‘‘Ellerin yurdunda çiçek açarken

Bizim İl’e kar geliyor gardaşım

Bu hududu kimler çizmiş gönlüme

Dar geliyor, dar geliyor gardaşım’’

Böyle diyordu bu toprakların son yıllarda yetiştirdiği en büyük şâir. Memleket sevdâsını, Türklüğü, aşkı, sevdâyı, Müslümanlığı, tasavvufu onun gibi kim anlatabilmiş acaba…1932 yılında Kahramanmaraş’ın Ekin özü ilçesinde doğan Abdürrahim Karakoç, âilesinden gelen meziyetle olsa gerek şiire merak saldı. Maddî imkânsızlıklardan dolayı ilkokuldan sonra eğitim hayatına devam edemedi. Çocuk yaştan îtibâren öyle güzel şiirler yazmaya başladı ki Karakoç, çevresinde tanınırlığı giderek arttı. Onun gibi bir şâirin yapacağı bir delilik yaparak çocuk yaştan îtibâren şiirleri 2 kitap hacmindeyken yaktı. 1958 yılından sonra yazdığı şiirleri ise Hasan’a Mektuplar adıyla kitap olarak yayınladı.

Hasan’a şu şekilde sesleniyordu Karakoç:

‘‘Sabrın sonu selâmettir diyerek

Sabırları dalda çürüttük tek tek

Yeter yüreklerde sızı beklemek

Bu çilekeş millet gülmeli Hasan.’’

Şâir de olsanız bu memlekette geçinme derdi hep başınızdadır ve Abdürrahim Karakoç da bir belediyede işe girerek memûriyet hayatına başladı. Bir yandan memûriyet hayatına devam eden Karakoç, şiir yazmaya da devam ediyordu. Hasan’a Mektuplar birbirinin devamı olan 22 şiir tanınmasını iyice arttırmıştır. Yine Hasan’dan Gelen Mektup, Haberler Bülteni, Vatandaş Türküsü ve Masal şiirleri Karakoç’u zirveye çıkarmıştır. Yeni nesil ise onu muhteşem bir aşk türküsü ile tanıdı daha çok. Hepimizin bu hayatta bir ‘Mihriban’ı vardır ya hani. Abdürrahim Karakoç’un genç yaşlarda gönlüne büyük bir sevdâ düşmüş. Sevdiği ona mektup yazarmış ancak Abdürrahim Karakoç sevdiğinin evine mektup göndermezmiş. Bu durumu şöyle anlatıyor Karakoç: ‘‘O bana mektup yazardı, ben ona yazamazdım. Elin kızının evine mektup mu gönderilir?  Yaşadığı şehirde bir gazete çıkardı, ben o gazeteye şiirler gönderirdim. Herkes şiir diye okurdu ama Mihriban bilirdi ki onaydı o mektuplar.’’

Sevdiğinin adı bile Mihriban değildi belki ama öyle güzel bir şiirdi ki Leyla gibi bu topraklarda yankılanıyordu:

‘’Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban!

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban!

 

Yâr deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lâmbamda titreyen alev üşüyor

Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban!’’

Lambada titreyen alevi üşütecek kadar aşkı, sevdâyı yaşayan bir şâirdi o. Aşka hudut çizdirmeyen bir şâirdi o. Aşkını kâğıda değil yüreğine yazan bir şâirdi o. Mihriban’dan gelen mektupta ‘Artık unutalım bunları’ cümlesiyle yeni bir şiir yazan şâirdi o.

 

‘‘Unutmak kolay mı deme

Unutursun Mihriban’ım

Oğlun, kızın olsun hele

Unutursun Mihriban’ım.

 

Zaman erir kelep kelep

Meyve dalında kalmaz hep

Unutturur birçok sebep

Unutursun Mihriban’ım.’’

Abdürrahim Karakoç gibi olup da başının belâya girmemesi mümkün mü? Elbette değil. Hakkında çeşitli zamanlarda onlarca dâvâ açıldı. Mahkemelere avukat tutmadan çıktı ve hep kendisini savundu. Hak bildiği yolda, doğru kabul ettiği yolda yürümeyi tercih etti hep. Şu şekilde anlattı derdini:

‘‘Ben milletim uğruna adamışım kendimi

Bir doğrunun îmanı, bin eğriyi düzeltir

Zulüm Azrail olsa hep Hakk’ı tutacağım

Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir’’

Muhsin Yazıcıoğlu’nun kurduğu Büyük Birlik Partisi’nde siyâsete girdi. Çok uzun süre kalmadan siyâset sahnesinden çekilmeyi tercih etti. Nedenini soranlara ise şu cevabı verdi: ‘Allah rızâsı için girmiştim, Allah rızâsı için ayrıldım.’ İnsanların ideallerinin makamlardan, partilerden, güçlerden daha değerli olduğunu bir kez daha hatırlattı hepimize…

Abdürrahim Karakoç gerek şiirleri, gerek yaşamı, gerekse dünya görüşü olarak örnek alınası bir karakter olarak geçti bu dünyadan. Rüzgâra göre yön değiştirenlerle, güce boyun eğenlerle dolu olan bu memlekette dik duran değerli şâiri rahmet ve minnetle anıyoruz. Onu son olarak bu şiiriyle anmak istiyorum:

‘‘Bir haber dolaşır semada pul pul

Kılınçlar bilensin, akın var Çin’e.

Yiğitler at sürer düşman içine

Tarihe hükmeden bir ses duyulur:

– Vur! Türklük aşkına vur!

 

Yüklenir bir ülke oymak ve avul,

Sel olur ordular, batıya akar.

Uçar elden ele bozkurtlu bayraklar.

Emreder bir başbuğ, sade ve vakur:

– Vur! Bayrak aşkına vur!

 

Karışır topsesi, nal sesi, davul…

Çağdan çağa çığır açar gemiler.

Bir hakan atını denize sürer

Ve der ki: Yıkılsın Bizans’ı koruyan sur.

– Vur! Fetih aşkına vur!’’