Çok insan anlayamaz eski musikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

-Yahya Kemal Beyatlı-

 

Müzik öyle bir deryadır ki, ben paçaları sıvadım ama hala içine giremedim

-Dede Efendi-

 

Hayatımızda bütün iletişim yollarını kullanıp gösterdiğimiz gayretlerimize rağmen değişmeyen hallerde veya bilhassa bazı travma yaratan mesellerle karşılaştığımızda kullanırız bu cümleyi: Sözün bittiği yerdeyiz. Hakikaten milletimizi meydana getiren her bir parçaya özellikle burada dile getirmek istediğimiz müzik sahasına yönelik kıymetlerimize baktığımızda yanlış politikalarımız, icraatlerimiz, duyarsızlığımız ve beslendiğimiz kaynakların bulanıklaştırılıp anonimleştirilmesi, kökümüzden koparılıp kurumaya itilme çabaları  bizi bu cümleyi kullanmaya itmektedir. Hatta yabancı kültür unsurlarının tazyikine maruz kalmış bize ait değerlerin, gözümüzün önünde eritilmesi, yine rekabet kabul etmeyen bir mevkide asırlar boyu gelişimine devam eden  Türk müziğinin, günümüzde yozlaştırılması bizleri kahretmektedir. Lakin bırakın binlerce olayda büyüklüğümüze şahit olan tarihin derinliklerine inmeyi  daha dün diyebileceğimiz kadar yakın olan zamanlarda bu sahada yaptıklarımız ve içimizden çıkan ulu ozan Dede Korkut’un manevi çırakları diyebileceğimiz yeteneklerin, kara ve soğuğa rağmen bütün güzelliğiyle ayakta duran kardelen misali hala doğuyor olmasının bizlere verdiği ruh kuvveti, bu sözü söylemeye engel olmaktadır. Buna rağmen milletimizin o ruhu bulabileceği tarihine, kültürüne, inancına, değerlerine karşı şüpheye düşürülmeye, yapısını koruma ve hayatiyetini devam ettirme kabiliyetleri elinden alınmaya çalışılmaktadır. Şahit olmuşuzdur ki bu tür menfi gayretlerle hemhal olan, milletimizin milli ve manevi hudutlarını aşmaya, tahrip etmeye çalışan, yetmeyip tecrübelerimizi sıfırlamaya, atalarımızın izlerini yok etmeye çalışan, yeni kardelenlerin doğmaması için uğraşan her bedhaht çevre Türk’ün yüksek yaşama ve yükselme azmiyle mukâbele görmüştür. Böylece unutulanları hatırlatmak, zaferlerimize yenilerini eklemek, mazimizin bütün güzelliklerini ihyâ etmek için uğraş veren, Türk’e öncülük etme vazifesini üstlenen Türk Milliyetçileri olarak yüzyılımızın sorunlarından, kültürümüzün atardamarı diyebileceğimiz müziğimizin uğradığı erozyonu gördük, hasret duyduğumuz canlılığı ve beslemeyi alacağımız kaynakların üzerini gölgeleyen sis perdelerini aralamaya giriştik.

Geriye doğru iz takibi yapıp ötelere yol açtık ve uzandığımızda gördük ki bizi şenlendiren yüreğimizi titreten, gönül dünyamızda ufuklar açan Türk müziği ve onu geliştiren, emek verenler yerdeki yıldızlar gibi parlamaktadır. Bizi bu düşünceye iten temel sâik ise Türk’ün varlığının, kimliğinin ve millet olma şuurunun erkenden oluşmasıdır. Kendini diğer yaratılmışlardan ayırarak, yapısına yönelik keşifte bulduklarını nesilden nesile eğitim yoluyla aktaragelmiştir. Maddi yapısını devam ettirecek mücadeleyi vermekle birlikte manevi ihtiyaçlarına bîgâne kalmamış, fıtratında var olan yönde temâyül göstermiştir.Etrafında gelişen tabiat olaylarını, (rüzgar, gök gürültüsü, yıldırım, yağmur) bitkileri, hayvanları gözlemleyerek onlardan duyduğu, ruhunu saran ahenkli ezgilerin hoşuna gitmesiyle o sesleri çıkarmaya çalışmakla, taklit etmeye yönelik hikayesi de başlamış oluyordu. Ağzıyla, eliyle de benzer sesleri çıkarmaktan ziyade yaşadığı coğrafyadaki malzemeleri kullanarak temel ve basit tarzda bugünkü çalgı aletlerinin ataları diyebileceğimiz enstrümanların yapımına girişmişti.

