Artık karar verilmişti. Hür Türklerin bir arada yaşadığı hür Türkiye’nin bize sâhip çıkacağını düşünerek yanlarına sığınacaktık. Gece olmuş herkes uyumak üzere yatağına çekilmişti. Uzun süre uyumayı denemiş ancak uyuyamamıştım. Yatağımdan kalkıp pencerenin kenarına geçmiş, gökyüzünde parlayan dolunayı seyre dalmıştım. Şimdi aklımı kurcalayan düşünceler ile baş başa idim. Dolunay Türkiye’de de aynı güzellikte miydi? Sanırım bunun cevabını biliyordum. Türkiye’ye kaçıp daha sonra tekrar buraya dönen akrabamız sâyesinde hakkında bilgi sâhibi olmuştum. Onlar da bizim gibi Müslüman Türklerdi.  Aynı dili konuşuyor, aynı dine îman ediyorduk. Tabiattaki cümle varlığa aynı gözle bakıyorduk. Aynı türkülerle ağlayıp aynı türkülerle gülüyorduk. İki ayrı coğrafyada tek millet olmanın şuuruna varmalı, birlik olmalıydık. Asırlardır hasret içinde onları bekliyorduk. Biz ise Türkiye’ye giderek hem canımızı kurtarmalı hem de buradaki zulmü duyurmalıydık.  Hürriyet için uzun bir yolculuğun arifesindeyken korkmuyorduk fakat bir tedirginlik hissi oluşuyordu içimizde. Meçhule doğru ürkek adımlarla ilerleyecek, bizi bekleyen zorlukları ancak yolda başımıza geldiğinde anlayabilecektik. Türkiye’de sesimizi duyurabilirsek eğer bizim başımıza gelenler başka Türklerin de başına gelmeyecekti. Çocuklar Türklüğünü unutmayacak, dilimizi evde, sokakta, okulda, iş yerlerinde yâni istediğimiz her yerde hürce konuşabilecektik. İnancımız üzere rahatça yaşayabilecektik. Câmiler de ezan sesi dinmeyecek, huzur ve güven içinde ibâdetlerimizi gerçekleştirebilecektik. Esaret altında yaşamanın ne demek olduğunu asırlar bize öğretmişti. Bu acı tecrübeyi bizden sonraki nesillerin yaşama ihtimali hüzne gark ediyordu. İşte hürriyet, ekmek gibi su gibi nefes gibi hayâtî derecede kıymetli idi. Hür olmadan yaşamak yaşam değildi. Biz artık yaşarken ölmeyecek üzerimizdeki ölü toprağını atacaktık. Üstelik bu durumda olan sâdece Doğu Türkistan değildi. Kırım, Karabağ, Kerkük ve nice Türk diyarlarında hasret türküleri yakılıyordu. Ayrılıklar elbet bitecekti, kavim gardaşa kavuşacaktık. Bizi ayıran asırların, coğrafyanın ve sâdece güçlü olanı haklı kılan düzene inat kavuşacaktık. Şimdi bu düşüncelerin ne kadar elzem olduğunu iyice idrak etmiştim. Kalanların sesini bir nebze olsun duyurabilmek gayesi umut vâdediyordu. Durmayacak, vazgeçmeyecek ve bu gaye üzerinde hayatıma devam edecektim. Bütün bunları düşünürken zaman şu gibi akmış, sabah oluvermişti. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Kuşlar ötmeye başlamış, dolunayın yerini güneş almıştı. Evde herkes teker teker uyanırken hiç kimse konuşmuyordu.  Sabah herkes işe ve okula gitmek için evden çıktı, ben de Aypars ile konuşmak için çantamı alıp kendimi sokağa atmıştım.

