Tüm samimiyetimle size bu dergiyi anlatmak istiyorum. Ne gözünüzde çok büyütmek amacındayım ne de gerçekleri bırakıp efsanelere yönelme derdinde. Sadece ve sadece hissettiklerimi, duygularımı, düşüncelerimi…

19 Eylül 2017’de Nuri Serbest Ağabey’in paylaşımını gördüm sosyal medyada. ‘Mefkûre Mektebi başlıyor’ diyerek bir duyuru yapmıştı. Çok ilgimi çekmişti yazdıkları. Kendisiyle irtibata geçtikten sonra derslerin başlayacağı gün Yeni Ufuk Dergisi’ne gittim ve her şey öyle başladı.

İlk gittiğim andan itibaren beni oraya çeken bir şeylerin olduğunu hissettim. Duvarlarında Türk büyüklerinin fotoğrafları vardı. Mustafa Kemal’den Alparslan Türkeş’e, Nihal Atsız’dan İsmail Gaspıralı’ ya çok geniş bir yelpaze… Kitaplarına baktım daha sonra. Ziya Gökalp’ten, Cengiz Aytmatov’a, İskender Öksüz’den Ömer Seyfettin’e yine geniş bir halka.

Gençleri incelemeye başladım. Ne düşünüyor ne hayal ediyorlar, nereye varmak istiyorlar diye. Bir şeyler vardı bu kitapevinde ve ben bu kitapevinin, bu derginin içinde yer almak istiyordum…

Dersler başladı daha sonra. Bayram Hoca’dan, Berkan Reis’e, Aybike’den Nuri Ağabey’e kadar çeşitli iş kollarından insanlar bir şeyler anlattı bize. Çoğu üniversite öğrencisi olan talebelerle ben de ders dinliyordum üniversite hayatımdan yıllar sonra. Neler bilmiyormuşum ben neler!

Çıkış noktası bile bir başka güzeldi bu mektebin. Türk Milliyetçiliği öğrenilecek bir şeydir diyordu dergiyi kuranlar. Öyle atadan, dededen dinlediklerinle çok da ileri gidemeyiz. Öğreneceğiz, uygulayacağız, yaşayacağız diyorlardı.

Her ders bir başka yere savrulma yaşıyordum. Türklük nedir, kültür nedir, idrak nedir, din nedir, İslamiyet nedir, nasıl yaşanır gibi. Bazen kabul etmiyordum söylenenleri. Derste itiraz etmek serbestti. Söylenenleri kabul etmek zorunda değilsiniz ve bu size inanılmaz bir özgürlük alanı sağlıyor.

Gençlerin dergiye, Mefkûre Mektebi’ne gösterdiği ilgi ve alaka kadar beni mutlu eden bir şey olmadı bu serüvende. Ne zaman dergiye gitsem lisenin, üniversitenin çeşitli alanlarından gençleri orada gördüm. Her birisi sürekli bir şeyler konuşuyorlar, bazen de tartışıyorlardı. Merakla dinledim bazılarını 20 yaşında, 22 yaşındaki gençlerin bilgisi, donanımı, hareketi, tavrı bambaşkaydı. Bu yaşta nefsin tüm arzularını bir kenara bırakarak, kahvehanelerde, yol kenarlarında, kafelerde ‘boş’ sohbetler yapmak varken bu dergiye gelip çile çekmeye talip olmak ne güzeldi!

Hele de bunu 20’li yaşlarda yapıyorsanız…

Bayram Hoca girdi önce derslere. İnsanı anlattı. İnsanın iki gözden, iki kulaktan ibaret olmadığını anlattı. Hayvanlardan farkımız olması için neler yapmamız gerektiğini, aklın ne işe yaradığını anlattı. Kafamda canlanıyordu bir şeyler…

Sonra Berkan Reis girmeye başladı derslere. Bana soruyorsanız ders anlatmıyordu, yaşıyordu. Kendimizi bir Orta Asya’da, bir Balkanlar’da hissediyorduk. Bu hissiyatımızı sağlayan şey onun anlatım tarzıydı en çok. Kimi zaman masaya yumruğunu vurarak anlatıyordu derdini, kimi zaman Yunus Emre’den şiir okuyarak gönül dünyamıza giriyordu. Özellikle gençlerin ne kadar etkilendiğini görebiliyordum.