Türk’ün müzikle kendi varlığını ifade edişi ona huzur vermiş, hayatı üzerine düşünmeye sevk eden tınıları, bilgisi ve tecrübesi arttıkça daha iyi şekilde yakalamış, çok zengin çok köklü bir kültürün başlangıcını meydana getirmiştir. Bu dönemlerde Türklerde irfanıyla, kabiliyetleriyle öne çıkan, müziği icrâ etme birikimine ve yeteneğine mâtuf olanlar cemiyet içinde sevgi saygı görmüşler, ozan veya âşık olarak anılıp birçok sosyal organizasyonda yer almışlardır.

Yani telli çalgıların atası diyebileceğimiz kopuz eşliğinde çalıp söyleme dediğimiz ozanlık geleneği ortaya çıkmıştır. Bunun yolbaşçılığını yapan ise Türk törelerini ahenkli nağmelerle haykırmakla birlikte halka güç ve moral verip yol gösteren, Türklerin ulu atası Dede Korkut olmuştur. Kendimize has müzik geleneğimizin oluşmasında mihenk taşı olan Türk ulusu Korkut Ata, Oğuz boylarının alışkanlıklarını, töresini, örf adetlerini, o dönemleri aydınlatacak kaynak mahiyetindeki destânî hikayelerinde, sözlerinde geçirmişir. Türk milletini anlamanın anahtarı olan Dede Korkut, duru ve temiz diliyle kopuz eşliğinde kulaktan kulağa dilden dile aktarılan destanlarıyla sözlü geleneğimizin kökündeki târihî bir şahsiyet olarak yerini almıştır.                    Sözlerini, bir silah gibi kullandığı kopuzuyla havalandırdığını bilmekle beraber ; atalarımızın, bozkırdaki sürekli hareket halinde olan hayat tarzına uygun kolayca taşınabilen küçük çalgı aletlerini tercih ettiğini görmekteyiz. Aynı zamanda sadece Türk’e ait enstrümanlarda görülen ve diğer hiçbir millette örneğine rastlanmayan ayırt edici özelliğin, ağaç içlerinin oyulup üzerine deri geçirilmesiyle yaylı veya vurmalı şeklinde kullanmak olduğunu da târihî kaynaklardan öğrenmekteyiz.

Sonrasında sözlü olarak aktarılan bu birikim de, Dede Korkut’u anmadan söze başlamayan yine Türk’ün hayatını Türk’ün çalgılarıyla anlatan, boylar halinde teşkilatlanmış milletimizin olduğu her yerde karşımıza çıkan ozanların, âşıkların dahili ve katkısıyla devam edegelmiştir. Ozanlarımız, boyları gezerek savaşları, felaketleri, kahramanlıkları, yiğitlikleri, güzellikleri, cemiyet hayatındaki menfî değişiklikleri, eksiklikleri anlatmışlar, köklü bir geleneğin devam ettiricisi olmuşlardır. Bu sebeple tarihi seyrimiz içerisinde  müziğimizin gelişmesinde saz şairleri ozanların katkısı yadsınamaz.

