MEMLEKETİMİZDE müşahede ve tecrübeye dayanan müsbet bilgi zihniyeti yeter derecede yerleşemediği için, doğruluk hissesi üzerinde düşünmeğe pek lüzum görülmeyen birtakım inanışlar vardır ki, bunlardan biri de bizzat ilim anlayışımızdır. Bizde hâkim telâkkiye göre, gerek matematik ve tabiat ilimlerinde, gerek bugün bazan “Beşerî ilimler” diye anılan tarih, dil, edebiyat, sanat, hukuk, iktisat vb. kültür ilimleri sahasında, vazifesi “gerçek”i araştırmaktan ibaret olan ilim milletler-arası bir kıymet ifade eder. Bu sebeple, neticelerinden her topluluğun faydalanmakta serbest bulunduğu ilim veya ilimler için belli bir vatan tâyin etmek lüzumsuz ve esasen imkânsızdır.

Bu düşünce Türkiye’de o kadar yaygındır ki, orta derecede bir aydından, ilim “yapmakla” mükellef üniversite mensuplarına kadar hemen herkes tarafından paylaşılmaktadır. Böylece, yurdumuzda mevcudiyeti kabûl edilen ilmin feyizli sonuçlarından tabiatıyla Türk halkının da nasibini aldığı sanılmaktadır. Halbuki, gerçek durum bu zannın isabetsizliğini gösteriyor. Türkiyede ilim varsa da, neticeleri bakımından bunun Türk kütlesiyle ilgisi beklenen ölçüde olmaktan uzaktır. Aksi hâlde, hakikî ilmin, bir medeniyet hamlesine giriştiğimiz son kırk yıllık uzun huzur devresinde, Türk topluluğunu bütün olarak yükseltecek köklü tesirlerini hissettirmesi, yani milletimizin ilim, fikir ve kültür alanında kendi orijinal şahsiyetini kazanmış olması gerekirdi. Umumî manzaranın bu yönden hiç de tatmin edici bulunmadığı ve bizde ilmin hâlâ nakil ve taklit safhasında bocalamaktan kurtulamadığı görülüyor. En yüksek ilim müessesemiz olan üniversitemizin, milletçe ilerleme iştiyakını teşvik hususunda gerekli şartları sağlamak ve bu arada gelişmeyi engelleyici birtakım belirtilere karşı cemiyeti uyanık tutmak için kâfi bir iktidar ve otoriteden mahrum bulunuşu, buna karşılık, Türk milletinin daha ziyade kendi inisiyatifi ile hareket zaruretinden dolayı ağır bir tekâmül temposuna uymak zorunda kalışı hükmümüze açık bir delil sayılabilir. Bizim gibi “medenileşme” hamlesine girişen bazı milletlerin nihayet bir-iki nesil içinde muvaffakiyete ulaştıkları bu mevzuda bizim başarısızlığımız ilim telâkkimizdeki noksanlıktan ileri gelmekte ve bunda üniversite şüphesiz birinci plânda rol oynamaktadır. İçtimaî gerçeklerimizle alâkası zayıf, sosyal meselelerde hassasiyeti az olan üniversite âdeta bir Orta çağ müessesesi hüviyetine bürünmüştür denebilir. Vaktiyle medrese, kendini, cemiyetin hemen her gün başka bir keyfiyet arzeden istek ve ihtiyaçlarını tanzimle değil, fakat yalnız, değişmez naslardan kurulu dinî icapların öğretimi ile vazifeli bildiğinden, Dünya işleriyle, yaşanan hayat la meşgul olmaz ve cemiyetle ancak, şeriat hükümlerini tatbik eden bir kısım devlet dairelerine adam yetiştirmek bakımından ilgilenirdi. Kabuğuna çekilme temayülü itibarıyla eski medreseye benzeyen üniversitenin de hemen hemen onunla aynı fonksiyonu icra eder duruma düşmesi, bu iki müessese için bir ortak vasıf teşkil eder gibidir. Bizde bilhassa son yıllarda üniversiteye karşı gösterilen büyük alâka, bilindiği üzere, üniversitenin gerçekten sosyal ve fikrî hayat yönlerinden yüksek ilmî seviyesiyle cazipleşmiş olmasından dolayı değil, fakat daha çok, âmme hizmetinde vazife alabilmek maksadıyla, kanunların talepettiği formaliteyi tamamlamak mecburiyetinden doğmaktadır. Böylece, aslında pek zengin imkânların iyice sınırlandırmış olan üniversite, memleket kültür işlerinde tesirli olmak ve onları kanalize etmek bahsinde de kifayetsiz bir duruma girmiştir.

