SAVAŞ, bir milletin haysiyetini ve varlığını ortaya koyduğu en çetin imtihandır. Yalnız silâhların konuştuğu sanılan bu imtihanda ancak maddî güç, mânevî değerlerle beslenip desteklendiği müddetçe zafere ulaşır. Savaş gibi ölüm-kalım muhasebesinde muvaffakiyet şansı sulh devresinin millî beraberliği koruyucu ve kuvvetlendirici çalışmalarıyla pek yakından ilgilidir ve mücadele, çok daha önceleri, barış yıllarında kazanılır veya kaybedilir.

Bunlar birer gerçektir. Fakat yine gerçek olan bir husus da şudur: Tarihin karanlıklara gömüldüğü çağlardan bu yana binlerce yıllık hayatı boyunca Türk milleti, hemen her devirde, ruhî asaletinde billûrlaşan yüksek kültürle bezenmiş başını zafer dizilerinden örülü emsalsiz taçlarla süslemiştir. Denebilir ki, zaferin sınırsız zevki ile olgun mâneviyat arasında, hiçbir millet, Türk kadar sıkı bir bağ kurmağa muvaffak olamamıştır. Maddî kuvvetin eseri askerî zaferlerle ruh dünyasının, Türklerde mevcut bu âhenkli imtizacına bilhassa dikkat etmek lâzımdır. Zira bu, bizim ne sebeple savaşla dost, zafere tutkun olduğumuzu ve neden ölümsüz millet hüviyeti ile yükseldiğimizi gözler önüne serecek en kıymetli delillerden birini teşkil eder.

Zaferde cesaretin ilk plânda rol oynadığı doğrudur. Ancak bu hasletin bir topluluğu, millet bütünü halinde, başarıdan başarıya koşturmak için yeter olmadığında muhakkaktır. Cesur fakat cahil, korkusuz fakat fikir ve duygu yoksulu öyle kütleler vardır ki, neticeleri bakımından, makbul olmayan, sönük ve çok kere insanlığa zararlı boğuşmalara atılmışlardır. Bu gibilerin gayesi, hodbince gururlanmak ve, kendi hesaplarına, talihsiz kurbanlarını sömürmek noktalarında toplanır. Türkler bu bedbaht, kısır telâkkileri taşıyanlar kategorisinin dışında yer almıştır. Tarihin bütün açıklığı ile ortaya koyduğu üzere, savaşlardaki civanmertliğimiz, mağlûplar karşısında asîlâne tavrımız, itaatimize giren kavimler hakkında insanî düşüncelerimiz Türklerin ne kibirlenme, ne de istismar için değil, fakat beşeriyeti ilerletmek, kültürleri zenginleştirmek ve Dünya medeniyetinden bütün cihanı nasipli kılmak maksadıyla çarpıştıklarını ispat eder. Ömrünü insanlık hayrına böyle israf edercesine harcayan başka bir millet daha göstermek pek kolay olmasa gerekir. Esasen Türklerin asıl muvaffakkiyeti de bu harikulâde tutumlarında gizlidir. Büyük milletimiz bu kudretini, her toplulukta az çok rastlanan cesaretten ziyade, o cesaretin kültür ve beşerî duygu ile kaynaşmasının mahsulü olan kahramanlığından almaktadır. Eski tarihimizde “alp”lar, İslâmî çağımızda “gazi”ler işte bu orijinal Türk kahramanlığının tarihî vesikalarla tespiti mümkün olan tipleridir.

Türk zaferlerine kaynak vazifesi gören kahramanlığın parlak şekilde belirdiği birçok tarihî işaretler mevcuttur. Meselâ fütuhat yapmanın, cihangirler yetiştirmenin Türk inhisarında olmadığı, diğer milletlerin de uzun ve çetin seferler tertipledikleri, meydan muharebeleri verdikleri ve kuvvetli stratejiler çıkardıkları mâlûmdur. Fakat bunlar sağanaktan meydana gelen geçici sellere benzerler. Zaferleri devamlı kılan ruhî muhtevanın cılızlığı sebebiyle, kısa zamanda gücünü kaybederek yataklarına, yani eski yurtlarına çekilmek zorunda kalırlar ve zafer sonucu hâkimiyet kurdukları ülkelere gerçekten sahip olmak, mağlup kavimlerin kalbinde yer tutmak kabiliyetinden mahrumdurlar. Bundan dolayı Dünya siyasî tarihi, umumiyetle belirli ve hudutları çizili bir mekândan, yine geri dönmek üzere, etrafa vukubulan basit askerî tasallutların hikâyesi karakterindedir. Fütuhat yönünden istisnaî bir duruma sahip Türk milleti ise, ülkeleri kendine bağlamayı, milletleri kendine minnettar bırakmayı bilmiştir. Tarihî Türk zaferlerini, başkalarının istilâ hareketlerinden kesin farklarla ayıran noktalardan biri de budur. Yabancılar kaba kuvvete dayanarak işgal altında tuttukları memleketleri sömürmekten ve boyunduruklarında inleyen zavallı ahlak kıyasıya baskı yapmaktan başka bir şey düşünmezken, Dünyaca mâlûm kahramanlığı ve ruhunun derinliklerinde saklı insanlık duygularıyla Türkler, mânevî yapıları icabı, kendi kılıçlarıyla hattâ kendi kanları bahasına, esaret altında kıvranan kütlelere hürriyet ve adalet götürmeye gayret etmişlerdir. Zaferlerimizin ulvî meyvesi olan cihanşümul Türk efendiliğinin sırrını açıklayan bu husustur ki, Türklerin, her yerde saygı ile karşılanmasını, kurtuluş iksiri bağışlanan mahkûm kavimlerin gönüllerinde sevgiden tahtlar kurmasını sağlamıştır. Aynı tutumun en tabiî neticesi olarak tarihte Türk’ten başka, Japon denizinden Atlas Okyanusu’na, Sibirya’dan Habeşistan’a kadar, aynı anda, sesini duyurmuş ve bu muazzam coğrafyada 80’den fazla devlet kurmuş bir millet gösterilemez. Çünkü insan haysiyetini korumak gayesiyle hürriyet nizamı tesis etmek hukukî hükümler koymak ve bunları azimle yürütebilmek için, her şeyden önce, beşerî duygudan ilham alan yüksek kültürle mücehhez bulunmak gerekir. Devamlı neticeli askerî zaferler, maddî güce temel veren hukukî, sosyal, iktisadî zaferler, maddî güce temel veren hukukî, sosyal, iktisadî üstünlüğün eseridir. Medeniyetin her safhasında şahsiyetini ispat etmiş olan Türkler bu vasıftaki zaferlerle millî tarihe olduğu kadar, insanlık tarihine de büyük hizmetler etmişlerdir.