Ozanlar, milletimizin hazinelerini nesillere aktarma rolünü Türkistan’dan Anadolu’ya geçerken dahî sürdürmüşlerdir.Yalnız buradaki önemli husus şudur: Türklerin İslam ile tanışması ve onu benimsemesi hadisesinde çok büyük fonksiyonu olan, İslamiyet’in esaslarını Türk’ün anlayacağı şekilde anlatan, İslamiyet’i sevdiren ve onlara bir istikamet veren Hoca Ahmet Yesevi hazretleri ve Balkanlar’a kadar ilerlememizin liderleri olan öğrencilerinin vazifelerini  hayran olacak tarzdaki îfâlarına dikkat vermeliyiz. Hoca Ahmet Yesevi, Hikmet adını verdiği Türkçe şiirler yazmış, Türkler arasında düşünce dil ve inanç birliğine katkı sağlamıştır. Böylelikle Türklerin tasavvuf anlayışını oluşturan Yesevilik ve onun Anadolu’daki temsilcisi diyebileceğimiz Hacı Bektaş Veli hazretlerinin kurduğu tekkelerde yetişenler, dönemin savaşlarının verdiği huzursuzluğu kontrol altına almış, milletimizin mevcudiyeti için koruması elzem her sahada teşkilatlanarak hayatımızı düzenlemişlerdir. Tasavvufun, Bektaşi dergahlarının ve Mevlevilerin Türk müziğinin geleceğe taşınmasındaki üstün hizmetleri ve ithal her türlü unsura karşı koruyup geliştirmedeki rolleri hasebiyle tabiri caizse ‘müzik mahfili, müzik okulu’ işlevi görmüşlerdir. Tekkelerde yetişip Anadolu’ya gelen toplulukların, içtimaî yapımızın ana hatları gözetilerek uygun biçimde dört gruba ayrıldığı ise aşikar: Ahiyân-ı Rûm, Gâziyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm ve Abdalân-ı Rûm. İşlediğimiz konu itibariyle üzerinde duracağımız grup olan Abdalân-ı Rûm, ismiyle müsemma dervişlerden müteşekkildir. Hacı Bektaş-i Veli’nin etrafında göç eden bu tâife kendi içinde yaptıkları işlere yani aslında icrâ ettikleri sanatlara (kuyumculuk,avcılık,dokumacılık,sepetçilik,ziraatçilik,çalgıcılık) göre adlar almıştır. Giderek sadece saz çalıp söyleyen, tekkedeki semahlarda rol oynayıp mûsıkîyle uğraşan çalgıcı abdallar kalmıştır. Bu sanatların icrâsını kendi üzerine vazife edinen, -bakın burası çok önemli- ‘gönüllü kültür taşıyıcılığı’ yapan ve Anadolu’ya Abdalan-ı Rûm tâifesi adıyla anılıp gelenler tam olarak da abdal olarak bildiğimiz Türkmen topluluklarıdır. Horasan ve civarında bir Türkmen aşiretine mensup olan abdallar türlü buhranların, felaketlerin peydâ  olması, Moğol baskılarının artması neticesinde göçe başlamış,bildikleri ne varsa Anadolu’ya taşımışlar ve yalnız uğraş alanı müzik olan abdallar kendilerini ve gönüllü yaptıkları işi zamana karşı koruyabilmişlerdir. Hatta müzikle uğraşmayan yakınlarına ‘Yol Pişkini, Tel Şaşkını, Hal Düşkünü’ demişlerdir.

