Mayıs 2020 Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2020 

SIKI DİSİPLİNDEN HÜR DİSİPLİNE

Pedagojiye sorarsanız, disiplin yapan iki usul vardır: Biri otorite yoludur ki, çocuk üzerine dışarıdan tesir eder; öteki hürriyet yoludur ki, çocuğu her türlü intibaklara kendi içinden hazırlar. Otoriteye dayanarak çocuğun üstüne dışarıdan tesir eden disiplin, hiçbir mukavemet ve istisnâ tanımayarak münâkaşa edilmez bir kaide halinde, kendini zorla kabul ettirir; halbuki, hürriyet usulünü tercih eden disiplin, çocuktan körü körüne itâat değil anlayış ister.

Spencer’in sözü meşhurdur: ‘‘Ahlâk terbiyesinin hedefi, başkaları tarafından değil, kendi kendisi tarafından idâre edilmeye muktedir insan yetiştirmektir.’’ Böyle düşünenlere göre çocuğa en uygun gelen disiplin, ona kendi kendisini idâre etmeyi öğreten disiplindir. Yâni kafa cihetinden, çalışmayı sevdiren, düşünmeyi öğreten, serbest, şahsî ve ihtiyârî cehde teşvik eden disiplin; ahlâk cihetinden çocuğu mükâfat ümidi ve mücâzat korkusuyla değil, kendi kendine yaptığı tecrübelerle iyiyi kötüden ayırtederek hareketlerinin netîcelerini hesaplamağa sevkeden disiplin.

Gene mücerred pedagojiye sorarsanız, mektep disipliniyle kışla disiplinini birbirinden ayırmak lâzımdır. Askerî bir kıt’a intizamıyla kımıldayan bir sınıf, terbiye bakımından iyi bir manzara değildir. Çünkü iki disiplinin de gayesi başkadır. Askerî disiplin, riyazî bir sıkılıkla tanzim edilmediği takdirde ziyan olabilecek enerjileri tasarruf etmek ister; halbuki terbiyevî disiplin, çocukta yeni doğmaya başlayan ahlâk ve fikir kuvvetlerini beslemeye, diriltmeye, onlara veçhe vermeye çalışır. Bu kuvvetler inkişaf edebilmek için serbest bir tarzda işlemeye muhtaçtırlar.

Öğretmenin vazîfesi yalnız öğretmek değil, aynı zamanda insan yetiştirmek olduğuna göre, sun’î bir intizam manzarası onu tatmin etmemelidir. Eğer elde ettiği disiplin cezâ korkusundan doğuyorsa, eğer çocukta hareketlerinin neticeleri üstünde hiçbir idrak uyandırmamışsa, manzarası, hatta semereleri ne kadar güzel olursa olsun, tereddüte lüzum yok: Bu, kötü bir disiplindir. Yok, eğer bu disiplin öğretmenle talebe arasında karşılıklı bir sevgiden ve saygıdan doğuyorsa, eğer çocukların üstünde ağır bir yük olacağı yerde onlara mes’ud ve güzel bir îtiyad vermişse, eğer onlarla şuurlu bir intizam aşkı uyandırmışsa, gene tereddüte lüzum yok: Bu, iyi bir disiplindir.

İşte, klâsik ve modern terbiyenin disiplin hakkında söyleyip söyleyebileceği sözlerin hülâsası budur.

Hiç şüphe yok bunlar, umûmî kaide olarak doğru sözlerdir. Rasyonel (aklî) pedagoji ve psikoloji bakımından kusursuz bir mantıkları vardır. Fakat zorluk hatta bâzen de imkânsızlık, bu kaideleri bilhassa halk mekteplerinde, müşterek ve amelî bir terbiyeye tatbik etmek istediğimiz zaman baş gösterir.

Hocasınız. Karşınızda muhtelif âilelerden, muhtelif muhitlerden ve muhtelif mekteplerden gelme kırk, elli, bâzen daha fazla bir çocuk yığınının doldurduğu insicamsız bir sınıf vardır. Bu çocukların hepsini yeni tanıyorsunuz. Hiçbiri doğduğu günden beri sizin metodunuzla yetiştirilmiş değildir. İçlerinde ihtar ve tekdir şöyle dursun, küfüre ve dayağa kanıksamış olanlar pek çoktur. Bunlara bir anda serbest usûlü tatbik ederseniz tavanı başınıza geçirirler. O yaştan sonra düzelebileceklerinde tereddüt edersiniz; fakat salâh ümid etseniz bile aradan uzun bir zaman geçecektir. Halbuki sizin o dakîkada sükûna ve intizama ihtiyacınız vardır. Gürültü ve kargaşalık içinde ne tedris ne terbiye mümkün olmayacağını bilirsiniz.

