TÜRK TARİHİ, senenin değil her ayına, hattâ her haftasına isabet eden, iftiharla anılmağa değer, şanlı hatıralarla doludur. Fakat burada sözü edilecek hâdise, onlardan farklı hüviyeti ile hususî bir ehemmiyet taşır. Bu, yalnız Türkler için cazip, askerî, siyasî bir zafer, bir kahramanlık hikâyesi değil, bütün medenî Dünyanın yakından ilgilendiği veya ilgilenmeğe mecbur olduğu bir ilim hâdisesidir.

Geçen yüzyılın sonuna doğru Batılı bilim adamları, yüzyıllardan beri meçhulün karanlığına gömülmüş hâlde duran, Asya Türk hâkanlıkları başkenti bölgesinde, Orhun ırmağı kıyılarındaki taşların “esrarengiz” kitabelerini dikkatle incelemeğe koyulmuşlardı. Böylece ilmin feyizli ışıkları bu mahiyeti belirsiz yazılar üzerine serpilmeğe başlamıştı. Az zamanda başarı kazanıldı: 1893 yılı Kasımının son günlerinde, bu taşların Türkler tarafından yazılıp dikildiği, dilinin Türkçe ve alfabesinin de Türk alfabesi olduğu anlaşıldı. İlmin zaferi tamdı.

O tarihte ilim dünyasında hayret ve heyecan uyandıran bu başarıdan üç çeyrek asra yakın bir müddet geçtikten sonra, bugün, Türk kitabeleri hakkındaki şu açıklamalar artık umumî bilgiden sayılmaktadır: kitabeler Türk milletinin kollarından biri olup VI. yüzyıl ortalarından itibaren kuzey Çinden Karadeniz bölgesine kadar geniş bir imparatorluk kurmuş bulunan Gök-Türklere aitti. Bu yüzden Orhun kitabelerine “Gök-Türk kitabeleri” dahi denildi ve Gök-Türklerin konuştuğu Türkçeyi tespit eden 38 harfli alfabeye Göktürk alfabesi adı verildi. Yazının, bazı yönlerden Ârâmî yazısı ile benzerlik gösterdiği doğru ise de bir bütün olarak orijinalliği, yani Gök-Türkler tarafından ortaya konduğu kabûl ediliyor. Bilhassa sırf Gök-Türkçenin fonetiğini tam belirtmek maksadıyla düzenlenen çift harf şekilleriyle, Türk menşeden geldiği ciddî dilcilerce ileri sürülmüş bulunan birçok harflerin Göktürk topluluğundaki bilginlerin ilmî gayretleri mahsulü olduğu her türlü şüphenin üstündedir. Esasen kitabelerden en mühimlerinin gramer, üslûp bakımından mükemmel metinlerini hazırlayan da Yolluğ Tegin adlı bir Türk prensidir.

Batılı bilim adamları mevzuu ele aldıkları zaman, 732 ve 735 yıllarından kalma, yalnız iki kitabe biliniyordu. Bunlardan ilki 731 de, Gök-Türk orduları kumandanı iken savaşta ölen Prens Kül-Tegin adına dikilmiş taşa, ikincisi, 734’de ölen, Gök-Türk imparatoru Bilge Kagan adına diktirilen taşa kazılarak yazılmıştı. Fakat sonra anlaşıldı ki, bu iki kitabe (3. olarak alfabenin çözülüşünden sonra meydana çıkan meşhur Gök-Türk devlet adamı Tonyukuk kitabesi) Göktürk kitabeleri arasında en mühimleridir. Çünkü bunlar iyi işlenmiş sağlam taşa muntazam surette yazılmıştı ve bir araya getirildiğinde birkaç formalık kitap teşkil edecek uzunlukta metinleri içine alıyordu.

Kül-Tegin ve Bilge Kagan kitabelerinin, 1892’de Fin Arkeoloji Cemiyeti tarafından, kopyalarının; aynı yıl içinde, Alman menşeli ünlü Rus Türkoloğu Wilhelm Radloff’un (1837-1918) Orhun boylarındaki inceleme gezisinde itina ile aldırdığı fotoğrafların yayınlanması, çalışmaları birden hızlandırmıştı. Kitabelerin çözümü ile uğraşan dilciler arasında en hararetlilerinden biri, şüphe siz Radloff’du. Fakat Avrupanın diğer bir başkenti, Kopenhag’da bu işe ihtirasla sarılan başka bir bilgin daha vardı: Wilhelm Thomsen (1842-1927) Aslında Germen dilleri mütehassisi olan Thomsen, aynı zamanda umumî linguistik ile Ural-Altay dil grupuna bağlı Fince, Macarca ve Türkçe ile de ilgileniyordu. Eski Türk imparatorlukları merkezindeki bu âbidelerin Türk yadigârları olabileceğini düşünen kıymetli bilgin, meçhul metinleri çözmede ekseriya takip edilen usule uyarak, kitabelerde sık geçeceğini tahmin ettiği Türkçe söz ve adları aramakla işe giriş ve ilk olarak, sırasıyla, “Tanrı”, “Kül-Tegin”, “Türk” kelimelerini çıkarmağa muvaffak oldu. Bu üç kelimenin harfleri tesbit edildikten sonra, diğer şekillerin ses değerlerinin tâyin ile Türk alfabesinin tanzimi ve yazıların okunması artık kolaylaşmıştı. Büyük bilgin Türk âbidelerini aydınlatan hârika çözümünü, Danimarka İlimler Akademisinin 15 Aralık 1893 tarihli toplantısına sunduğu ilmî tebliği ile Dünyaya bildirdi.