Tasavvuf kaynaklı olan abdal kelimesi dünya işlerinden uzaklaşmış zâhid mânâlarını taşımış bilâhare anlamının kapsamı büyüyerek derviş veli mânâsında da kullanılagelmiş olmakla birlikte genel olarak Türkistan coğrafyasının Horasan bölgesinden gelme Türkmen aşiretinin adı olarak kimlik kazanmıştır. Göç halindeki aşiretin Anadolu’daki ilk durakları Erzurum daha sonra Yozgat ve kalıcı olarak da Kırşehir (Merkez, Bağbaşı ve Aşıkpaşa mahalleleri), Kaman, Kırıkkale (Merkez, Keskin), Nevşehir (Hacıbektaş, Avanos), Aksaray (Ortaköy) Ankara (Polatlı, Gölbaşı) yöreleri olmuştur. Günümüzde göç yaptıkları yerler ise İzmir, Manisa, Aydın tarafları olmuştur. Türklüklerinden en ufak bir şüphe dahi olmayan abdal denilen müziğin pirleri, Türkistan’da yeşeren geleneklerimizin izlerini bugünlere taşımada büyük rol üstlenmişlerdir. Oğuz-Türkmen-Kırgız-Yörük-Kazak-Tatar diye anılan müşterek soy isimleri Türk olan toplulukların Türkmen kolundan olan abdallar için, diyebiliriz ki; Dede Korkut, kopuz geleneğinin Anadolu’daki temsilcileridir. Türk dünyasının ulu atası, bilgesi, evliyası, piri Dede Korkut’tan başlayıp âşıklar, ozanlar vesilesiyle Anadolu’ya gelmiş olan kadim geleneğimiz, aşk üzerine yoğunlaşarak eserler veren abdalların içinden çıkan Pir Sultan Abdal’lar, Kaygusuz Abdal’lar sayesinde Anadolu’da  yaşamaya devam etmiştir. Tarihimizin kesintisiz akış içerisindeki seyrine ve bütününe baktığımızda, Türk hayatının bütün kodlarını bulabileceğimiz şiirleri, özlü sözleri yazdırtan yine Türk çalgılarının eşliğinde söylettiren köklü geleneğin, Anadolu’daki temsilcisinin abdallar olduğunu görmekteyiz. Aynı zamanda Türklerin müzik ihtiyacını karşılamış olan abdallar için ‘Türkmen obasız, oba ağasız, ağa abdalsız olmaz’ denilmiştir. Türkçe yazıp söyleyen, Türkçeyi yayan, gönlü insan sevgisiyle dolu abdallar; 17.-18.yüzyıllarda saz çalan türkü söyleyenlerin, şiir yazanların inançsız olduğunu iddia eden menfî propagandalara ve baskılara maruz kalmış, mensup olduğu tarikatlerin de aslî fonksiyonunu îfâ edememesi üzerine toplumun değişen algısına yönelik, eğlence hayatında rol almaya başlamışlardır. Ellerinden gelen ve tek bildikleri müzik yapmak olan abdallar Türk çalgılarından zurnayı davulu ıklığı ellerinden hiç bırakmamışlar, tekâmülünde de müspet yönde etki etmişlerdir. Âşıklık geleneğinin motiflerini barındıran icrâları, çalmadaki tavırları bizi mest ederken vurgunculuğun, dövüşün, kavganın, hırsızlığın, ahlâksızlığın onların hayatında hiçbir zaman yer bulmaması sevgimizi katlamıştır. Özleri ve sözleri insan sevgisiyle dolup taşarken üslûplarında bir an olsun bozulma yaşanmadan saz eşliğinde söylenen sözlü halk geleneğini devam ettirmişlerdir. Tarih boyunca bahsettiğimiz misyonlarından asla taviz vermeden sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayışla dünyaya bakmışlar bu muhabbetle sanatlarını icrâ etmişlerdir.

Sanatlarının ağırlık merkezini meydana getiren, Türk halk müziğinin bir uzun hava türü olan, bozlak olmuştur. Abdallara has bir anlatım ve ifade biçimi olan bozlak kelime anlamı itibariyle feryat etmek, haykırmak, ağlamak, sızlamak demektir. Bozlak hiçbir dış etkinin olmadığı usta-çırak yoluyla öğretilen, söylemesi çok zor olan tam bir Türk müziğidir, Dede Korkut’ta ve Divan-ı Lugati’t Türk’te”bozulamak, ağlamak”anlamlarında kullanılmıştır. Genelde ölüm, ayrılık, hasret, gurbet, acı, keder, yenilgi, aşk, isyan gibi konuların yoğunlaşıldığı, işlendiği bozlaklar bir yönden ağıt özelliklerini barındırmaktadır. Bozlak formunda eserler veren abdallar, geleneğin yetiştirdiği büyük ustalardan Muharrem Ertaş’ın deyimiyle şiirleri sözleri havalandırmışlar, kendilerine has eşsiz yorumlarıyla türküyü, bozlağı milletimize sevdirmişlerdir.

