SİYÂSET kısaca “İdâre etmek sanatıdır” diye târif edilir. Bu sanat üzerinde incelemeler yapılmış, nazariyeler ileri sürülmüş, usuller tesbitine çalışılmış ve gerek millî siyâsette, gerek hükûmet gerek devlet siyâsetinde muvaffakiyet şansının, prensiplerle milletin arzu ve gayeleri arasında uygunluk olması, idâre edilenlerin idâre edenlerle görüş ve anlayış birliği içinde bulunması şartına bağlı olduğu netîcesine varılmıştır. Gerçekten halkın temâyüllerine göre ayarlanan ve toplumun maddî-mânevî durumlarıyla uzlaştırılabilen siyâsetlerdir ki, tam başarıya ulaşabilir ve huzur sağlayıcı, makbul bir idâre ancak icrâ mevkiinde olanlarla kütle arasındaki his ortaklığı ve âhenk sayesinde mümkün olabilir. Bu îtibarla, hükûmetlere direktif verici mâhiyet arzeden devlet siyâsetinde de milletin arzu, temâyül, ihtiyaç ve gayelerinin prensipler halinde ifâdesini bulması ve gayelerinin prensipleri sadâkatle tâkip ve tatbik etmeleri lâzımdır. İşte idâre etme sanatının sihirli anahtarı budur. Bu sihirli anahtarın sırrına erilemediği zamanlarda halka karşı alâkasızlıktan doğan bir duygu körlüğü içinde anlayış birliğini zedeleyici ve umûmî telakkîlere aykırı istikametlerdeki zorlamaların memlekette hoşnutsuzluğa sebep olacağı, disiplinsizliği teşvik edeceği ve cemiyeti tedrîcen anarşiye sürükleyeceği unutulmamalıdır. Târihte “ihtilâl” denilen büyük içtimâî karışıklıklar ve hareketleri, doğrudan doğruya, milletin tabiî temâyül ve mânevî değerler telakkîsi ile devlet siyâseti arasındaki uygunsuzluğun eseridir. Kurulu nizamı bozmak ve devleti çöktürmek için iç ve dış düşmanların bütün faâliyetlerin, birlik şuurunu sarsarak toplulukta ayrılıklar yaratmak ve âhenksizliği keskinleştirmek etrafında teksif etmeleri bundan ileri gelir.

İleri görüşlü bir devlet siyâsetinin korumaya ve tam bir uzlaşma halinde yaşatmaya mecbur olduğu sosyal değerler iki noktada toplanır. Biri zirâat, ticâret, sanâyi vb. gibi günlük ihtiyaçların karşılanmasına yarayan meşgalelerden kurulu maddî imkânlar, diğeri de ahlâk, din, edebiyat, dil, güzel sanatlar vb. gibi, her milletin kendi târihî seyri içinde orijinal hüviyet kazanmış olan ve “millî kültür” diye adlandırdığımız mânevî varlıklardır. Bu iki değerler grubu arasında muvâzene kurarken devlet siyâsetinin gözden uzak tutamayacağı husus, maddî imkânları mânevî varlığı besleyecek, kuvvetlendirecek tarzda, yani iktisâdî alandaki çalışmaları mânevî değerlerin ruhuna ve gelişme istikametine uygun olarak tanzim etmektir. Çünkü aslolan mânevî varlık olup, maddî imkânlar onun emrinde birer vâsıtadan ibârettir. Nitekim haysiyetli bir insan maddî menfaat temininde dinini, ahlâkını âile nâmusunu karşılık gösteremez ve şerefli bir millet kendini ihtiram ve îtibarla yaşatan hürriyeti ve millî istiklâli zararına hiç bir pazarlığa girişemez. İçtimâî olsun, ferdî olsun beşer hayatının normal yolu o dur ki, haysiyetli millet bütün varlığını hürriyet ve istiklâlin korunmasında başlıca temînat olan millî kültür unsurlarının zenginleştirmeye ve kendini medenî vasıflarla tezyin etmeye yöneltir ve şerefli insan kutlu değerleri uğruna bütün imkânlarını seferber eder.