Dünyanın bütün nazariyeleri gibi, eski ve yeni terbiyenin disiplin hakkındaki muhâkeme ve istidlâlleri de yalnız, aklımızın prensiplerine göre doğrudur. Tesâdüflerle, sürprizlerle, sayısız farklarla, nüanslarla, değişikliklerle, benzeyişler kadar benzeyişsizliklerle dolu, kıvrak, uçarı, patavatsız, ele avuca sığmaz, derin ve karışık hayatın önünde bu kaideler hemen sırıtıyorlar. Hiçbiri ötekine benzemeyen Heterogene = insicamsız bir çocuk yığını karşısında şaşırırsınız ve kitabınızın güzel mantığı, bu hayat anaforu ortasında kaskatı kesilir. Muallim mekteplerinden çıkıp da amelî terbiye işine başlayan gençlerin yüzde yüz hepsi, bu şaşkınlığı duymuşlardır.

Haşarı ve insicamsız bir sınıf karşısında ilk yapacağınız şey, hiç şüphesiz, otorite yoluyla çocuklar üzerine dışarıdan tesir ederek ânî bir disiplin temine çalışmaktır. Ancak ondan sonra ağır ve metodik bir tesirle, bu sun’î bir intizamın yerine tabiî ve samîmî bir disiplin kurmayı düşünebilirsiniz. Öğretmenlik tecrübeniz varsa îtiraf edersiniz ki bu da, her çocuk için mümkün değildir. Yaptığınız tesirler karşısında birbirinden çok farklı mukavemetler peydâ olur. Bu mukavemetlerden bazıları o kadar şiddetlidir ki bütün enerjilerinizi yalnız onlara sarfetmek şartıyla -gene şüpheli- bir muvaffakiyet ümid edebilirsiniz. Halbuki her çocuk üstünde bu kadar ısrar etmeye ancak anası babası vakit bulabilir. Sizin yardımcınız olmaları lâzım gelen bu insanlarsa, bilakis, metodunuzun tam tersine kötü tesirlerle, her gün sizin zaten akim kalmaya doğru giden işinizi büsbütün bozarlar.

Terbiye tek adam işi değildir: Ana, baba, kardeş, akraba, öğretmen, arkadaşlar, sokaklar, yoldan gelip geçenler, sinemalar, kitaplar, binâlar, duvarlar, velhâsıl çocuğu çeviren bütün eşya, bütün insanlar ve bütün hâdiseler terbiyevî birer tesire sâhiptirler. Çocuk doğduğu andan îtibâren, bu tesirlerin hepsi ideal bir âhenk içinde, serbest bir disiplini kolaylaştıran ahlâk ve kafa şuurunu verebilirlerse otorite disiplinine lüzum kalmaz. Fakat bu, nazarî ve ideal bir terbiye nizamıdır ki dünyanın hiçbir medenî memleketinde kemalini bulmamıştır.

Analar babalar için olduğu kadar mürebbitler ve öğretmenler için de bugün, doğru olduğu kadar da en amelî prensip, otorite disiplininden hareket ederek zamanına, yerine, çocuğuna göre, yavaş veya hızlı serbest disipline doğru gitmektir. Bir mürebbî, o ideale yaklaştığı nispette muvaffak olmuş sayılır. Fakat işe başlarken elinde, otorite disiplininin manevî hatta -ne saklayalım!- maddî sanksiyonları bulunmalıdır. Mutlaka sopa değil fakat çocuğu korkutan, mahrûmiyet sistemi üstüne kurulmuş cezâlar…

Bilmiyor muyuz ki çocuk gibi nâtamam insanların değil büyümüş, yetişmiş, terbiye görmüş insanların dünyası bile henüz bir cennet olmaktan çok uzaktır. Terbiyeci Fikret söylemiyor mu?:

İnsan melek olsaydı, cihan cennet olurdu!

KAYNAKÇA

Peyami Safa, Eğitim Gençlik Üniversite, Sayfa:128

Benzer yazılar