Türkistan’dan Anadolu’ya taşınan müzik kültürüne çok büyük katkıları olan Muharrem Ertaş 1913 yılında Kırşehir merkeze bağlı Yağmurlu Büyükoba köyünde doğmuştur. Beslendiği kaynaktan aldığı prensipleri özümsemenin verdiği duygu yoğunluklarıyla ve kendine has ses titretmeleriyle havalandırdığı, Dadaloğlu’nun ’Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri’ adlı ünlü “Avşar Bozlağı’nın” memleket nezdinde tanınmasına yol açmıştır. İlk eşinin vefat etmesiyle Döne Hanımla evlenmiş ve Neşet Ertaş’la beraber dört çocuğu olmuştur. Hocaları Bulduk Usta ve Yusuf Ustadan aldığı derslerle içli, yanık, tok sesini ustaca kullanan Muharrem Ertaş (1913-1984) çeşitli radyo ve tv programlarına çıkarak etkileyici üslûpla bozlak, türkü, ağıt okumaları yapmıştır. Hacı Taşan (1930-1983) gibi birinci sınıf gırtlak nağmeleri yapan, saz ve söz ustalarını yetiştirmiş, seri, hızlı, kıvrak saz çalışı ve söyleyişiyle beraber parmakları, sazın üstünde çekiç darbesi gibi dolaştığından aldığı çekiç namıyla anılmaya başlayan Çekiç Ali (1932-1973) gibi yörenin en önemli yorumcularına rehber olmuştur. Değişen şartlar sebebiyle abdalların artık sadece düğünlerde aranır hale gelmesi Muharrem Ertaş gibi yörenin ustalarının geçim sıkıntısı çekmesine yol açmıştır. Artık, yalnız düğünlerde aktif rol oynayabildiklerinden ‘Abdal düğünden çocuk oyundan usanmaz’ gibi deyimler türetilmiştir .Bu gibi deyimlerle, hikayelerle, sosyal hayattaki kendilerince içine düştükleri haller harmanlanmış, ortaya ince zeka mahsulü mizahlar çıkınca da Türk fıkra anlatma geleneğinde literatüre giren, abdal fıkra tipi meydana gelmiştir. Aslında gerçeğin ayna tutulmuş şekli diyebileceğimiz bu fıkralarda, işlenen olmazsa olmaz konular, gariplik ve düğünlerin baş aktörlüğü olmuştur. Yılın sadece belli aylarında gidilen düğünlerde çalgıcılık yaparak kazandıkları cüzî miktarlarla, sene boyunca maîşetlerini sağlamaya çalışmaları, sürekli ve düzenli gelirlerinin olmayışı, onları yoksullukla, türlü imkansızlıklar içinde kıvranmayla burun buruna getirmiştir. Kıt kanaat geçinme sıradan bir hâl alırken zarûrî ihtiyaçlarını karşılayamamaları, müzik yapmayı bırakıp düzensiz gündelik işlerle, hurdacılıkla uğraşmalarına yol açmış, bu da yetmezmiş gibi abdalları tanımayan, şuuru iğdiş edilmiş kimseler tarafından  hor görülmeyle dışlanmayla karşı karşıya kalmışlardır. Tüm zorluklara rağmen ellerindeki davulu, zurnayı, kemanı canı pahasına olsa dahi bırakmadan diyar diyar gezip Türkün avazını duyurmaya çalışırlarken bir yandan da müzik dehaları çıkarmaya devam etmişlerdir. Yalnız aradan biri gelenekte öyle bir kapı açmıştır ki milletin sevgisine ilgisine mazhar olmakla beraber icrâ ettiği sanattaki olağanüstü yeteneklerini kullanarak Türk halk müziğinin cihandaki temsil noktasına yükselmiştir. Evet bu isim hepinizin bildiği gibi: Neşet Ertaş.

