Azamet devirlerine yeniden ulaşmak için ne yapmak gerektiğini görmek bakımından son üç çağımızın zirve şahsiyetlerine ve zamanlarına bir bakalım. Büyük Selçuklularda Melikşah’a, Türkiye Selçuklularında Alaeddin Keykubat’a ve Osmanlılarda Kanuni Sultan Süleyman ve devirlerine…

Evvela bu üç sultan da donanımları ve siyasetleriyle müstesna şahsiyetler. Sultan Melikşah, “Sultanulazam” (en büyük imparator) kendisine sultan, kağan adını taşıyan Karahanlılar hükümdarları, imparator titrini hâiz Süleyman Şah gibi sultanlar tâbi. Alaeddin Keykubat da “Sultanulazam” (en büyük imparator). Halife bu unvanı tanımış ve onun İslam hükümdarlarının en büyüğü olduğunu tasdik etmişti. Devrinin kesin şekilde en büyük hükümdarı âlim ve şair Sultan Alaeddin Keykubat’a, Anadolu Türk’ü “Uluğ Keykubat” demişti. Kanuni Sultan Süleyman, Türklerin “Kanuni”, Avrupalıların “muhteşem” dedikleri padişah. Söylendiği gibi “Zamanın hiçbir hükümdarı, Kanuni Sultan Süleyman’dan daha iyi eğitim görmemiş ve büyük bir devleti idare için onun gibi pratik bir şekilde yetişmemiştir.” Edebiyat ve hukukta bilgindi. Şairdi. Arapça ve Farsçadan başka Sırpça da biliyordu. Devlet idaresi, diplomasi ve askerlik bakımından dâhi idi.

Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini iyice benimsemiş olan Sultan Melikşah, bütün İslam devletlerini Büyük Selçuklulara bağlamak için zaman zaman evlilikler yoluyla barışı tercih etmiş, sırası gelince de cihangirlik ve fatihliğini devreye sokmuştur. Zira kendisi, aynı zamanda daima muzaffer bir fatih olduğundan “Ebu’l Feth”dir. Süleyman Şah’ın Anadolu’yu fethetmesini dikkatle takip eden, her türlü yardımla Türkiye devletinin kurulmasını sağlayan odur. Alaeddin Keykubat ise siyasi kabiliyetini en net, Celaleddin Harzemşah ile münasebetinde ortaya koymuştur. Moğol tehlikesini çok erken gören Sultan, büyük şehirlerin kale ve surlarını geniş ölçüde tamir ettirdi. Harzemşahlar ve Eyyubiler ile müttefikan hareket etmek ve üç Müslüman imparatorluğun birleşik kuvvetleriyle Moğolların yakın doğuya müdahalesine engel olmak amacındaydı. Kendisi Eyyubi Sultanı Adil’in kızıyla evlenmişti. Bu suretle Yakın Doğu’ya hâkim olan Eyyubi ve Selçuklu hanedanları arasında yakınlaşma sağlamıştı. Fakat Celaleddin Harzemşah, büyük kültür merkezi Ahlat’ı alıp yağma etti. Buna rağmen siyasi deha sahibi Sultan Alaeddin, yazdığı nâmede öğütler verdi. Veliahtı Melik Keyhüsrev’le Harzemşah’ın kızının evlenerek iki Türk imparatorluğunun yakınlaşması teklifinde bulundu. Türkiye’ye girmek isterse başına büyük felaketler geleceğini ihtar ederek son bir ültimatom verdi. Moğol mağduru Harzemşah’ın bunlara kulak asmadığı anlaşıldı. Yassıçimen’de (Erzincan yakınlarında) Türkiye ve Türkistan orduları karşılaştı. Meydan muharebesinde Harzemşah bozguna uğradı. Moğol tehlikesini görünce her yerden acele yardım istedi. Moğollar, Harzemşah’ı kolayca alt ettiler ve ülkesi İran’ı aldılar. Sultan Alaeddin artık kendisine komşu olan Moğolları parlak bir diplomasi ile bertaraf etti. Moğollar kendilerini çok uğraştıran Celaleddin Harzemşah’ı kolayca yenen Alaeddin Keykubat’tan uzak durdular, onunla dost geçinmeyi tercih ettiler. Kanuni Sultan Süleyman da gazâ fikrine dayandırdığı bir dünya siyaseti takip etti. Bilhassa deniz siyaseti, dehasını gösterdiği başlıca sahalardan biri oldu. Protestan mezhebini himaye ederek Katolik mezhebinin parçalanmasına sebep oldu. Almanya ile İspanya’nın ayrılmasına yol açmakla Türkiye’nin dış siyasette istikbalini sağladı. Siyâsî mahareti ve üstadane manevraları daima Hristiyan devletlerinin ittifak haline gelmemesi prensibine dayandı. Anlatılacak çok şey var fakat konumuz Cihan Padişahı’nın dünya siyaseti değil.