 

Ata yurdumuzda geçirdiğimiz son günlerdi. Kaşgar’ın adım adım her yerini hâfızama kazıyarak unutmamak istiyordum.  Bir çeşit vedâ merâsimi içinde geçiyordu bu kısacık yolculuk.  Her yerini her köşesini aklıma kazımalı idim. Bu durumun telâşı içinde Kaşgar’ın kokusunu doya doya içime çektim. Evlerin arasında ilerleyen insanlara gözlerimle vedâ ettim. Bahçeler de güller açmış, gökyüzü berraktı, yeryüzünün cenneti burasıydı. Bu hoş hislerin âhenkli güzelliğine kapılmışken kendimi Aypars’ın evinde bulmuştum. Zaman ne de çabuk geçmişti. Evlerinin önüne geldiğimde O da okula gitmek için dışarıya çıkmıştı. Ona durumu nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Onu görünce heyecanlanmıştım. Oda beni görünce şaşırmış, ne olduğuna anlam veremeden gözlerime bakmıştı. Gözlerimi kaçırmayı denedimse de başaramadım. Mahcup bir vaziyette yürümeye başladım. O da bana ayak uydurdu ve okula doğru yola koyulduk. Yüreğim ateşler içinde yanarken dilime kelepçeler vurulmuştu, ilk onun konuşmasını sabırla bekliyordum. Ve öyle de oldu. Aradan yıllar geçse de yolda konuştuklarımız hâfızımda tâzeliğini hâlâ korumakta. Konuşmaya Aypars başlamıştı:

– Aypars: Nasılsın? Yüzün pek iyi görünmüyor.

– Ayçolpan: İyi değilim. Tüm gece gözüme uyku girmedi.

– Aypars: Neden? Ne oldu?

– Ayçolpan: Kaçıyoruz buralardan. Kaçıyoruz.

– Aypars: Anlamadım. Niçin kaçıyorsunuz?

 

Ve ben olayı baştan sona anlatmıştım.  İkimizi de bir sessizlik bürümüş, onun ise ne hissettiğine karar veremiyor yüzündeki ifâdeyi tam kestiremiyordum. Beni kaybedeceği için üzülmüştü muhakkak lâkin gerçekten ne hissediyordu bilemiyordum. Uzun bir sessizliğin ardından ilk konuşan Aypars oldu:

-Aypars: Ne zaman gideceksiniz?

-Ayçolpan: Bilmiyorum. Babam kaçmamız için tüm hazırlıkları tamamladığında yola düşeceğiz.

-Aypars: Kimse duymuyor sesimizi hiç kimse… Üstelik Türkiye’den de bir haber gelmiyor.

-Ayçolpan: Evet, duymuyorlar. Bu yüzden vatanımızdan kaçmak zorunda bırakılıyoruz. Halbuki bu zulme sessiz kalmasalar koca Çin’e kafa tutacak yüreklere sâhibiz. Belki ahvalimizi bilmiyorlardır? Zulüm gördüğümüzü bilen milletdaşlarımız zâlime karşı gelmez mi?

– Aypars: Bilseler gelirlerdi. Sözde eğitim kamplarında işkence görenlerin halini bilseler, tecâvüze uğrayan kadınların çığlıklarını duysalar elbet gelirlerdi. Gece sıcak yataklarında vicdanlarını da uyutmuyorlar ya?

-Ayçolpan: Göz yaşı içinde hasretle beklediklerimiz sesimizi duyacak. Başıma gelen kötülüklerin başkalarının başına gelmemesi için durmadan haykıracağım. Önceden bu kadar umutlu değildim. Bunu bana sen öğrettin. Peki ya sen ne yapacaksın Aypars?

-Aypars: Ben burada kalıp esaretin Hürriyet’e dönüşmesi için kavga edeceğim. Uygur Türklerinin soyuna, Uygur Türkçesine, kültürüne ve dinine tasallut eden elleri kırmak için burada kalacağım. Bu uğurda gerekirse canımı vereceğim.