Aslında yazımızın başından beri Neşet Ertaş’ı anlatmaktayız. Baktığımızda Türk inancının Türk kültürünün temel ölçüleriyle şahsiyet kazanan fertlerin ve onu meydana getiren cemiyet hayatının ilerleyişi üzerinde durduk. Görüyoruz ki abdallar, devamlı akış halinde olan yeni öğelerle temas halindeki geleneğin, karşılaştığı yabancı unsurlarla alışverişindeki baskınlığının ve kendi damgasını vurma arzusunun canlılığını korumada, her daim  baş çeken olmuştur. Böylece Türk kültürünün belirleyici etkisini ve direncini arttırmada etkin rol alan abdallar ve içlerinden çıkan güçlü şahsiyetler sayesinde , özellikle Türk halk müziği sahasının her alanında özümüzden kopmadan akışımızı sağlamışızdır. Böyle bir birikimin üzerine doğan Neşet Ertaş kadim müzik zevkimizin izlerini sürmüş ve bütün bu bilgileri harmanlayarak mâzîden âtîye uzanan altın zincire bir halka mâhiyetinde yeni bir tarz ortaya koymuştur. Abdal kültürünün içinde yetişerek zor şartlarda kendini tanıtma imkanı bulmuş, unutulmaya başlayan geleneğin varlığını, milletimizin aklına ve gönlüne mıh gibi çakmıştır. İşte bu ulu abdal ozanının hayatını kendi dizelerinden öğrenelim.

 

 

Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama Muharrem anama Döne
Dedim sen atayı bildin dediler

Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirdiydim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler

O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile Hakk’a niyazı
O(n) yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler

Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli köyüne gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler

Anam Döne İbikli köyünde ölünce
Beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de hep perişan olunca
Babamgile burdan göçek dediler

Yürüdü göçümüz Teflek köyüne doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çocuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler

Yozgat’ın Kırıksoku köyüne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı Arzu derler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler

En küçük kardaşı kayıp eyledik.

Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik.

Yine öksüz yetim kaldın dediler

Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza deşirtti
Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler

Yerköy’ünden Kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz cümbüş aldık
Kırşehir’ine varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler

Yarin aşkı ile hep arttı derdim
Babamı bir yare dünür gönderdim
Başlığı çok istemişler haberin’ aldım
İstemiyor seni yarin dediler

Kırşeh(i)r’inde yedi sene kalınca
Düğün-düzgün hepsi bize gelince

Ne yapsın çalgıcı arkadaşlar yer daralınca
Ankara’ya gider yolun dediler

Geldim Ankara’ya Veysel Usta’yı buldum
Epeyce eğleştim yanında kaldım
Bana yüz lira verdi bir pambuk yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler

Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulamazsan öldün dediler

Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı Garip dostuna
Bunu da içeriye alın dediler

 

Bu dizelerden de anlaşılacağı üzere yaşadığı her olayın türküsünü yakarak, Türk halk müziğimizin en üretken isimlerinden biri olmuş Neşet Ertaş, hayatı boyunca ‘Kendim Ettim Kendim Buldum’ ‘Gönül Dağı’ ‘Seher Vakti’ ‘Zülüf Dökülmüş Yüze’ ‘Benim Yurdum’ ‘Gönül Yarası’ ‘Mühür Gözlüm’ ‘Ölmeyen Türküler’ gibi sayabileceğimiz onlarca albüm çıkarmış, yaklaşık 400 plak ve birçok kaset doldurmuştur. ‘Neden Garip Garip Otersin  Bülbül’ adlı babasına ait bir türküyle ilk plağını çıkardığı İstanbul’da, 2 yıl çalıştıktan sonra Ankara’ya yerleşmiş, Muzaffer Sarısözen’in ‘Yurttan Sesler’ gibi milli bütünleşmemize katkı sunan programlarının yapıldığı Ankara radyosunda ‘mahalli sanatçı’ unvanıyla yayın yaparken tanıştığı Leyla hanımla evlenmiş ve üç çocuğu olmuştur. Eşinden 7 yıl sonra ayrılmış, parmaklarındaki felç nedeniyle Almanya’ya gidip tedavi olmuştur. İyileştikten sonra sanatını devam ettirdiği Almanya’dan, yaklaşık 21 sene ayrı kaldığı hasretle kavuşmayı beklediği vatanına ancak 2000 yılında İstanbul konseriyle dönebilmiştir. Hiçbir zaman şan şöhret peşinde koşmayan Ertaş, eserlerinin, yaktığı türkülerinin herhangi birinde kendi adını geçirmemiş, ‘garip’ mahlasını kullanmıştır. UNESCO’nun  ‘Yaşayan İnsan Hazinesi’ ilan ettiği Ertaş, aynı zamanda 2006 yılında TBMM tarafından ‘Üstün Hizmet Ödülü’  almıştır. Kendisine teklif edilen devlet sanatçılığı unvanını ‘Hepimiz bu devletin vatandaşıyız, bu memleketin sanatçısıyız’ diyerek kabul etmemiştir.25 Eylül 2012’de İzmir’de vefat etmiş devlet töreniyle memleketi Kırşehir’e defnedilmiştir.

