Eğitim, yalnız sosyal ve ekonomik hayatın gelişmesinde rol oynamaz. Belki eğitimin en önemli işi, millî kültürü geliştirerek genç nesillere aktarmasıdır.

Tanınmış sosyolog E. Durkheim, eğitimi, «içtimaî verasetin» geliştirilerek genç nesillere devredilmesi tarzında cereyan eden bir «içtimaî vakıa» olarak ele alırken çok haklıdır. Esasen, okul olmasa da, sosyal hayatta eğitim, bu suretle cereyan etmektedir. Genç nesiller, atalarından «birikmiş tecrübeleri devralarak» gelişip olgunlaşmaktadırlar. Hiç şüphesiz, bu «tecrübe» zamanla gerek tek tek şahısların tecrübeleri ile, gerek başka cemiyetlerle kurulan temaslarla daha da gelişip zenginleşmektedir.

Eğitimde, başka cemiyetlerin, kısaca «beşeri tecrübenin» önemli bir yeri bulunmakla beraber, «millî tecrübe», temel ham maddedir. Eğitimin en başta gelen işi, millî kültürü genç nesillere devretmek; millî kültür malzemesini, en ileri ve en ince tekniklerle, millî şahsiyeti ve üslûbu zedelemeden işleyerek geliştirmek, çağdaşlarını hayran bırakacak eserlere ulaşmak üzere insanlarına sarsılmaz bir iman, irade ve heyecan vermektir. Eğitimin asla vazgeçilmez karakteri «millî» olmasıdır. Her millet, çocuğunu, «millî bir eğitimden» geçirmektedir. Yine, her millet eğitimin temelinde millî kültürünü bulundurmaktadır. İsrail tecrübesi bize göstermiştir ki bir millet, vatanını ve devletini kaybedebilir, lakin millî ve mukaddes kültür değerlerini kaybetmedikçe yok olmaz. Aksine, millî ve mukaddes kültür değerlerini kaybetmiş, başka kültürlere intibak etmiş bir millet artık yok olmuş demektir. Tarih, bu duruma düşmüş milletlerin «mezarlığı» halindedir.

Hiç şüphesiz, eğitim, millî kültürü zenginleştirmek için, başka milletlerin tecrübelerine de yer verir. Bilfarz, güzel sanatların muhtelif dallarında eğitim yapılırken, eğitim seviyesi müsaitse, aynı konularda Japonların, Hintlilerin, Arapların, Perslerin, Greklerin, Fransızların, Almanların, hattâ Nijeryalıların “estetik anlayışları”ndan ve eserlerinden örnekler üzerinde durulabilir. Her sahada olduğu gibi, güzel sanatlara da «mukayeseli bir eğitime» önem verilerek «millî tecrübe» zenginleştirilebilir. Ancak, hiçbir millet başka bir milletin veya medeniyetin kopyacısı yapılamaz, yine yabancı kültür ve medeniyetlere yamanamaz. Beşerî tecrübe, asla, sadece «Batıdan» ibaret değildir. Türk çocuğunu, Batı resmine, heykelciliğine, musikisine, mimarisine, dansına, düşünce zevkine göre eğitmek gayreti, eğer gaflet değilse ihanettir. Kültür emperyalizmine, yeni sömürgeciliğe hizmettir. Hele, bütün tarihi boyunca «kültür emperyalizmine» maruz kalarak millet ve devlet bütünlüğünü defalarca kaybetmiş bir millet olarak artık bu oyunlara gelmemek gerekir. Hunların, Göktürklerin, Selçukların ve Osmanlıların nasıl yıkılıp gittiklerini unutmamak mümkün müdür? Bilhassa büyük Osmanlı-Türk İmparatorluğunun «kültür emperyalizmi yoluyla» nasıl parçalandığını unutuyor muyuz? (Bu konuda daha geniş bilgi edinmeleri için okuyucularıma Nahid Dinçer’in YABANCI ÖZEL OKULLAR adı ile yayınladığı kitabını tavsiye ederim.)

Eğitim, kültür emperyalizmine fırsat vermeden «milletlerarası» kültür temas ve mübadelesini sağlayarak âlemşümul eserlere imkân hazırlamalıdır. Bunun yanında, kültür temaslarına fazlası ile açık büyük şehirlerde ve hudut boylarında «millî kültüre yabancılaşma» problemini yumuşatmalı, «aydın-halk çatışmasını» hafifletmeli, kısaca, yabancılaşmadan çağdaşlaşmayı temin etmelidir. Nesiller arası intibakı, başarı ile dinamiklik içinde tutarak çatışmadan uzaklaştırmalıdır. Vatan ve millet sevgisi vererek «beyin göçünü» önlemeli, gençlere ülkücü bir ruh ve şuur kazandırarak yabancıların «ilim personeli korsanlığını» durdurmalıdır.

KAYNAKÇA

Seyit Ahmet Arvasi, Türk İslâm Ülküsü, sayfa:252-253