Bununla beraber, milletler ayrı birer kültür birliği ve birbirinden farklı içtimâî değerler bütünü olduğundan devlet siyâseti, maddeci-mâneviyatçı olmak bakımından, milletlere göre az çok değişiklikler gösterir. Bazılarında mânevî değerlerden bir kısmına ehemmiyet verilecek bir kısmı ihmal edilir, bazılarında da yalnız maddî imkânlara üstünlük tanınır. Bu seçmede her topluluğun mâzîsinde vukua gelen sosyal ve siyâsî hâdiselerin şuuraltı tesirleri rol oynar.  Uzun devirler başkalarının irâdesi altında esâret ve kölelik hayatını sürüklemiş olan topluluklarla, târih boyunca hür yaşamış, hâkim olmanın engin sevki ile mâneviyatını bezemiş, efendilik vasfını yüzyıllarca devam ettirmiş milletlerin çocukları arasında içtimâî değerlere kıymet biçme bakımından ayrılıklar bulunması normaldir.

Türk milleti hem târihte, hem bugün dikkate şâyan bir açıklıkla mânevî varlığa ehemmiyet veren bir millet olarak görünmektedir. 3500-4000 yıllık mâzîsi olan büyük milletimizin târihî vesîkalarla aydınlanan son iki bin senelik safhası göstermektedir ki, Türk izzeti nefsine düşkün, kendine güveni fazla, baba ocağı ve âile bağı kuvvetli, diline, ahlâkına tutkun, gururlu ve şahsiyetli bir insan; Türk topluluğu da millî birliğini muhâfaza etmek için hiçbir fedâkârlığı esirgemeyen, yurdunu, devletini ebediyen korumayı şiar edinen yüksek bir cemiyettir. Bu husûsiyetler Türk milletini bir yandan millî kültürüne, diğer yandan siyâsî istiklâline kıskançlıkla sarılmaya sevk etmiştir. Millî kültür ve istiklâlimizin tehlikeye düştüğü buhranlı anlardaki hârikulâde mücâdele kabiliyetimiz ve destanlaşan savaşlarımızla bu târihî vasıflarımız bir arada düşünülürse Türkün ne kadar kudretli bir millî duyguya sâhip olduğu anlaşılır. Aynı millî duygu Türk topluluğunu, kendisi için iyi olan her şeyi başkaları için de kalpten arzulayan yüksek seciyesinden dolayı, hürriyet melekesiyle teçhiz etmiştir. Târihen sâbittir ki, Kore’den Karadeniz’e, Ural dağlarından Manş sâhillerine kadar uzanan Hun İmparatorlukları, Çin Seddi’nden İstanbul’a ve Yemen’e kadar hüküm süren Selçuklu İmparatorluğu ve nihâyet dünyanın üç kıt’ası üzerine yayılan muazzam Osmanlı İmparatorluğu çağlarında haksızlıktan doğan hiçbir şikâyete rastlanmamış, zulüm, tazyik ve istismarın sebep olduğu hiçbir isyan hareketine şâhit olunmamıştır. Bu vâkıayı tamamlayan diğer bir gerçek de asırlarca idâremizde yaşamış olan çeşitli din ve çeşitli dilden sayılmayacak kadar çok yabancı kavmin temel haklarına ve kültürlerine saygı gösterildiği hususudur. Öyle ki, büyük müsâmahamız ve insana gösterdiğimiz îtibar sayesinde mevcûdiyetlerini yüzyıllarca devam ettiren bu kavimler, hâkimiyetimizin sona erdiği târihlerden îtibâren birer millet halinde ortaya çıkmışlardır. Bununla beraber, zengin târihî şehâdetlerle hürriyetçi millî ruhu ortaya konan Türk milletinin imparatorluk devrinde kendi millî kültür değerleri üzerine fazla eğilmemiş görünmesini suç saymak, yani çeşitli zümrelerin meydana getirdiği kavimler karışımında çapraşık idâre mekanizmasının isâbetle kullanma sanatının gerektirdiği, aynı zamanda Türk milletinin hürriyetçi seciyesinin emrettiği geniş toleransı bir hatâ olarak tefsir etmek doğru değildir. Meselâ, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet ve ülkenin sâhibi sıfatıyla teb’asını babaca şefkat hisleri içinde idâre etmekle vazîfeli Türkün, asâleti ve üstünlüğü sebebiyle, gurura kapılarak bir nevi bencillik yoluna girmesi onun beşer târihindeki seçkin idârecilik mevkii ile uzlaşmaz bir tutum teşkil ederdi. Bundan dolayı da yine o devirde, hem de çağın îcabı olarak, İslâm dini çerçevesinde toplayıcı ümmetçilik telakkîsinin esas alınması normal karşılanmalı, fakat bu haller Türk topluluğunda ikinci tabiat vasfında bulunan milliyetçiliğe sırt çevrildiği mânâsına alınmamalıdır.