 

Konuşmamızın heyecanı içinde âdeta hayattan kopmuştuk. Ve birdenbire okulun önüne gelmiştik. Şimdi ayrılma vaktiydi. Okulun kapısından derse girmek için ayrıldık. Dersler sıkıcı şekilde ilerlerken olağan dışı bir şeyler oluyordu. Dördüncü derse girdiğimizde hiç beklemediğim bir şey olmuş, sınıfa tanımadığım iki kişi gelmişti. Daha önce hiç karşılaşmadığım bu adamlar doğruca öğretmene yöneldiler. Kulağına kısık sesle bir şeyler söylemeleri ile öğretmenin beni işâret etmesi bir oldu. Konuştuklarını duyamıyordum ama konuşurken bana baktıklarını anladım. Diğerine göre biraz daha uzun olan adam harekete geçerek bana doğru geliyordu. Korku içinde neler olup bittiğini anlamaya çabalarken kolumdan sert bir şekilde çekerek beni zorla bilmediğim bir yere götürmek istiyordu. Direnmeye çalışmış, avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Tek başına beni götüremeyeceğini anlayan adam diğer arkadaşından Çince yardım etmesini istedi. Kısa boylu tıknaz adamın gelmesi ile gücüm tükenmiş daha fazla dayanamayarak ellerine bıraktım kendimi. Sınıf arkadaşlarım korkudan donup kalmıştı. Sesimi duyanlar etrafımıza toplanmıştı. Bir aralık Aypars’ı gördüm. Yüzünde öfkeyle karışık hüzün vardı. Artık uzaklaşmıştık ondan ve diğerlerinden. Okulun dış kapısına geldiğimizde herkes geride kalmıştı. Okul çıkışının sağ tarafında kalan sokakta bizi bir araba bekliyordu. Oraya doğru yönelmiştik. Beni arabaya bindireceklerdi ki Aypars’ın sesiyle irkildik. Ben hâlâ ne olduğunu anlamamış şaşkın gözlerle etrafa bakınırken, Aypars ânî bir hareketle sağ tarafımda kalan adamın kıvrakça üstüne atıldı. Diğer adam beni tutmak için arabaya doğru kolumdan hızlıca çekti. Aypars’la adam, boğuşmanın şiddetiyle yere düşmüşlerdi. Yumruklar birbiri ardına inerken kimin kazanacağı meçhuldü. Aypars yüzüne iki tane şiddetli yumruk darbesi yemiş, zor durumda görünüyordu. Yanımda ki Çinli kaçacağımı düşünüp yanımdan ayrılmıyordu. Aypars son anda atağa kalkarak sonunda adamı bayıltmıştı. Fakat nefes nefese kalmış, ayağa kalkamıyordu.  Bunu gören diğer Çinli beni bırakmış Aypars’ın yerde olmasını değerlendirip saldırıya geçti. Arkadan yediği yumrukla afallayan Aypars kendine gelerek çabucak toparlamıştı kendini. Düştüğü yerden kalktı ve Çinli adama vurmaya başladı. Adam aldığı yumruk darbeleriyle dünyaya geldiğine pişman olmuştu. Ben ise çâresizlik içinde elimden hiçbir şey gelmediği için öylece kalakalmıştım. Sonra bir taş buldum yerden taşı Çinli adamın kafasına hızlıca attım. Adam yere yığılmıştı. Aypars bana dönüp elimden tutarak bizim eve doğru yöneldi. Şaşkınlığım geçmeye başlamıştı. Nefes nefese:

-Neler oluyor Aypars? diye sordum.

Bana doğru dönerek:

-Seninle evlendirilecek olan Çinlinin adamlarıydı onlar. Konuşurken duydum. Seni zorla o adamın yanına götüreceklerdi.

-Ayçolpan: Bu kadar erken olacağını beklemiyordum.

-Aypars: Baban adamla kavga etmiş. Seni eve götürmeliyim. Koş.