Ömrü vefa ettiğince ecdadın bize emanet ettiği türküleri, bir sanatçının mutlak surette duyması gerektiği mesûliyet hissiyle sahip çıkmış, bizleri milletimizin köklü zenginliklerinden mahrum etmemiştir. Büyük bir ustalıkla sanatını icrâ ederken kendi elde ettiği birikimi geleneğin hafızasına da eklemiştir. Bunu en belirgin olarak, babası aynı zamanda ustası olan Muharrem Ertaş’ın ve Hacı Taşan’ın sazı, abdal düzeni dedikleri yerden, la karar perdesinden çalmasına karşın, Neşet Ertaş’ın sazının r karar perdesi üzerinden çaldığını da görmekteyiz. Özellikle saz çalarken mızrap tuttuğu elindeki boşta kalan parmaklarıyla  sazın gövdesine vurarak darbukaya vurulmuşçasına sesler çıkartması, bağlama çalış tekniğine eşsiz bir tavır getirmiştir. Saza ve söze karşı olan olağanüstü hakimiyeti ilk dinleyişte anlaşılıyor ve zengin bir söz dağarcığına sahip olmanın yanı sıra Türk dilinin inceliklerini bilmenin verdiği alimliğin beraberliğinde icrâ edilen sanat, sanki kulaklarımızı terbiye ediyordu. Yoğun yaşadığı duygularını saza ve söze vurmayı çok iyi bilirdi. Öyle ki, güçlü hislerle vurduğu sazın telinden dökülen sesler gönlümüzün bam telini darmadağın etmekteydi. Türk’ün semalarında yankılanan avazı, dileğimiz odur ki; kıyamete değin, kaynağından kopmadan zamanımıza gelen bir pınar gibi var olsun.