Nitekim gençliği daha medenî ve daha kültürlü bir hayata hazırlama yollarını ilmî çalışmalarla tesbit ederek orta dereceli öğretim müesseselerine intikal ettiremeyen üniversitenin bu pek mühim ihtiyacı karşılamaktaki yetersizliği ve gerçek mânasıyla rehberlik yapamaması yüzündendir ki, eğitim dâvamızın halli için alâkalı makamlar, kendi şartları içinde, türlü tedbirlere başvurmaktadırlar.

Üniversite bu tutumu ile memlekette başka bir tehlikenin zuhuruna da zemin hazırlamış oluyor. Bu, Türk halkı arasında meydana gelen ikiliktir. Üniversite hocalarının bu millete mensup bulundukları ve üniversite öğrencilerinin de bu vatanın çocukları oldukları doğrudur, ancak üniversite duvarları gerisinde estirilen ilim ve kültür havası, geniş halk kütlelerinin hakikî ihtiyaç ve mânevî değerleriyle tam bir uygunluk göstermediğinden, anlayış ve duygu itibarıyla milletten ayrılan yüksek tahsilli nesil, içinden kopup geldiği cemiyetin ıstıraplarına çare bulmak iktidarını kaybetmektedir. Tabiî ilimler olsun, beşerî ilimler olsun üniversitede öğretim plânları ve ders konularının büyük çoğunlukla yabancı kaynaklardan alınması ve öğrencileri gayri millî ilim, fikir ve felsefe ile yoğurma teşebbüsü neticesinde şiddetli yabancı kültür baskısına mâruz bırakılan gençliğin, kendine ve milletine güvensizlikten doğan bir kompleks içinde, topluluklarından gittikçe uzaklaşacağı tabiîdir. Bu durum, aynı zamanda, bizde niçin millî dâvalarımızın temsilcisi bir mütefekkir, Türk hayat görüşünü derinliğine işleyen kudretli bir filozof ve Türk ilmini cihana duyurmağa muktedir, Dünya çapında bir bilgin yetişmediğini de izah eder.

Bütün bunlar gösteriyor ki, ilim anlayışımızı kesin revizyondan geçirmek zaruret hâlini almıştır. İlim anlayışımızdaki aksaklığın bir tek sebebi vardır. O da, bizde ilmin metodu ile muhtevasının aynı şey sayılmasıdır. Halbuki, metod milletlerarası değer vasfında bulunmakla beraber, araştırmanın tatbik edildiği muhteva, her topluluğun kendine mahsus olduğu için, millîdir. Usul değişmez fakat mevzu, başka başka hâdiseler ve gelişmelerin yer aldığı, ayrı ayrı cemiyetlerde, birbirinden farklıdır. Bu itibarla, aynı ilmî metodla yapılan araştırmalar, topluluklara göre, çeşitli sonuçlar verir. O halde yegâne vazifesi gerçekleri ortaya çıkarmaktan ibaret olduğu bilinen ilmin millet yararına sağlam hükümlere varabilmesi için mevzu, muhteva veya malzemesini millî realitelerden alması icabeder. Böylece “hakikatlerden mefhumlara varmak” dive tarif edilen ilim de gerçekleşmiş olur. Bizde ise, aksi bir tutumla karşılaşılmakta, yani başka toplulukların incelenmesinden elde edilen, neticeler ve yalnız onlara mahsus olan felsefî, fikrî, hukukî, iktisadî vb. nazariyeler ve sistemler, aradaki tabiî, tarihî ayrılıklar hesaba katılmaksızın ve sanki Türk milletinin gerçekleri imiş gibi, memleketimize mâl edilmek istenmektedir. Eğer Türkiye’de “yapılan” ilim halkımızın ilerleme, yükselme arzusunu destekleyemiyor ve millî ihtiyaçları cevaplandıramıyorsa, bu, bizim taklitçi ilim, anlayışımızın sakatlığından doğmaktadır ki, ilmin hakikî mahiyetini idrâk edemediğimiz müddetçe de gençlerin yabancı kültür taşıyıcıları olarak halkın karşısına çıkmaları önlenemeyecektir.