 

Yolda, eve gidinceye kadar âilemi düşündüm, ne yapacağımızı bilmiyordum. Koştuk… Koştuk… Ve sonunda eve ulaşmıştık. Âilem kapının önünde birkaç parça eşyâyla beni bekliyordu. Babamın dayak yemekten ağzı burnu kan içinde kalmış, perîşan haldeydi. Beni görünce tedirginliği geçmiş kendine gelmişti. Gitmemiz gerektiğini söyleyerek eşyâları sırtlandı. O sırada mahallemize gelen uzun sokağın başında üç kişi göründü. Kim olduklarını seçememiştik. Babam telâşla acele etmemiz gerektiğini söyledi. Yerde kalan eşyâlardan birkaçını almıştım ki Aypars’a dönerek:

-Elveda Aypars.

– Aypars: Elveda Ayçolpan. Ben onları oyalarım kaçın.

 

Ve kaçtık.

Koştuk. Koştuk. Koştuk… Bir silâh sesi duyuldu.

O anda yüreğime bir hançer vuruldu. Yıkılmamak için zor tuttum kendimi. Geriye dönmek için harekete geçtimse de yapamadım. Anamın, babamın, gardaşımın hayatını tehlikeye atmamak için dönemedim. Delirmek üzereydim. Aypars ölmüş müydü? Yüreğim paramparça koşarak Kaşgar’ı terk ediyorduk. Babam uzun zamandır bizim haberimiz olmadan kaçmak için planları yapmıştı. Kaçmak için yeterli paramız yoktu. Koca kara bir girdaba kapılırken atiye yönelik ümitlerimiz azalıyordu. Üstelik geride vatanımızı, evimizi, akrabalarımızı, arkadaşlarımızı her şeyimizi bırakmıştık. Ayrıca Aypars’ın durumu da meçhuldü. Yaşıyor muydu? Yaşıyorsa hapishâneye mi göndermişlerdi? Yoksa türlü işkencelere mi mâruz kalmıştı? Ona aşkımı bile söyleyememişken belki de sonsuza dek ayrı kalmıştık. Yüreğimde açan çiçekler solmuş, artık kurak bir çöl olmaya gebeydi. Güneş batmış, ay sönmüştü. Babamın bir arkadaşı aracılığıyla zor koşullar altında atalarımızın uğrunda kanlar döktüğü öz yurdumuzdan ayrıldık.

 

Yolculuk sırasında bir türkü beni etkisi altına almıştı. Küçükken annem söylemiş, çok beğenmiştim. Şimdi hüznüme ortak olmuştu bu türkü:

 

Kaldı yurtum, kaldı tahtım
Kaldı, menim hür cennetim
Yavkolı’da oynavüsken
Altın beşik yurtum kaldı

…………….

Yürümekten tâkati kalmayan ayaklara inat bitmek bilmeyen yollarda ilerliyorduk. Yiyeceğimiz kısıtlı olduğu için idâreli kullanıyor, günden güne zayıflıyorduk. Üstelik her birimizin sırtında hayâtî öneme sâhip yüklerin ağırlığı vardı. Yorgunluğumuz arttıkça yürümemiz yavaşlıyor, Türkiye’ye ulaşma süremiz uzuyordu. Umutsuzluk içinde yola devam ediyorduk.  Su bulmak güçleşiyordu gün geçtikçe. Yolculuğumuz devam ederken birdenbire kardeşim hastalanmış, ateşler içinde yanıyordu. Yorgunluk, su ve yemek kıtlığının yanında sınırları içinden geçtiğimiz ülkelerde yakalanma telâşı hepimizi yormuştu. Bundan en çok etkilenen ise kardeşim olmuştu. Onun biraz olsun nefes alabilmesi adına durup dinlenecektik. Dağ başında geceyi geçirip sabah yola koyulacaktık. Hava soğuk, kıyâfetlerimiz ise yeterli değildi. Kardeşim ile ben yan yana sarılıp uyuyacaktık. Kardeşim çok konuşmayı sevmez, yüzündeki tebessümle her şeyi anlatırdı. Tam birbirimize sarılmış uyumak üzereyken bir soru yöneltti:

-Kardeşim: Ablacığım Türkiye’de rahatça Türkçe konuşabilecek miyiz?

