• Hangi tarihte başladığı tartışmalı da olsa, genellikle, Gazali’den sonra İslâm düşüncesinde bir durgunluk ve içe kapanmanın ortaya çıktığı, nitekim daha sonraki devirlerde meselâ Gazali vs. çapında büyük mütefekkirlerin görülmediği biliniyor. Sizce bu durgunluk ve içe kapanmanın sebepleri nelerdir?
  • O zamandan günümüze kadar ilim, felsefe ve düşünce sahasında önemli gelişme ve değişmeler kaydedilmiş, meselâ ilim zihniyeti bile değiştiği gibi, kelâm, felsefe ile bugünkü felsefenin konuları bile değişmiştir. İslâm düşüncesi kendini inkâr etmeden bu mesafeyi nasıl kapatabilir?
  • Bugünkü bazı Müslüman düşünürler İslâm’ın özünü ve bunun çağımıza yönelen mesajını tam kavrayabilmek için ‘’tarihi’’ olanla ‘’dini’’ olanın tefrik edilmesini, zira birçok ‘’tarihi’’ şekil veya normun ‘’dini’’ zannedilmesinin zihnî ve sosyal gelişmeyi önlediğini iddia ediyorlar. Siz ne dersiniz?
  • Bugün İslâm toplumları ve İslâm kültürü sosyalist ve kapitalist dünyaların baskılarından şikâyetçidirler. Genellikle az gelişmiş ülke durumunda bulunan İslâm toplumlarının zihnî olduğu kadar iktisadî ve sosyal gelişmesini sağlamak için İslâm düşüncesinin fonksiyonları ne olabilir veya olmalıdır?

1-Bu sorunun cevabı yüzyıldan beri Doğu’da ve Batı’da pek çok kimseyi düşündürmektedir. Kısa zamanda ve kesin bir cevabın bulunabileceğini zannetmiyorum. İslâm Dünyası’nın çeşitli yerlerinde ve değişik ilim-sanat sahalarında birbirinden farklı tarihlerde gerilemeler olduğunu biliyoruz; bu yüzden tefekkürün durması veya gerilemesi için belirli bir tarih vermek de doğru değildir.

Benim bu konuda en çok üzerinde durduğum nokta, düşüncedeki gelişme için yeteri kadar motivasyon bulunmamasıdır. Gazali’den sonra İslâm Dünyası’na tembellik veya yobazlık hâkim olmuş değildir. Yine âlimler ve mütefekkirler yetişmiş ve bunlar kendi sahalarında alabildiğine derinleşmişlerdir. Fakat düşünce yenilikle gelişi; zihne meydan okuyan yeni problemler çıktıkça onlarla uğraşmak mecburiyeti insana o güne kadar farketmediği veya kullanmadığı yeni boyutlar gösterir. Gazali’ye kadar İslâm Dünyası’nda büyük fikir inkişafı gösteren yerlerde İslâm düşünürleri farklı medeniyetlerin devamlı tesirine maruz bulunuyorlar ve karşı çıktıkları sistemlerden bile bir şeyler alıyorlardı. Kısaca ifade edersek, tefekkürü geliştirecek her türlü farklılık ve çeşitlilik vardı. Sonraki tarihlerde İslâm’ın doktrin bakımından oturmuş olması ve bu doktrinlerin siyasî iktidarlar nezdinde resmiyet kazanması cemiyette kuvvetli bir istikrar sağlamış, belli başlı otoritelerin görüşleri dışında bir şeyler aramanın bir mânası -görünüşte- kalmamıştır. Siyasî ve sosyal istikrarın zirveye ulaştığı Osmanlı hakimiyeti zamanında bunun tipik örneğini görüyoruz. Otoritelere karşı çıkmak için herhangi bir sebep yoktur; o kadar ki orijinal fikirler bile eskilerin bir şerhi veya izahı şeklinde sunulmuştur.

