Îtiraf etmeliyiz ki Türkçe ile ilgili bize okullarda öğretilenler, hiçbirimizde herhangi bir hassâsiyet oluşturmadı. Belirtili isim tamlamaları, yüklemler, özneler hep sınavları geçmek için bilmemiz gereken teknik detaylardı. Halbuki Türkçe deyince akan sular durmalı, Türkçe hassâsiyeti zirve yapmalıydı.

Âileden sonra ilk durağımız olan okulda, Türkçe konusunda çeşitli detaylar verilse de neden Türkçenin önemli bir dil olduğu anlatılmadı? Ortalama bir liseden çıkan milyonlarca genç Türkçenin önemini bilmiyor. Bu hepimiz için geçerli aslında…

Yıllar sonra Türkçe konusunda ufkumu açansa Muğla Üniversitesi’ndeki hocam Mustafa Karataş oldu. Girdiği ilk dersten îtibâren bize sürekli Türkçeden bahsetti. Ama öyle yüklem, özne, belirtili isim tamlaması kıvamında değildi verdiği dersler. Türkçenin âit olduğu coğrafyayı, geçmişini ve eğer sâhip çıkılırsa nerelerde temsil edilebileceğini anlatıyordu.

Sınıfımızda, üzerinde İngilizce kelimeler yazan tişört giyen birçok arkadaşımız vardı. İlk oradan yakaladı hocam hepimizi. Bir Türk’ün neden İngilizce kelimeler yazan tişört giydiğini sorguladı. Neydi sebebi bu aşağılık kompleksinin! Bir kafe, bir iş yeri açacağı zaman neden yabancı bir dilin ismi tercih ediliyordu sokaklarımızda? Gül, lale, çiçek gibi isimlerin yerine neden flower ya da rose gibi kelimeler seçiliyordu? Halkın yüzde 50’sinden fazlasının İngilizce’yle münâsebeti ‘What is your name’ seviyesindeyken hangi akıl bize Türkçe dışında bir dil dayatıyordu?

Mustafa Hocamız konuştukça farkındalığımız artıyordu. Gerçekten de tüm sokaklarımız, tüm kafelerimiz ya da tüm tişörtlerimiz neden İngilizcenin hâkimiyeti altındaydı? Eve gidip tişörtlerime baktığımda, hocamızın bahsettiği acı gerçekle yüz yüze gelmiştim. Evimdeki tişörtlerin hemen hepsinde İngilizce vardı. Ve ben birçok kelimenin anlamını dahi bilemez haldeydim!

Bu farkındalıkla sokağa çıktığımda bir kafenin dahi Türkçe bir isminin olmadığına şâhit oldum. Geçtiğim her sokakta, her caddede muhakkak ki İngilizce egemenliği vardı. İnsanlar hangi kompleksle Türkçeyi bırakmıştı da yabancı bir dilin egemenliğine girmişti.

Sokaklarda gezerken kendime mümkünse Türkçe yazılı ya da hiç olmazsa yazısız tişört alacağım mağazalara gittim. Ulusal çapta bildiğiniz hiçbir mağazada, yaşıma uygun Türkçe yazılı herhangi bir tişörte denk gelemedim! Düşünün ki Türkiye’de yaşıyorsunuz, Türkçe konuşuyorsunuz, Türkçe düşünüyorsunuz ama önünde Türkçe kelimeler olan herhangi bir kıyafete denk gelemiyorsunuz! Aman Allah’ım neydi bu başımıza gelen!

Sonraları birkaç mağaza tespit edip sâdece Türkçe yazılı tişört satıyor diye alışveriş yapmaya başladım. Düşünün ki Türk yurdunda Türkçe yazılı tişört satıyor diye mağaza tespit eder haldeyiz!

Mustafa Hocam boş durmamıştı tabiî. Bize Oktay Sinanoğlu’nun ‘Bye Bye Türkçe’ kitabını zorunlu kılmıştı. Daha önce Türkçe ile ilgili hassâsiyeti slogan seviyesinde olan bizler için âdeta ufuk açıcı bir kitap oldu ‘Bye Bye Türkçe’. Amerika’nın sokaklarının tamamında Türkçe isimli kafe, kitabevi, lokanta olduğunu hayal ettirdi bize. Ve aslında bizim kendi çâresizliğimizi tokat değil yumruk gibi vurdu yüzümüze!

Türk milliyetçilerinin belki de en önemli hassâsiyeti olması gereken Türkçe konusunda, çok ama çok gerideyiz. Belediyeler başta olmak üzere Türk milliyetçilerinin olduğu her alanda, Türkçe baş tacı edilip bunun dışındaki herhangi bir dilin yerleşmesine müsâade edilmemeli. İnsanlarımız elbette İngilizce, Arapça, Fransızca öğrenip bu dillerini geliştirmek için elinden geleni yapmalı ancak Türk yurdunda sömürge gibi hissetmemize neden olan yabancı dil hegemonyası âcilen sona erdirilmeli.

Bilge Kağan yüzyıllar önce yaşadığı topraklarda millet olmanın bilincine varıp Türkçe ifâdelerle derdini anlatmıştı. Parçalanmayın, bir olun demişti. Eğer aranıza nifak girerse yok olup gidersiniz demişti. O târihlerde bunu kılıçla, okla yapanlar şimdi de akın akın kültürle yapıyorlar. Kültürünü bozarak, dilini bozarak millî bilincini yok etmeye çalışıyorlar. Her gün televizyonda Türkçe kıtlığından ölüp gidecek insanlar, bize âdeta kültür emperyalizmini dayatıyorlar. Türkçe isimli kafe açmanın, Türkçe yazılı tişört giymenin garipsendiği bir ülkede, ne kadar başarılı olduklarına şâhit oluyoruz!

Türkçe düşünen, Türkçe yazan, Türkçe kendisini ifâde eden bireylerin yönettiği bir belediye, bir kurum, bir devlet Türk’çe yaşatıp, Türk’çe insanları mutlu etmeyi de becerebilecektir.

Yazımı Türkçe sevdalısı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun çarpıcı o cümlesiyle bitirmek istiyorum:

“Türkçe giderse, Türkiye gider!”