-Ayçolpan: Evet, rahatça konuşacak hatta bağırarak söyleyeceğiz her şeyi. Söyle bakalım neden sordun kuzum?

-Kardeşim: Hiç. Bir keresinde öğretmenim Türkçe konuşuyorum diye bana kızıp vurmuştu. Bende eve gidinceye kadar ağlamıştım. Sizi üzmemek için anlatmadım.

-Ayçolpan: Bütün o kötü günler geride kaldı kuzum. Artık mutlu olacağız. Biraz daha sabret.

 

 

Sıkı sıkıya sarılmış, hayaller kurarak uzanmıştık soğuk yere. En çokta ayaklarımız üşüyordu. Soğuk havaya karşı en etkili silâhımız olan sevgimizin sıcaklığı ısıtıyordu birbirimizi.  Günlerdir yürümüş olmanın getirdiği yorgunluğun etkisiyle uyuyup kaldık öylece. Gece yarısı şiddetli bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Uykudan uyanmış, kan çanağı gözlerle etrafı seyre dalmıştım ki bir şey fark ettim. Kardeşim nefes alıp vermiyor, hiç kıpırdamıyordu. Telâş içinde ona seslendim lâkin bir yanıt alamadım. Gözümden akan yaşa engel olamadan babamlara seslendim. İlk uyanan babam oldu. Yerinden fırlayarak kardeşimin kolunu bir baba şefkati ile tutmuş yerde yatan soğuk ve cansız bedene sıkı sıkıya sarılmıştı. Kardeşime ne olduğunu anlayınca göz yaşlarına hâkim olamadan yere yığıldı kaldı. Kardeşim ölmüştü.  Soğuktan çatlamış dudaklarıyla toprağa düşmüştü ansızın. Küçücük yüreği bunca zorluklara dayanamamıştı. Yaklaşık iki hafta boyunca halsiz ve tedirgindi. Gözlerindeki gülümsemeyi yitirmiş, onun yaşındaki çocukların âilesiyle akşam yuvalarında güle oynaya zaman geçireceği çağda kendisi bunca zorluklara göğüs germekle sınanmıştı. Bu kısa ömründe çektiği sıkıntılara daha fazla dayanamadı… Etrafa neşe içinde bakan gözlerinden son bir kez öptüm. Son bir kez kokusunu doya doya içime çektim. Ağladım… Ağladım ve Tanrı’ya yalvardım. Tanrım başka Türk çocukları kardeşim gibi ölmesin başka çocuklar ölmesin diye. Dağın derinliklerinde bir çam ağacının altında toprağa verdik ufacık bedenini. Ufak bir taş koyduk mezarının başına. Kim bilir kaç asırdır kaç beden yatıyordu bu dağda?  O bunca zulme lâyık mıydı? Gencecik yaşında anam ve babam çocuğunun ölümünü görmeye lâyık mıydı? Bize bunları revâ görenlerden kim hesap soracaktı? Onu öylece bir başına bırakıp gitmek zorunda kaldık. Birkaç gün içinde yüreğimizi Gülbahar ile bırakarak yola koyulduk.

 

Ülkeler, mayın tarlalarıyla dolu sınırlar aşarak açlığa, susuzluğa, soğuğa ve her türlü ölüm tehlikelerine boyun eğmeden, öz vatanımızdan ayırmadığımız gardaş vatan Türkiye’ye üç kişi ulaşmıştık; ben, anam ve babam. Kardeşimi yolda kaybetmiştik. Türkiye’de bizi nelerin beklediğini görecek, asırların getirdiği hasreti bitirecektik. İçimizde buruk bir sevinçle girdik Türkiye’ye. Benim aklımda ise sorular durmadan harp ediyorlardı. Türkiye’de bizi neler bekliyordu? Aypars yaşıyor muydu?

 

NOT: Bu yazımız Yeni Ufuk Dergisi’nin 68. sayısında bulunan ‘‘ESARETTEN HÜRRİYETE YOLCULUK’’ yazısının devamıdır.