Çünkü mâlûm dış tesirlerle imparatorluğumuzun çözülmeğe başladığı yıllarda Türk milletinin de aslî hüviyeti olan milliyetçiliğe dönmekte artık bir mahzur görmediği meydandadır ki, milliyetçi ve lâik Türkiye bu târihî gelişmenin meyvesinden başka bir şey değildir.

Millî benliğe dönüş, siyâsî hâdiselerle muvâzî olarak, bilhassa İkinci Meşrûtiyet sıralarında canlanmış bulunuyor ve “Türkçülük” cereyanı bu dönüşün mihrakını teşkil ediyordu. Ancak her şeyden evvel, bir kültür hareketi olduğu için siyâsî ve hukukî cepheleri eksik bulunan Türkçülük, mâhiyet bakımından, milliyetçi aksiyona doğru bir fikrî ve ilmî gerekçe durumunda idi. Bu hareket tarafından şiddetle desteklediği bilinen Kurtuluş Savaşımızı, Ziya Gökalp mektebinin müstesnâ şahsiyeti Mustafa Kemal, destânî bir kahramanlıkla nihâyete erdirdikten sonra, millî hudutlar içine çekilmiş ve alevlenen millî benlik şuurunun zaferiyle kurulmuş yeni Türk devleti karşısında eski devrin artık mânâ ve değerini kaybeden iki müessesini ilga ederek Türk milliyetçiliğine gerçek hüviyetini kazandırdı. Bu iki müesseseden biri, çeşitli yabancı unsurları idâre etmek maksadına göre teşkîlâtlanmış imparatorluk sisteminin temsilcisi saltanat, diğeri de aynı sisteminin yaşaması için bir zamanlar terviç olunmuş ümmetçilik zihniyetinin sembolü hilâfet idi. Gayet tabiî olarak millî ruh, beynelmilelci vasıftaki ümmetçiliği, millî irâde ise kendi isteği dışında mevcut olabilen bir iktidar telakkîsini reddediyordu. Milletin tabiî temâyülleri yolunda yürümeyi vazîfe sayan ve onun mânevî iştiyaklarına tercüman olan Atatürk, bu müesseseler yerine “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” düsturunu koymak sûretiyle yeni Türk devletini anayasa, teşriî ve icrî kuvvetler bakımından tamamıyla milliyetçi temeller üzerine koydu ve böylece, târih boyunca millî ruhun taşıyıcısı ve koruyucusu olan Türk topluluğunun siyâsî ve hukukî yönlerden ve hakîkî milliyetçiliğe kavuşturmuş oldu. Yine bilindiği üzere, Atatürk devrinin ilmî ve fikrî çalışmaları da hep milliyetçilik gayesine yönelmiş bulunuyordu.

İşte târihte Türk milletinin ve bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel, siyâsî ve hukukî oluş’u bundan ibârettir ve bilhassa açıkça belirtmiştir ki; Türk’ün hürriyet esasındaki milliyetçi vasfı, başka milletlerde olduğu gibi dış telkinlerden doğma, sonradan kazanılmış, spekülâtif bir değeri değil, fakat Türklükten ayrı mütâlaası imkânsız bir bünyevî karakterdir. Eğer siyâsette başarıya ulaşmak için topluluğun arzu ve gayeleriyle prensipler arasında uygunluk mevcut olması, idâre edilenlerle idâre edenlerin görüş ve anlayış birliği içinde bulunması şart ise, Türkiye devlet siyâsetinin de doğrudan doğruya Türk milliyetçiliği prensiplerine bağlanması ve Türk hükûmetlerinin dil, din, millî ahlâk, millî edebiyat, millî güzel sanatlar, millî iktisattan kurulu Türk kültürünü zenginleştirmek ve yüceltmek hususunda gayret sarf etmesi lâzımdır. Ancak bu sûretle memlekette otorite sarsılmayacak, disiplinsizlik baş göstermeyecek, millet anarşiye kaymayacak ve çağdaş medeniyet seviyesine çıkmak hızı içinde dâima ilerlemek mümkün olacaktır. Tabiatıyla söylemeye hâcet yoktur ki, Türkiye devlet prensibi hürriyeti sınırlandırmaya, insan haklarını kısmaya, millî irâdeyi zedelemeye yönelen her türlü gayri millî siyâseti esastan reddeder.

KAYNAKÇA                                                                                                                                                                                         İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliği Meseleleri, sayfa 137-142