2, 3- Müslümanlar fikir meselelerini iman meselesi halinde görmekten vazgeçmeli ve düşüncenin doğruluğuna kriter olarak imanı almamalıdırlar. Bu onların imanlarını terketmeleri mânasına gelmez, fakat fikre iman ölçüsü hâkim olduğu zaman kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamaya hemen hemen imkân yoktur. İman öyle bir konudur ki ana hatlarıyla herkesi birbirine bağlamakla birlikte tartışmaya sokulduğu zaman ufak ayrıntılar bile insanların birbirlerini en ağır şekilde suçlamalarına yol açabilir. Bu yüzden iman konusu olan şeyleri ya ret ya kabul edersiniz, yani tartışamazsınız. Fikir böyle değildir, onun gelişmesi hep veya hiç esasına dayanmaz.

Şu iki şeyi ayırmakta fayda vardır kanaatindeyim: Biz İslâm düşüncesi denince İslâm dini etrafında gelişen bir çeşit dini tefekkürü anlıyoruz. Bu tefekkür sahası İslâm düşüncesinin ancak bir kısmını teşkil eder. Bence İslâm düşüncesini İslâm dünyasındaki düşünce veya Müslümanların düşüncesi şeklinde anlamak doğru olur. Müslümanların tefekkürü elbette -ister istemez- İslâm’ın genel çizgisi üzerinde olacaktır, ama bunun mutlaka dini mahiyette olması şart değildir.

On birinci yüzyıldan bu yana olan gelişmelere kendimizi inkâr etmeden nasıl ayak uyduracağız? Benim kanaatimce Müslümanları bugün en çok düşündürmesi gereken şey on birinci yüzyıla bağlanmak değil bugüne ayak uydurmaktır. Her nedense Müslümanlar geçmiş yüzyılların otoritelerine bir çeşit kutsiyet izafe etmekte ve İslâm düşüncesi denince hemen onlara müracaat etmektedirler. Bizim bugüne ayak uydurmamız için eskileri inkâr etmemiz gerekmez ama onların bıraktığı yerde durmak veya oradan başlamak zorunda değiliz.

4-İslâm’ın mukaddes kitabı Kur’an’dır; Kur’an değişmemiştir ve değişmez. Buna karşılık Kur’an’ın verdiği ilham her devirde aynı olmaz. İnsanların tabiî ve sosyal çevreleri devamlı değişme halinde olduğu için problemleri de değişmektedir. Bu yüzden kaynaktan bekledikleri ve alacakları ilham (şiir ilhamı mânasına değil) her devirde farklı olması gerekir. Buna örnek olmak üzere İslâm’ın yayılma devirlerindeki hukukî gelişmeyi gösterebiliriz. O zamanlar her yeni ülke ve her yeni halk yeni bir problemler manzumesi yaratıyordu. İslâm hukukçuları bu problemlerle uğraşırken işin kolayına kaçıp kendilerinden önce tedvin edilmiş kanunları aynen uygulayacak yerde, hayatın akışını ve değişmesini daima gözeten bir esneklikle hareket etmişlerdi.

İslâm ülkelerinin kalkınmasında ve güçlenmesinde İslâm düşüncesinin itici bir güç olarak rol oynaması pekâlâ mümkündür. Fakat ben tefekkürü iktisadî gelişmenin manivelalarından biri olmaktan ziyade kendi başına bir güç olarak düşünüyorum. Yani İslâm ülkelerinde kuvvetli bir düşünce hareketinin başlaması ve gelişmesi zaten onların dış-yabancı baskılarından kurtulması mânasına gelir. Tefekkür ile iktisadî gelişme arasında muhakkak ki sıkı bir bağlantı vardır, ama bu bağlantıyı tek taraflı düşünmek doğru olmaz. Bizim iktisadî gelişmemiz düşünce hayatının zenginleşmesine yardım ettiği gibi, düşüncemizdeki gelişmeler de maddî gücümüzü artıracaktır. Bence İslâm düşüncesinin gelişmesi her şeyden önce İslâm dünyasına kaybolan benliğini kazandırmak ve dünyayı başkalarının gözlüğüyle görmekten kurtarmak suretiyle bundan sonraki gelişmeler için de sağlam bir zemin hazırlamış olacaktır.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, 1993 Basım, Sayfa 469