Yukarıda bu başarının, Batının ilgili çevrelerinde heyecan yarattığını ve hayretle karşılandığını söylemiştik. Heyecan, Thomsen’in deha mertebesine varan ilmî kudretinden ileri geliyordu. Nitekim bunun akislerini yakın zamanlardaki çeşitli eserlerde bile görmek mümkündür. Meselâ, Alman Türkoloğu W. Bang, “Turcica” adlı makalesinde (1917) Thomsen’in başarısını “dâhiyane” diye vasıflandırmakta; “Yazının tarihi” (1925) müellifi H. Jensen, onun dil bilgisine “üstatça” bir contribution da bulunduğunu söylemektedir. Aşağı-yukarı 30 yıl kadar önce de, tanınmış Macar bilginlerinden L. Ligeti, “Bilinmeyen iç-Asya” adındaki kıymetli kitabında şu teşhisi koymuştur: “Son çağların en ehemmiyetli ilmî neticesi”. Hayretle karşılanmanın sebebi ise, bu yazılı vesikaların Türk eseri oluşu idi. Demek, Türklerin kendilerine mahsus yazıları vardı ve onlar, daha 1300 yıl önce, gelişmiş, edebi bir dile sahiptiler. Demek ki, Türkler abideler dikiyor ve åbideler üzerine canlı ifadelerle kaleme aldıkları büyüklerinin hatıralarını Türk nesillerine aktarabilirlerdi. Demek, eski Türk devletleri Türkçe okur-yazar kütlelerden kurulmuştu ve bunlar, başkentin belli başlı meydanlarına ve geçit yerlerine dikilen bu kitabeleri okuyup mânalandıracak derecede aydın ve kültürlü kimselerdi…

İşte Avrupa ilim muhitini şaşırtan gerçekler bunlardı.

Avrupalının o devirde Türkler hakkındaki Haçlı artığı düşüncelerini, mesnetsiz peşin hükümlerini temelin den sarsan bu âbidelerde daha neler yoktu ki… Eski Türk sosyal bünyesi, Türk devlet teşkilâti, imparatorluğa bağlı yabancı kavimler, hakanlık müessesesi, Türk hâkimiyet telâkkisi ve fütuhat felsefesi, kahramanlıklar, zaferler eski Türk topluluğunda ekonomi, kadının yüksek yeri, anne sevgisi, eski Türk dini, Tanrı, ölüm, aşk vb. hepsi, fikir silsilesi hâlinde burada yer almıştı. Bir milletin maddi güç ve moral durumunu, telâkki ve temayüllerini bu kadar açık, bu kadar ince bir şekilde dile getiren bir âbideye Orta çağlarda seyrek rastlanır.

Gerçekten kitabelerin okunuşu Türk tarihine bakışı değiştirmiş. Türk milletine karşı saygıyı arttırmıştı. Denebilir ki, 1893 senesi Türk millî tarih ve kültür araştırmaları bakımından kesin bir dönüm noktası olmuştur. O zamandan beri türlü açılardan yapılagelen incelemeler Türklüğün zengin ve haşmetli mazisine gittikçe çoğalan yeni, parlak sahifeler eklemektedir. Meselâ elde edilen umumi neticelerden biri şudur. Eski Türk kültürü Avrupa ve Asya topraklarının bozkırlar bölgesinde yüzyıllarca hâkim rol oynamış ve doğrudan doğruya Türkçe, hiç olmazsa VI -XIII. yüzyıllar arasında, orta Avrupadan Büyük Okyanus’a kadar uzanan kıt’ada, rakipsiz kültür dili durumuna yükselmiş ve Türk yazısı da bu geniş coğrafyadaki kavimler tarafından kullanılan müşterek alfabe olmuştur. Zira Macaristan’la Vladivostok arasındaki sahada çeşitli malzeme üzerinde rastlanan “esrarengiz” yazılarını Orhun alfabesi ile yazıldığı ve ekseriyetle Türkçe ibareler olduğu meydana çıkmıştır. Şimdi daha iyi görülmektedir ki, Türkler orijinal bir kültürün yaratıcısı; töreye bağlı, hak ve hukuka saygılı: eşitliğe, sevgiye ve işbirliğine dayanan bir cemiyetin temsilcisi; insanî düşünceli, kudretli, siyaseti olgun, fikren gelişmiş, millî duyguyu yüksek, vatanperver, çalışkan bir millettir. Zaten Türkleri yeryüzünde binlerce yıl efendi millet olarak yaşatan bu meziyetleri değil midir? İşte eski Türk yazısını çözerek, aynı zamanda bu hakikatleri de gün ışığına çıkarmakla Türklere olduğu kadar medeniyet tarihine de hizmet eden ve böylece şu fani Dünyada vazifesini tamamen başarmış bahtiyar bir adam olarak 85 yıllık ömrünü huzur içinde geçiren büyük bilgin Wilhelm Thomsen 13 Kasım 1927’de hayata gözlerini yumdu. Fakat O, hiç şüphe yok, Türk aydınlarının kalplerinde ve ölümsüz Türklük şuurunda ebediyen yaşayacaktır.

KAYNAKÇA

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliği Meseleleri, sayfa 211-215