Nuri Serbest ağabeye gelmişti sıra. Benim en çok ilgimi çeken konuların başında gelen dini konuları o anlatacaktı. İlk dersten itibaren her derste bizleri şaşırtmayı başardı. Her söylediği kafamda şimşekler çaktırıyordu. Yıllardır öğrendiğim birçok şeyin aslında öyle olmadığını anlatırken benimle birlikte şaşkınlık yaşayan gençlerin sayısı da her geçen gün artıyordu. İtiraz hakkımı da kullandım çoğu kez. Hatta bazı düşüncelerine hala katılmıyorum ama olsun. Ben ondan özellikle ‘akıl’ konusunda ve Kur’an-ı Kerim’in akılla nasıl yorumlanması gerektiğini öğrendim. Hem de iliklerime kadar…

Bir de kitap okuma zorunluğu vardı eğitim süresince. Belirlenen kitaplar, belirlenen süre içinde okunacaktı. Nihal Atsız’dan Emine Işınsu’ya, İskender Öksüz’den İsmail Yakıt’ a kadar yine geniş bir yelpaze ve inanılmaz güzel eserler. Okudukça şaşırdık, okudukça bilgilendik. Biz bazı şeyleri ne kadar eksik anlıyor ne kadar uzakmışız bazı gerçeklerden…

Türk milliyetçiliğinin öğrenilen bir şey olduğunun idrakine varmamız için taş üstüne taş koymaya devam etti bu güzel mekân.

Geçtiğimiz günlerde 6. Kuruluş yıldönümü için otelde bir araya geldik. Denizli’den başlayan çoban ateşinin ulaştığı yerleri gördükçe duygulandım. Burdur’a, Konya’ya, Kayseri’ye, Ankara’ya ve daha nice nice yerlere… Her yerde Mefkûre Mekteplerimiz, her yerde kitapevlerimiz açılmış. Gençlerin gözlerinde heyecan, parmaklar bozkurt… Ve eşlik ediyorlar bir şarkıya…

‘’Kazak-Kırgız dalasından,
Oğuz Türkmen yaylasından,
Şanlı Kerkük kalasından,
Selam Olsun!
Semerkand’dan, Buhara’dan,
Timur, Babür, Baykara’dan,
Kosova’dan Ankara’dan,
Selam Olsun!
Türkistan’ın kucağından,
Yesevi’nin ocağından,
Kardeş Bosna Sancağı’ndan,
Selam Olsun!
Alpamış’tan, Er Manas’tan,
Canım elim bağı bostan,
Yeniden yazılsın destan,
Selam Olsun!
Avazımız, sözümüz bir,
Kopuzumuz, sazımız bir,
Kökümüz bir, özümüz bir,
Selam Olsun!
Bilge Kağan Bilgeleri,
Atilla’nın neveleri,
Oğuz Han’ın batırları,
GökTürk’ün börüleri,
Selam Olsun!’’

Yeni Ufuk Dergisi 6.yılını kutluyordu belki ama içimizde yanan ateş binlerce yıllıktı. Zaten değerli konuşmacılar da bize bugünü değil tarihî ve geleceği anlatıyordu. Düne bakarak sadece övünmeyi değil tarihten almamız gereken dersler olduğundan bahsediyorlardı. Alınacak bu derslerle yolumuzun daha aydınlık olacağından bahsediyorlardı. Yeni Ufuk’lu gençler hatalardan ders ala ala, Türk tarihinden güç alarak geleceğe yürüyecekti. Dışarıdan baktım gençlere o gece. Kürşad’ı, Bilge Kağan’ı, Tonyukuk’u, Alparslan’ı, Fatih’i, Yunus Emre’yi, Ahmet Yesevi’yi, Atatürk’ü ve Alparslan Türkeş’i gördüm birçoğunun gözlerinde…

6 yıl önce başlayan bu şarkı sonsuza dek devam edip bir destan olmalı…

Allah bu kitapevini, Mefkûre Mektebi’ni kuran, yaşayan, yaşatmak için mücadele eden herkesten razı olsun.