Medenî milletlerin topyekûn ilerlemeleri ilim metodlarını kendi topluluklarına tatbik etmeleriyle kabil olmuştur. Onlar, böylece, aydın zümre ile kalabalık kütleler arasında görüş ve his ayrılığına mâni olmuşlar ve yüksek tahsil sahibi, kültürlü gençlerin birer rehber vazifesini görmelerini imkân dâhiline sokmuşlardır. Bizde de meselâ Türk tarihi, Türk edebiyatı, Türk sanatı vb. gibi doğrudan doğruya milli kültür mevzularına eğilen bilim adamlarının halk tarafından tutulduğu, beğenildiği ve takip edildiği bir gerçektir. Halbuki yalnız adları geçen mevzular değil, felsefe, sosyoloji, pedagoji, hukuk, iktisat vb. hatta tabiî ilimler hep milli olabilir. Bunlar da muhteva ve malzemeyi Türk milletinin gelişme safhalarından ve nihayet bugünkü sosyal durumundan alabilir ve onu, yine ilmin Dünyanın her yerinde aynı olan usulleriyle işleyebilirler. Elbette bir Türk fikir hayatı, bir Türk felsefî düşüncesi, bir Türk hukuku vardır. Bunun yanında, Türkiye’nin tamamıyla kendi tabiî-ictimaî şartlarına uygun bir iktisadî nizamı olmak gerekir. Şüphesiz bir Türk sosyolojisi, bir Türk eğitim sistemi olmalıdır. Fen sahasında -toprak, ziraat, orman, su vb.- en mücerret ilmî kanunlar ve teknik teoriler Türk realitelerine tatbik edilebilir ve edilmelidir.

Biz, ayrıca, Türkiye’de ilmin sür’atle millileştirilmesinin zaruretine de kaniiz. Zira, yurt istikbal ve emniyetinin, millî kültür üzerinde çalışan bilgin, mütefekkir ve filozoflar yanında, hakkında idarî, cezaî hükümler tanzim ettikleri Türk milletinin devamlı hak anlayışı ve hukukî tutumunu iyi bilen hukuk âlimlerine, Türk-insanı’nın milletçe mûteber terbiye ve ahlâk telâkkisini inceleyerek, ona göre çağdaş eğitim sistemi kuran pedagoji mütehassıslarına, Türk içtimaî gelişmesini ilmen tetkik eden sosyoloji araştırıcılarına, millî Türk ekonomisini gerçeklerimize uygun olarak düzenleyen iktisatçılara, vatanın yeraltı ve yerüstü servetlerini en iyi ve en faydalı şekilde değerlendiren teknik elemanlara bağlı olduğuna inanıyor ve yapılacak her yerinde tavsiyenin Türk milleti tarafından minnetle karşılanacağına emin bulunuyoruz.

Ancak bu suretle, memleket, menşei belirsiz türlü cereyanların yarışma sahası ve aktarma teorilerin tecrübe tahtası olmaktan kurtulacak; millî fikir ve felsefe ile nurlanmış, millî kültürle donanmış genç nesil halka rehberlik vazifesini hakkıyla yapacak ve teknik ilerlemenin de sağlayacağı hayatiyetle şahlanan millet refah ve selâmete yükseliş yoluna girecektir.

 

KAYNAKÇA

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliği Meseleleri, sayfa. 187-192