Şubat 2020 Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2020 

SON BİLGE ÇINAR İLE KUTLU DERGÂH DA HASBİHÂL

Muazzam bir kalabalık… Soğuktan kol kola girmiş saflar. Nizâmî duruş ile birbirini kollayan yığınla insan. Belli ki kutlu birisi bekleniyordu. Sâdece dizlerinden aşağı paltoları değil, dudaklarından da kara bıyıkları sarkıyordu. Şahin bakışlarında, duruşlarının mertliği sırlıydı sanki. Resmen çıt sesi bile çıkmıyordu. Bir anda bir ses inledi kulaklarda;

‘‘—O geliyor! Türk milletinin Başbuğu geliyor! Bu güne kadar bu meydanlarda faşistler konuştu, kapitalistler konuştu, moskofcular konuştu, artık Türkeş konuşacak!’’ ve arkasından birbirine bağlı kollar çözülerek sağ eller gökte, soluk boruları yerinden fırlarcasına hep bir ağızdan ‘‘Başbuğ Türkeş! Başbuğ Türkeş!’’ sloganları gök kubbeyi titretti. Ve o beklenen kutlu insan, nizâmî şekilde sıralanan iki grup insanın ortasından su gibi aktı, kürsüye çıktı. Lâkin kendisine yapılan sevgi gösterisini bir türlü sona erdiremiyordu. Mikrofona elini attı ve biraz önce gök kubbeyi titreten o ses cümbüşü buz kesildi. Kutlu insan, tüyleri diken diken eden tok sesi ile yutkundu ve başladı konuşmaya:

‘‘—Türk milletinin aydınlık geleceğinin müjdecileri olan sevgili gençler, Evlâtlarım!!! Hepinizi ayrı ayrı en derin sevgiler ve saygılarım ile selâmlayarak teker teker kucaklıyorum.’’ O tok sesin ‘‘Evlâtlarım’’ demesi, kol kola olan gençlerin daha sıkı birbirine sarılmasıyla birlikte sanki Başbuğlarına şu mesajı veriyorlardı: ‘‘Teker teker kucaklamana ne hâcet Başbuğum. Biz zâten etten duvar misali tek vücuduz’’ Başbuğ, selâmlamasının ardından karşısında dinamizm ile dolu gençliğe seslenmeye devam etti:

‘‘—Türk milletinin parçalanma tehlikesinin hat safhada olduğu çağımızda, amansız bir mücâdele içerisinde varlık mücâdelesi veren evlâtlarım! Bizleri daha büyük, daha çetin engeller beklemektedir. Hiçbir zaman unutmayın ki; hak kuvvetli olanın değil, haklı olanındır. Her gün onlarca, tabutlarda sonsuzluğa gönderdiğimiz şühedâmız emin olsun ki, biz bu savaştan muzaffer ayrılacağız. Bu topraklar üzerinde biz var olduğumuz sürece mazlûmların çığlığı, zâlimlerin korkusu olacağız. Milletimiz emin olsun ki; milleti için serden geçen siz vatan evlâtları günü gelip Millî Devlet’in kadrolarında saf aldığınız vakit, siyâsî kalpazanlar tarafından nasıl kandırıldıklarının farkına varacaklardır. Ammâ velâkin sizlerin elinde en güçlü silâhımız olan kalem ve fikriyatımız olduğu dek bunu yapabiliriz. Sakın ola ki kışkırtmalara, baştan çıkarıcıların tezgâhına gelip benliğinizden çıkmayın. Unutmayın ki doğmamış bebeklerin kaderi sizlerin elindedir!’’ Başbuğlarının son cümlesi ile gözleri parlayan gençler, kaplarına sığamıyordu resmen. Sanki karşılarındaki bu büyük insan yürü dese dağları yürütecekti. Bir işâreti ile bütün bu gençlik, millet uğrunda tüm düşman kuvvetlerini dümdüz edecekti. Konuşmanın seyri çok değişmeden sonlandı ve ulu Başbuğ makam aracına doğru kortej eşliğinde yürüdü. Miting bitimi toplu halde il teşkîlât binâsına geçilecekti. Başbuğ ile aynı oda içerisinde sohbet etmek için kalbi yerinden fırlayacak binlerce genç vardı. Onlardan birisi de ışıl ışıl gözler ile etrafına bakınan Turalp’ti. Genç yaşta Türk milletine olan sevgisini, Ülkücü hareketin safında mücâdele etmeye yeltenerek taçlandırmıştı. Buna da kendisinden yaşça büyük Ramiz ağabeyi vesile olmuştu. Ramiz ağabeyinin Türk târihini anlatışıyla etkisi altında kalan Turalp, târihindeki ecdadı gibi; sevgiden ziyâde mücâdele de verecekti artık. Bu nedenle içinde heyecan patlamaları yaşıyor, büyüklerinden birisi bir şey demesiyle görev bilip yerine getirmeyi arzuluyordu. Hafif yanlarından çekik gözleri, Ramiz ağabeyini aradı. Sırtına, omuzundan büyük bir el konarak yüzünü kendisine çevirdi. Bu Ramiz ağabeyiydi. Arkasında lise çağlarında olan yoğun bir kalabalık ile kendisine yanaştı ve koluna girerek:

‘‘—Haydi bakalım adı güzel Turalp gardaşım. Bilge Başbuğumuzun huzuruna diz vurmaya. Sabahtan beri çay içemedim zâten. Zeynel’i gönderdim erkenden teşkîlâta; çayı demleye dursun diye. Hem Başbuğumuz gelecek çaysız olur mu hiç?’’ dedi. Sondaki tebessümü, çaysızlığın kendisine verdiği asabîliği yumuşatarak ortama samîmiyet katmıştı. Onları teşkîlâta götürecek olan, çokta büyük olmayan bir otobüse doğru, kalabalığı yararak ulaşmaya çalışıyorlardı. Ramiz ağabeyi Turalp’in kolundan hiç çıkmıyordu. Nihâyet otobüse ulaştılar. Kol kola olan iki yol arkadaşı otobüste de ayrılmayarak yan yana oturdular. Otobüs, teşkîlâta doğru yol almaya başladı. Yolu yarılamışlardı ki bir anda Ramiz gür sesi ile gürledi ve otobüsün camlarından yankılanan sesler onu takip etti:

‘‘Lenin size, Mao size
Türkeş bize, Türkeş bize
Dokuz ışık Doktrinle
Yol gösterir Türkeş bize!’’

Bir avuç insandaki coşku neydi böyle? Turalp’in gözleri yuvasından büyüyerek dışa sarkmış, tüyleri diken diken olmuştu. Ramiz ağabeyiyle ayrı gurur duyuyordu zâten. Marşlar söyleye söyleye nihâyet teşkîlâta gelmişlerdi. Teşkîlât binâsının önü muazzam bir kalabalık ile kendisinden geçiyordu. Otobüsten Ramiz önde, onun arkasında Turalp ve diğer ülküdaşları indiler. Ramiz’e, binâ kapısının önünde, önünü ilikleyerek ‘’Hoş geldiniz başkanım’’ diyen yığınla insan saygı göstererek yol açıyordu. Ramiz de kendisine gösterilen saygıya dudaklarından sarkan bıyıklarıyla, duruşundan tâviz verdirmeden tebessüm ederek karşılık veriyordu. Merdivenden dik duruşları ile süzüle süzüle Başbuğu ağırlayacakları salona geçtiler. Normalde sigara dumanından duman altı olan salonda tek sis bulutu yoktu. Ramiz içinden ‘’Başbuğ adamı böyle dize getirir işte’’ diyerek geçirdi. Kendisi ve getirdiği ekibin yeri hazırdı zâten. Direk yerleştiler. Ramiz, Turalp’i yamacına oturttu. Ramiz Başkan’ın geldiğini duyan Zeynel, Başbuğ gelmeden ilk çay servisini Fırat’a yaptırdı. Fırat; Turalp’in ilk gördüğü günden bu yana merakını cezbediyor ve dikkatini üstüne çekiyordu. Turalp dayanamayıp sordu Ramiz ağabeyine:

‘‘—Ağabey! Çay dağıtmakta olan kimdir? Bir ayağı aksak, sanki kolunda da sıkıntı var gibi ama hâlâ daha çay dağıtmaya çalışıyor.’’ Fırat heybetliydi. Duruşuyla cemil cümleye rest çekiyordu zâten. Aksak ayağıyla zar zor yürüse de, yüzünden gülüşü hiç eksik olmuyordu. Ramiz, Fırat’la gurur duyarcasına göğsünü gererek:

‘‘—Onun ismi Fırat’tır gardaşım. Öz gardaşım bellemişimdir artık ben onu. Heybetli, mert çocuktur. Teşkîlâtımızda Üniversite Başkanlığı yaptı. Üniversitede çıkan bir kargaşada kızıllar, kasığından ve kolundan bıçaklayıp ağır yaraladılar. Önce komünistler ambulansı içeriye sokmak istemediler ama son anda biz yetiştik. Ufak bir çatışma çıksa da Fırat’ımızı kurtardık. Hâlâ daha nasıl ayakta durabiliyor şaşmaktayım. Bu yüzden biz ona Fırat ‘Yılmaz’ diye takılırız.’’ dedi. Turalp çok şaşırmıştı. Bu kadar insanı tek çatı altında toplayan bu yuva resmen gaziler ocağıydı. Herkeste bir iz, yara vardı. Boylu poslu Fırat ‘Yılmaz’ önlerine gelmiş, çay buyur ediyordu. Turalp hayran kalmışçasına parlayan gözlerle kendisine bakıyordu. Ramiz, eline çay bardağını alır almaz Turalp’e dönerek:

‘‘—Oh be Turalp gardaşım! Çaysızlık ne zor şeydir. Çay içemedim mi benzinsiz araba gibi hissediyorum kendimi. Hamd olsun kutlu dergâhımızda hiç eksik olmaz.’’ dedi. Turalp, hafif gülümseyerek:

‘‘—O hissi sayende bende yaşar oldum ağabey. Zeynel ağabeyin de ellerine sağlık. Bu işi ondan iyi kıvırabilen yok herhalde.’’ dedi.  Bunun üzerine Ramiz:

‘‘—Zeynel öyledir tabi. Çay hususunda çekirdekten yetişti. Bir zahmet olsun o kadar.’’ dedi. Ve sesini Zeynel’in bulunduğu yere çevirerek:

‘‘—Zeynel gardaşım! Başbuğum az sonra gelir. Gerekirse 3. çaydanlığı da demle.’’ dedi. Hemen arkasından Zeynel:

‘‘—O iş bende başkanım. Başbuğuma özel balkonda semaver düzeni kurdum. Köz dumanının kokusunu içine çeke çeke içecek inşallah.’’ dedi. Ramiz hafif kilolu olması hasebiyle gülerken göbeği aşağı yukarı inip çıkıyordu. Tebessümden de ziyâde tam da öyle güldü. İçinden geçirdi: ‘‘Başka zaman biz istesek sözlükten bahâne ararlar…’’ Ramiz ağabeyinin gülüşünü gören Turalp’i de bir gülme aldı. Yüzünü Ramiz ağabeyine çevirerek:

‘‘—Başbuğumuz neden geç kaldı ağabey. Ben bizden önce gelir diye korkuyordum.’’ dedi.  Bunun üzerine Ramiz:

‘‘—Başbuğumuzun önce birkaç yere ziyâret etmesi gerekiyor Turalp gardaşım. Sonra gelecek buraya. O değil de sen bahsettiğin hediyeyi sabahtan getirdin mi?’’ dedi. Turalp, ilkin heyecandan tereddüt ederek düşündü. Ama sonradan Zeynel ağabeyine teslim ettiğini hatırladı. Ramiz ağabeyine göğsünü gere gere:

‘‘—Getirdim tabi ağabey. Kendimi unuturum da o haşmetli armağanı unutmam.’’ dedi. Ramiz tebessüm etti ve elini Turalp’in omuzuna atarak sıvazladı. Salon içerisinde Ramiz Başkan’ın idâre ettiği hoş sohbet herkesi içine kapsıyordu. Samîmî ve dolu dolu bir sohbetti. Ta ki dışarıdan gelen ‘Alparslan Türkeş’in Askerleriyiz!’ sloganları, salonun duvarlarında yankılanıncaya dek. Belli ki Başbuğ teşkîlât binâsına yaklaşmış, belki de aracından inmişti. Herkes bir anda esas duruşa geçti. Ramiz yerinden kalkıp kapıya doğru yürümeye başladı. Turalp’e bir heyecan basmış, elleri titremeye başlamıştı. Başbuğ, salonun giriş kapısına yaklaşmıştı ki, Ramiz önünü ilikleyerek elini dışarıya uzattı. Ses tonunu ciddileştirerek:

‘‘—Hoş geldiniz Başbuğum.’’ dedi. Başbuğ ilk önce Ramiz’in elini sıktı ve sonra ellerini Ramiz’in omuzlarına atarak:

‘’—Hoş gördük evlâdım. Nasıl oldun? Kendine gelebildin mi? Yaraların ne durumda?’’ diyerek ahvalini sorguladı. Çok değil, daha iki ay önce aracı pusuya yatırılarak çapraz ateşe verilmişti. Vücudundan dört kurşun çıkmış ama şimdi Başbuğunun karşısında dipçik gibi duruyordu. Elini kalbine doğru götürdü ve:

‘‘—Sağlığınıza duâcıyız Başbuğum. Hamd olsun ki hastânedeki doktorlarımız da, teşkîlâttaki arkadaşlarda çok iyi ilgilendiler. Yaralarım da mücâdele etmeme engelleyici vaziyette değiller.’’ dedi. Karşısındaki Ulu Çınar, kendi çektiği çileleri bir kenara bırakarak evlâtlarının derdine yanıyordu. İki dudağını içe doğru kıvırarak:

‘‘Sen Tanrı Dağları’nda yanakları al balalar ile Toros Dağları’ndaki yürekleri perçinleşmiş Anadolu delikanlılarının kucaklaşma kavgası için dertlendin evlâdım.’’ dedi. Sonra başını salonun etrafında çevirerek:

‘‘—Sizler… Sizler… Evlâtlarım! Çok çile çekeceksiniz. İşkenceler, tabutluklar eminim ki sizleri yıldırmayacak. Mermilere göğsünüzü siper ettiniz. Nasıl ki çeliğe sıkılan kurşun geriye seker; çelikten göğüslerinize sıkılan her kurşun, gözü namluda olanlara sekecektir. Burası Anadolu. Sizlerde bu topraklarda yoğruldunuz. Allah sayınızı arttırsın.’’ dedi. Hep bir ağızdan ‘Âmin’ denildi ve Başbuğ yerine buyur edildi. Kadifeden bir takım elbisesi vardı. Ceketini usulca çıkardı. Orhan koşa koşa Başbuğun yanına vardı, müsâade isteyerek ceketini aldı. Orhan, şehit ağabeyiydi. Kardeşini bu uğurda şehit vermişti. Sanki milyonlarca genci bu yola sevk ederek, kendisini de bir vesîle ile bu şerefe nâil kılan Başbuğuna minnet duyarcasına bakıyordu. Ceketi alıp süzülerekten uzaklaştı. Başbuğ herkes ile tek tek tanışaraktan halleşti. Bir isteklerinin olup olmadığını sordu. Sıra, Başbuğun tam karşısında oturan Turalp’e gelmişti. Heyecanının kendisini yanıltacağından korkuyordu. Başbuğ, titreyen bakışlarla kendisine bakan yiğide:

‘‘—Senin adın nedir bakalım Bozkurt’um?’’ dedi. Turalp heyecanlı bir şekilde:

‘‘—İsmim… İsmim Turalp’tir Başbuğum.’’ cevabını verdi. Başbuğ bir anda duraksadı. Karşısında titrek ceylân gibi kendisine bakan bu gencin ismi ne ihtişamlıydı böyle. Mânâsını kafasında süzgeçledi. Sonra Başbuğ, şaşkın surat ifâdesi ile:

‘‘—İsminin mânâsına erebilmiş kişilere günümüzde çok ihtiyacımız var evlâdım. Mâlûm kahpe bir düzenin çarkları arasında sıkıştırılmaya çalışılıyoruz. Hangi diyarlardansın? Kimlerdensin? İsmin nerelerden gelmekte?’’ sorularını sordu. Sorular karşısında dili damağına dolanan Turalp, ne yapacağını bilemez bir şekilde:

‘‘—İsmim Tanrı Dağı’nın eteklerinden, Mavera kıyılarına; Anadolu yaylalarından, Balkan diyarlarına süzüle süzüle süregelmiştir Başbuğum. Her neslimizde elbette vardır bir Turalp. Bugün soyumuzun son temsilcisi de benim. Balkan Türküyüm. Oralardan göçüp gelmişiz.’’ cevabını verdi. Başbuğ, böyle bir hadiseyle karşılaşmayalı uzun zaman olmuştu. Sohbet bire birliğe döneceğe benziyordu. Başbuğ, Turalp’e:

‘‘—Böyle bir ismin mîrasçısı olmak ne büyük bir yüktür değil mi evlâdım?’’ dedi. Bunun üzerine hafif gülümseyen Turalp, Başbuğuna sadâkatini andırır biçimde elini göğsüne götürerek:

‘‘—Bu ağır yükü hafifletebilmek için sizin buyruğunuzda, Ülkücü Hareket saflarındayım Başbuğum. Atalarım kendi dönemlerinde devletli Hakanlarının, Sultanlarının buyruklarında can alıp can vermişlerdir. Bu sebeple de bugün bu ismin mîrasçısı olan ben, Türk milletinin Başbuğu olan sizin buyruğunuzdayım. Balkan Türklüğü, Türkistan Türklüğü hep esâret altındadır. Sovyet zulmü bizleri çembere almış vaziyette. Çâre sizde Başbuğum.’’ dedi. Bunun üzerine Başbuğ:

‘‘—Çâre hepimizde evlâdım. Çâre bu topraklarda mayası bulunan Anadolu delikanlılarında. O zulüm çemberini kıracak olan sizlersiniz. Sarı Satuk’un, Devlet Giray’ın, Osman Batur’un torunları bugün meydanlarda Türk dünyasının hürriyeti için çarpışıyor. Balkanlarda; Sarı Saltuk huzurunda tekrardan ezanlar okunmasının, Türkistan’da; Ahmet Yesevî demlerinde huzura ermenin kavgasının ateşini yeniden yakıyoruz. Bu ateşi harmanlayacak olan sizlersiniz.’’ dedi. Salonun içi coşku tufanı ile esip kavruluyordu. Evlâdına sonsuz güven besleyen bir baba gibi tüm bu gençliği bağrına basıyordu. Doğal olarak bunun netîcesinde dinamizm ile dolu olan bu gençlik, sırtlarını güvenle yaslayabilecek bir dağa sahip olduklarını her dâim hissedebiliyorlardı. Başbuğ evlâtlarına verdiği özgüvenin ardından tekrardan Turalp’e dönerek:

‘‘—Balkan Türkü olduğunu söyledin Turalp evlâdım. Koskoca Balkan diyarının neresindensin?’’ dedi. Bunun üzerine Turalp:

‘‘Atamdan büyük Atalarım, bey babama bir şey dememişler Başbuğum. Ola ki bir Balkan toprağını diğer Balkan topraklarından üstün tutar da yok sayar diye. Balkanların Türk diyarı olduğunun şuuru ile her karış toprağındanım Başbuğum.’’ dedi. Başbuğ hoşuna gitmişçesine tebessüm etti ve başını aşağı yukarı hareket ettirdi. Tam bu sırada nefes nefese bir ihtiyar salon kapısından içeriye damladı. Sırtında masmavi, ay yıldızlı gök bayrak vardı. Gözleri hafif çekik, yüzünde yılların çilesinin ezip geçtiği kırışıklığı vardı. Gözlerini hafif yaşartarak derin bir nefes aldı. Kollarını açtı ve Başbuğ’a hitâben:

‘‘—Türk dünyasının babası! Türk milletinin Başbuğu! Esir millettaşlarımızın umudu. İsa Yusuf Beyimizin yol arkadaşı. Seni var eden Allah’a kurban oluna. Seni târih sahnesine başrol yapan millete kurban oluna. Sana kutlu ecdat topraklarından selâm getirdim.’’ dedi. Başbuğ, karşısındaki ihtiyarın kendisine yakıştırdığı sıfatlardan duygulanmış olsa ki gözünden delikanlıca bir iki damla yaş düştü. Ayağa kalktı. İhtiyara yaklaştı ve sanki dünyaları kucaklarcasına sarıldı. Sonrasında Ramiz, oturduğu yerden usulca kalktı. Başbuğ ile Doğu Türkistanlı ihtiyar yamaç yamaca oturdular. Uzun uzadıya hasbihâl ettiler. Bu sırada Turalp dikkatleri üzerine çekmeden Zeynel ağabeyinin yanına uzamıştı. Onda olan bir emânet vardı. Turalp usuldan Zeynel ağabeyinin yanına sokuldu ve:

‘‘—Benim emâneti verir misin ağabey? Vakit geldi gibi.’’ dedi. Zeynel, binânın diğer ucundaki bir odadan emâneti kaptı geldi. Turalp’e vermek için uzatırken:

‘‘—Bana bir daha böyle vebâli büyük emânetler verme Turalp gardaş. Sabahtan beri aklım gitti başına bir hâl gelir diye.’’ dedi. Turalp ‘Eyvallah’ dercesine başını salladı ve salona doğru adımladı. Başbuğ gitmeden evvel son cümlelerini söyler gibiydi. Solandaki genç evlâtlarına seslenerek:

‘‘—Evlâtlarım! Benden bir isteğiniz var ise başımla bir. Benim sizden tek isteğim millet yolundan sapmayın. Size karşı oynanan oyunlara kanmayın. Unutmayın biz vampir değiliz. Kan ile beslenmeyiz. Ama akan kanı durdurmak için de kan akıtmaktan geri durmayız. Sakın ola ki kontrolsüz hareket edip de benliğinizden sıyrılmayın. Görüyorsunuz ki tüm dünya Türklüğünün umudu sizlerdedir. Elbette ki bir gün Sovyet Rusya tepe takla gelecektir. Elbette ki milletimize düşmanca emeller besleyenler Anadolu delikanlılarından yediği tokat ile yerle yeksan olacaktır. Yeter ki sizler mücâdeleden yılmayasınız. Şimdilik sizlerden müsâade isteyeceğim.’’ diyerek herkesle tek tek tokalaştı. Sıra Turalp’e geldiğinde Turalp, Başbuğun elini dudaklarına götürüp alnına koydu. Önünde diz vurdu. Elinde teşkîlât sancağına sarılı uzunca olan bir şey vardı. Teşkîlâtın sancağını çözerek ayırdı has olan nesneden. Başbuğa uzatarak:

‘‘—Başbuğum! Bu kılıç, tıpkı ismim gibi yüzyıllardan bu yana târihin çileli safhalarında mücâdele ederek bana ulaşmıştır. Her neslimizde nasıl ki bir Turalp var ise aynı şekilde er ya da geç her birerine emânet edilmiş bir kılıçtır bu. Sizin de ifâde ettiğiniz gibi büyük bir varlık mücâdelesinin içerisindeyiz. Her birerimiz kelle koltukta gezmekteyiz. Ocağımız, kutlu dergâhımız gaziler, şehitler meskenidir. Günü gelirde bende ecdadıma yakışır bir şekilde sizin buyruğunuzda canımı Hakk’a teslim edecek olursam, bu kılıcı emânet edebileceğim bir soyum olmayacak. Eğer müsâade buyurur iseniz bu kılıcı size, ecdadımdan bir armağan olarak sunmak istiyorum. Bir de arkadaşlarımdan ricam, eğer bu uğurda şehit olursam bu kutlu sancağımızı tabutuma asmaları olacaktır.’’ dedi ve altından kaplamalı,  üzerine yine altın yaldızla TURALP işlemesi yapılmış kılıcı Başbuğa uzattı. Salonun içindeki herkes gözlerine inanamıyordu. Bu kılıçtaki ihtişam neyde vardı ki? Başbuğ, kılıcı eline aldı ve üç defa öpüp, üç defa alnına koydu. Hemen arkasından ışıldayan yaşlı gözleriyle Turalp’e:

‘‘—Sana soyunu sürdüresin diye mücâdeleden geri dur diyemem oğul. Eğer bunu dersem ben diğer tarafta atalarının yüzüne bakamam. Ha ola ki sen bunu öne sürerek mücâdeleden geri durursan ecdadının huzuruna dahi çıkamazsın. Ben üzerinde çokça zâlim kanı olan bu kılıcı nâmusum bilip emânet sayacağım. İnşallah ecdadına yakışır bir ömrün olur. Yüce Allah seni mücâdeleden koparmasın.’’ dedi ve Turalp’in alnından öptü. Sonrasında:

‘‘—Hepiniz önce Allah’a, sonra birbirinize emânetsiniz evlâtlarım!’’ dedi ve kutlu dergâhtan marşlarla, sloganlarla ayrıldı. Kılıç artık emin ellerdeydi. Ya Turalp… O, emin ellerde miydi? Ramiz ağabeyi, tek dolaşmaması için elinden geleni yapıyordu. Ama o gün, tüm çabaların boşa olduğu bir gündü. Uzun zamandır tehditler alan ve birkaç defa fiziksel arbede yaşayan Turalp, karanlığın zifire çaldığı ayaz bir gecede önce bıçaklanarak, sonrasında üzerine iki şarjör mermi boşaltılarak şehit edilmişti. Şehit edildiği soğuk sokak kaldırımından, Tanrı Dağı’nın eteklerinden büyük atası geldi onu kaldırmaya. Semâya çıkardı onu. Beklediği gün ne çabuk gelmişti. Tüm ecdadı onun ile beraberdi. Cenâzesi gençliğini verdiği; içerisinde, bazen ağabeyleriyle şen şakrak muhabbet ettiği bazen de ciddiyete bürünerek memleket meselelerini konuştuğu teşkîlât binâsının önünden kaldırılmıştı. Mücâdelesi başladığı yerde bitmişti. Bir neslin son temsilcisi olan kahraman Turalp’in son yolculuğunda son isteği yerine getirilmişti. Tabutunda, daha öncesinde ihtişamlı kılıcı sarmalayan teşkîlât sancağı geriliydi. Tıpkı kılıç gibi o da kendisi ile son demlerini yaşıyordu. Resmini Ramiz ağabeyi taşıyordu en ön saflarda. Velhâsıl kelâm bir hikâye sona eriyordu son demlerde. Hem de koca bir hikâye. Tanrı Dağı’nın eteklerinde yiğit bir balaydık ilk önce. Mevaraünnehir kıyılarında ‘‘Daha Deniz, daha Irmak’’ peşinde yaralı bir delikanlı olduk sonra. Anadolu yaylasında, Erenlerin deminde hakîkati bulduk yetişkinlik çağımızda. Esir Balkan diyarında gönül fethinde son nefes verdik ihtiyar bedenimizle. Velhâsıl küllerinden doğan genç bir Turalp ile Türk milletinin Başbuğu, son Bilge Çınar ile hasbihâlin sonunda; Turalp nesline yakışan bir son yaptık. Turalp neslinin her ferdinin kendisine sorduğu o sorunun cevabını son Turalp’te cevaplamaya çalıştık. Onlar, Türk milletini sevip, uğruna serden geçebilecek kadar Türk’tüler. Her okuyucunun en az bir noktada kendini bulduğu veya kendini yeniden keşfettiği yerler illâ ki olmuştur. Bu da Turalp gibi yeni yetmelerin, delikanlıların, yetişkin fertlerin hatta ihtiyarların hâlâ daha süregelen mücâdelelerinin damarlarımızda gezindiğinin işâretidir. Temennim odur ki nesillerimizin Turalp nesli gibi birbirine şuur ve sadâkat ile bağlı olması.

NOT: Bu yazımız Yeni Ufuk Dergisi’nin 63. 64. 65. ve 66. Sayılarında bulunan ‘‘TANRI DAĞINDA HASBİHÂL’’ ‘‘MAVERADA HASBİHÂL’’ ‘‘ERENLER DEMİNDE HASBİHÂL’’ ‘‘SON NEFESDE HASBİHÂL’’ yazılarının devamı niteliğindedir.

Benzer yazılar