl Mahkemesi, bazı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin de sûikast girişimine katıldığını tespit edince, dönemin Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey’e telgraf çekerek Kazım Karabekir Paşa’nın tutuklanmasını emretmişti. Başbakan İsmet Paşa olayı haber alır almaz, İstiklâl Mahkemesi Kanunu’na aykırı olarak Karabekir Paşa’nın serbest bırakılmasını istemişti. Dilaver Bey, bu isteği yerine getirmiş ancak sorumluluk altına girmemek için, durumu İzmir’de bulunan İstiklâl Mahkemesi’ne haber vermişti. Bunun üzerine mahkeme heyeti polis müdürüne çektiği telgrafta Karabekir Paşa’nın ve mahkeme uygulamasına engel olan Başbakan İsmet Paşa’nın derhal tutuklanmasını emretmişti. Başbakanla mahkeme heyeti arasında meydana gelen bu olay, Gazi’nin kulağına gitmiş ve mahkeme heyetini çağırarak bilgi almıştı. Kendisine durumun arz edilmesi üzerine İsmet Paşa’ya derhal bir telgraf çekmiş, İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’na aykırı hareket etmemesini isteyerek derhal İzmir’e gidip mahkeme heyetine ifâde vermesi tâlîmatını vermişti.

 

Millî Mücadele esnasında, Eylül 1920 – Mayıs 1923 tarihleri arasında 14 İstiklâl Mahkemesi görev yapmış bunların içinde sadece Ankara 1 Numaralı İstiklâl Mahkemesi görevine aralıksız devam etmiştir. İstiklâl Mahkemeleri Millî Mücâdele’nin devam ettiği üç yıl içerisinde; vatana ihânet, casusluk ve bozgunculuk suçlarından 1054 kişinin îdamına, 2696 kişinin îdamları askerden yeniden kaçmaları halinde uygulanmak üzere şartlı affına, 243 kişinin gıyabında îdamına hükmetti. 1786 kişi kalabent ve kürek cezasına, 41768 kişi genellikle dayak olmak üzere hafif cezalara çarptırılırken 11744 kişi de berâat etmiştir.

 

İstiklâl Mahkemeleri hakkında şimdiye kadar herkes bir şeyler söylese de, onları Fransız İstiklâl Mahkemelerine benzetseler, hatta Bolşevik Rusya’sının terörist çeka’larına benzetseler de, mâhiyet îtibariyle onlardan tamamen bağımsız olduğu basit bir kıyasla görülecektir. Çekalar kanunsuz kurulmuş, kapalı yargılayan ve uygulayan çetelerdi. 18. asır Fransız mahkemelerinde berâat yok, on yedi bin hükümlü îdam ve kırk bin kişi de hüküm giymeden îdam edilmişti. Dolayısıyla Türk İstiklâl Mahkemeleriyle bunlar kabil-i kıyas değildirler.

 

Târih felsefesi açısından, olayların cereyan ettiği dönemin şartlarına uygun hükümlerin bulunması ve ona göre değerlendirilmesi esastır. Onun için İstiklâl Mahkemeleri; çok ağır yenilgiler almış, toprakları işgal edilmiş bir milletin tekrar zafere ulaşmasında önemli görevler icrâ etmiş ve milletin mücâdele azmini ateşleme hizmetinde bulunmuş mahkemelerdir. Aynı zamanda bu mahkemeler; Millî Mücâdele günlerinde ülkenin kurtuluşuna çalışmamış, düşmanla işbirliği yapmış veya mücâdeleyi baltalamaya çalışmış olanları bir şekilde muhâkeme ederek, vatanın kurtuluşuna katkısı olmayanların bu vatanda yaşamaya hakkı yoktur felsefesine hizmet etmiş mahkemelerdir.