Ne anormal tahakküm hırsının bir araya getirdiği diktatörlerin, ne de Dünyayı kendi kör iştihalarına yem yapmayı tasarlayan toplulukların tahammül edemedikleri coşkun hürriyet sevgisini, izalesi imkânsız bir meleke halinde gönüllerinde taşıyan Türklerin yeryüzünde ileri hamleleri, hiçbir insan unsurunun müdahalesiyle değil, ancak tabiî mânialar karşısında kesilmiştir. Tarihte her zaferin açtığı yeni ufuklara dolu dizgin yönelen bozkır çocuğu Türk’ün idealizmini köstekleyen yegâne engel, rutubet ve yakıcı çöl coğrafyası olmuştur. Bu sebepledir ki, Türk zafer sahaları kuzey buz mıntıkası, güney Çin ovası, orta Hindistan, Arap çölü ve Büyük Sahra ile sınırlanır.

Türk zaferlerinin âmilleri arasında, kahramanlık, hakka ve adâlete dayanan kanun saygısı vb. den başka, büyük milletimizin savaşçılık istidadını da zikretmek zarurîdir. Aslında cihanı feyizli hürriyet ışığı ile nurlandırmak gibi derunî bir iştiyaktan doğan bu savaş severlikle Türkler, her bölgede muharebe mahallerinin şartlarına uygun tâbyeler keşfederek ve devrin en tesirli silâhlarını kullanmakta fevkalâde maharet göstererek Asya, Afrika ve Avrupa’da kendilerine karşı kurulan mukavemet setlerini kolaylıkla yıkmışlar, Roma’yı, Bizans’ı, Çin’i. Hind’i ve Rus’u, güçlük çekmeden mağlûp etmişler, bu suretle şanla dolu, zengin ve renkli tarihlerini yapmışlardır. Karşılaşmalar çok kere, kuvvet bakımından, ölçüsüzlük içinde vuku bulmuş, fakat yabancı kavimlerin ve devletlerin bilmedikleri muharebe âletleri ve yine onların beceremedikleri savaş taktikleri sayesinde az sayıda Türk, kalabalık hasım orduları perişan etmeğe muvaffak olmuştur. Tabiatıyla Türk’ün zekâsını ve mutlaka galebe çalmak azmini de buna ilâve etmek lâzımdır. Azın çoğu yenmesi, Türk zaferler tarihinin diğer bir hususiyetidir.

Tarihteki Türk zaferlerini burada birer birer saymaya imkân yoktur. Senenin belki her haftasına birkaç zafer düşecek kadar şanlı bir maziye sahibiz. Fakat zaferlerin destelendiği yıl içinde bilhassa Ağustos ayının ayrı bir özellik taşıdığını belirtmeliyiz. Zira millî tarihimizde doğurduğu parlak, devamlı ve devir değiştirici neticeleriyle en ünlü zaferlerimizin çoğu bu ay içinde kazanılmıştır: Aziz vatanımız Anadolu, 26 Ağustos 1071 Malazgirt cenginin baha biçilmez hediyesi olmuştur. 29 Ağustos 1526 Mohaç Muharebesi, Orta Avrupa’nın hemen hemen 200 yıllık geleceğini tâyin etmiştir. Genç Cumhuriyetimizin temel taşı olan 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi, Türk istiklâl beyannamesini Türk kılıçlarının ucu ile Dumlupınar’da yazan muhteşem bir destan payesine yükselmiş ve son asırlarda millî ruhtan uzaklaşmanın sağ duyumuzda yarattığı sarsıntıdan doğan Kurtuluş mücadelemizde Alp Arslan oklarının şiddeti, Kanuni toplarının dehşeti Atatürk’ün sesiyle şahlanan millî savlet şeklinde tecelli ederek zaferlerimizin bir büyüğü daha gerçekleşmiştir.

Türk zaferlerinin ortaya koyduğu hakikat şudur ki, mâneviyatı zayıflamadığı, kültürünü kaybetmediği ve Dünya tarihinde kendisine tevdi edilen hak ve adâlet prensiplerini cihana yaymak vazifesinde ihmâl göstermediği müddetçe, milletimiz için herhangi bir talihsizliğe uğramak ihtimali mevcut değildir. Bugün ise, fedakâr ve kahraman Cumhuriyet ordusunun vatanperverâne dinamizminin rehberliğinde Türk’ün zafer türküleriyle mesut istikballere doğru yürüyeceğine şüphe yoktur.

KAYNAKÇA

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Sayfa 216-220