Dilekten öteye gidip amele dönük olarak, varlığımızın ebediyete kadar uzanmasında ehemmiyetli bir yere sahip olan Türk müziğinin yapı taşlarını incelemeye çalıştık. Köklü bir tarihe zengin bir tecrübeye sahip kültürümüzün Neşet Ertaş’ı Neşet Ertaş yaptığını gördük. Modern çağda geleneğin yerinin olmadığı söyleyenlerin dumura uğradığı örnek olan Ertaş, abdal müzik geleneğinin ne ilk ne de son ozanıdır. Daha fazla dev isim yetiştireceğimize emin olmakla birlikte batının müziğine, geleneklerine karşı büyük bir alakanın ve şiddetli bir taklit temayülünün başlaması bizleri endişelendirmektedir. Buna engel olmanın en temel yollarından biri ise kanaatimce eğitim ve konumuz gereği müzik eğitimidir. Medenî, ileri batının daha yakın çağlarında keşfettiği modern eğitim prensiplerini; saz ve söz ustalarının membaı, tarihî geleneğimizin temsilcileri olan abdallar zaten asırlardan beri uygulamaktadırlar.  Daha anne karnındayken müzik dinletmeye başlatan, doğar doğmaz ise bir çalgı aletini başının ucuna koydurtan gelenek ve bu atmosferin içinde büyüyen çocuk, tabi ki karşımıza bir müzik dehası olarak çıkacaktır. Küçük yaştan beri müzikle yatıp müzikle kalkan, abdal ustalarının icrâlarını görerek yaşayarak öğrenen, hayatın her yönüne ait çoğu becerisini müzikle kazanan çocuğun, yaratıcılığının fazlaca olduğunu keşfedeli yüzyıllar olmuştur. Akranlarıyla geleneğin yaşandığı abdal mahallelerinde büyüyen çocukların amatör de olsa bir çalgıyla uğraşmaları, özgüvenlerinin artmasına, disiplin kazanmalarına, motivasyonlarının ve azimlerinin artıp kendilerini daha iyi ifade etmelerine fırsat vermiştir. İlaveten özellikle gelişim dönemlerinde yaşadıkları duygu durum dalgalanmalarıyla başa çıkmalarına, aklî ve ruhî güçlerini arttırıp huzursuzluklarının giderilmesinde etkili olduğunu görmüşüzdür. Lakin milletimizi bu hazinelerden mahrum bırakacak mâhiyette müdahaleler müzik sahasında da şiddetle görülmüştür. İletişim vasıtalarını kullanarak fertler arasında iletişimsizlik, yalnızlaşma sağlamak suretiyle  küreselleşme adı altında tek tipleştirilme yapılmış, tek tip müzik <yani Türk müziği, Hint müziği, Arap müziği, Çin müziği gibi yerli ve milli müziklerin dışlandığı, batı müziğinin hakim olduğu müzik kastedilmekte> dinlemenin medenî insan alâmetleri olduğuna dâir meşrûlaştırılmalara gidilmiş ve ne yazık ki etkilenenler olmuştur. Milletinden tiksinen, kendi kültüründen kopuk tiplerin zihinleri, bu dışarıdan ithal bakışlarla dolduğu için müzik eğitimimizi küçümsemişler, bu zenginlikten mahrum kalınca da, kimlik şoku ve kaybı yaşamışlardır. İnsanımızı bu gibi hâllere düşürmemek, ayağını bastığı toprağa, müziğine yabancılaştırmamak düşüncesiyle beraber bir taraftan tek müziğin hakimiyeti için bir taraftan da etnik müzik yapıyoruz diyerek müziğimizin bütünlülüğünü parçalamak için uğraşanlara karşı Türk müziğine, eğitimine ve büyük ustalarına sahip çıkmak gerektiğini elzem görmekteyiz.

Olmayan bir kimlik ve olmayan bir milletin hasletlerini anlatmadığımızın şuurunda olduğunuzu biliyor, ıhlamur ağacına gül aşılamaya benzer ortaya çıkmış arabesk, anadolu rock, pop müzik türlerinin ve sistemli şekilde gençlerimize dinletilmeye, sevdirilmeye yönelik gayretlerinin tabiattan red yediğini, hakikatte bir karşılığı olmadığını görüyoruz. Davulun, zurnanın, bağlamanın, ıklığın, meyin özet olarak bize ait olan çalgıların ve müziğin verdiği duyguları Türk milletine obuayla, pop müzikle,operayla ‘’hissettiremezsiniz’’. Aynı zamanda doğuş yeri ve mâhiyeti bize ait olmayan rock, caz, hip-hop türevlerinin, bizi bizden eden tahribatlarına, menfî müdahalelerine karşı uyanık olmanızı rica ediyor, bir başka vaka diyebileceğimiz, sabah Neşet Ertaş akşam pop müzik ,caz dinleyen arkadaşların, kıvrandıkları ikilikten bir an önce kurtulmalarını diliyorum. Velhâsıl kelâm; öyleyse ne yapalım, hâlâ âleme söyleyecek sözümüzün bitmediğinin ispatı, millî kimliğimizin süsü, dilimizin tuzu biberi, sıfır yapmacıklık barındıran bozlaklarımızı, türkülerimizi, marşlarımızı ve bol bol Neşet Ertaş’ımızı dinleyelim arkadaşlar…