Üç sultan da âdildir. Adalete çok önem vermişlerdir. Sultan Melikşah’a, imparatorluğunda titiz bir şekilde hâkim kıldığı adalet zihniyetinden dolayı “Sultan’ul Âdil” denmiştir. Alaeddin Keykubat da âdil olduğu gibi adalet işlerini dikkatle takip etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman ise imparatorluğun anayasası Fatih Kanunnamesi yerine onu esas alarak yeni bir anayasa yapmıştır. Bu eser, Kanuni’yi dünya tarihinin büyük hukukçuları arasına sokmuştur. Nitekim bu sıfatla Washington’daki Kongre Galerisi’ne büstü konmuştur. İslam Hanefi hukuku ile örfî- sultanî hukuku bağdaştırması ile ülkelerin vaziyetine en uygun kanunlar va’z etmiş, kendisine “Kanuni” dedirtmiştir. Çok hassas bir adalet duygusuyla Mısır Beylerbeyi Husrev Paşa’nın Mısır vergisini mutat meblağdan fazla göndermesi üzerine Divan-ı Hümâyun fazlalığı araştırmış. İzahatı yeterli görmeyip halkın tazyik edildiği endişesi ile fevkalade bir teftiş heyeti göndermiş; heyet raporu, beylerbeyinin lehine olmasına rağmen, Kanuni büyük bir hassasiyetle fazlalığın iadesini, o parayla Mısır’a yol, kanal vs. yapılmasını emretmiştir.

Üçü de ilme, ilim adamlarına büyük önem ve değer verdiler. Sultan Melikşah devrinde belli başlı şehirlerde açılan medreselerin başlarına son derece liyakat sahibi kimseler atandı. Büyük âlim Şirazlı Cemaleddin Ebu İshak, büyük mutasavvıf İmam’ül Harameyn Ebu’l Maali Cüveynî gibi. Bu sayede Gazaliler yetiştirdiler. Yüksek öğretim bedava olduktan başka talebeye yiyecek ve mesken tahsis edildi. Sultan fakirleri, ilim ve sanat adamlarını korudu. Bunların korunmalarını Bizans surlarını açmak kadar önemli bir devlet işi saydı. Alaeddin Keykubat da ilim ve sanat adamlarına karşı çok cömert davrandı. Güzel sanatları çok himaye etti. Şöhretini duyduğu ilim adamlarını Konya’ya davet edip onlarla görüştü. Bahaeddin Veled ile oğlu Celaleddin Rumî’ye büyük hürmet gösterdi. Kanuni Sultan Süleyman da adam tanımak ve devlet adamı seçmek hususundaki doğuştan kabiliyeti sayesinde “ideal devri”ne yaraşır ideal bir “etraf” oluşturdu. Yetiştirip iktidara getirdiği devlet adamları, sonraki devrin parlaklığında da birinci derecede âmil oldular. Kendisi bundan memnun kaldı. “Padişahlığımın birkaç yerinden hazz-ı vafirim vardır; birisi Abdulbakıy (Baki) gibi tab-ı pak-ü cevahir bir zatı bulup çıkarıp kadr ü kıymet verdiğimdir.” dedi. Marifet erbabına destek ve himayede çok cömert davrandı. Şeyhülislam Ebussuud Efendi kendisine Keşşaf  adlı eserinin ilk cildini takdim edince maaşını günde 300 akçeden 500 akçeye, ikinci cilt sunulunca 600 akçeye yükseltti. Mimaride Sinan, şiirde Baki ve Fuzuli, ilimde Ebussuud Efendi, coğrafyada Piri Reis, denizcilikte Barbaros Hayrettin, hat sanatında Karahisarî zirveye çıktılar.

İşte bu üç zirve şahsiyet zamanında, ülkeleri de güç ve refah bakımından en öndeydi. Melikşah devri Büyük Selçukluların en parlak devridir. Bu şevket ve azamet ancak cihangir Osmanlı padişahları zamanında 16. yy.da aşılabilmiştir. Büyük ordusunun miktarına sadece Osmanlılar ulaşabilmiştir. Türkleri bin yıllık rüyaları olan açık denizlere, Melikşah çıkardı. Suveydiye’de Akdeniz’i görünce bu derece büyük fütûhatı nasip ettiği için Cenab-ı Allah’a şükürler etti. Alaeddin Keykubat zamanında Anadolu Selçukluları o kadar güç kazanmış ve refah seviyesine erişmişti ki Mısır Eyyubi İmparatorluğu telaşa düşmüş, Sultan Kâmil, Sultan Alaeddin’in üzerine yürümüştü. Keykubat’ın dâhice yürüttüğü iktisat siyaseti sayesinde Türk şehirleri hatta kasaba ve köyleri mamure hâle gelmişti. Ticaret eşyası, devlet himayesi ve sigortası altındaydı. Dünyanın en muhteşem kervansarayları ile ticaret yolları emniyet ve rahatlık altındaydı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde ise Türkiye öyle bir güç derecesine erişti ki dünyanın geriye kalan bütün devletlerinin güçlerinin toplamı Osmanlı İmparatorluğu’ndan aşağıda idi. Başındaki “muhteşem” olunca devletin gücü de muhteşem oluyor, millet de refah içinde mesut bir hayat sürüyordu.

Görüldüğü gibi her üç sultanın devirleri huzur ve refah devirleri olmuş. Bunda liyakata verdikleri ağırlık, büyük pay sahibi. Sonuç olarak ilme, kültüre, eğitime seviye kazandıracak âlimlere ihtiyaç var. Âdil ve dirayetli devlet adamları gerek. Yani yapılacak olan şudur: Dünya çapında ilim adamlarını yetiştirmek, onların oluşturacağı ilim ve kültür zemininden, maruz bulunduğumuz kaht-ı ricale inat, büyük devlet adamları çıkarmak.