HER MİLLET ordusuna güvenir ve onunla iftihar eder. Çünkü hür ve müstakil yaşamayı sağlayan, dışta istiklâle kasdedenlere karşı vatan bütünlüğünü, içte hürriyet ve nizam düşmanlarına karşı milletin birlik ve ahengini koruyan odur. Huzur onunla mümkündür. Ordular kendilerine düşen bu vazifelerini yerine getirmekteki kâbiliyet ve hassasiyetleri ölçüsünde mensup bulundukları milletlerin minnetlerini kazanırlar ve onların gelecekleri için teminat teşkil ederler.

Türk milleti de, toprak bütünlüğünü muhafaza ve istiklâli müdafaa bahsinde emsalsiz bir vazife aşkı ile yüklü olan ordusuna, belki her milletten fazla güvenmekte ve onunla, haklı olarak, belki her milletten çok iftihar etmektedir. Çünkü Türk ordusu, tarihin şehâdet ettiği gibi, vatan ve millet menfaatlerini değerlendirmede her zaman gösterdiği fevkalâde isabetle millî karakterini; Türk topluluğunun insanlık telâkkisi, ahlâk ve kültürünü temsildeki yeterliliği ile de yüksek medenî vasfını ispat etmiştir. Bu hususlar Türk ordusunu Dünya’nın sayılı orduları arasında müstesna bir seçkinlikle yükseltmektedir. Gerçekten Türk ordusu, vatan müdafaasındaki fedakârlığı, eşine az rastlanan kahramanlığı, dehâ mertebesindeki stratejisi ve bazen vecd derecesine varan savaş azmi ile binlerce yıllık hayatı boyunca Türk’ün yeryüzünde “Efendi Millet” olarak devamlılığını sağlayan bir millî unsur olmuştur. Türk milleti, hiç şüphe yok, Dünya tarihini süsleyen kadîm milletlerden biri olmak şerefini daima canından aziz tuttuğu ordusuna borçludur. Her ordunun kendi milleti için yüklendiği vazifeyi, her fırsatta ve her yerde kemâl derecesin de parlaklıkla başararak ilk plânda gelen millî vazifesini tam muvaffakiyetle yapmış olan Türk ordusu, başka milletlerin ordularından farklı olarak, beşeriyet çapında diğer bir fonksiyonu daha icraya çalışmıştır. Türk tarih ve kültürü araştırıcılarının dikkatine kaçtığı görülen bu fonksiyon, bütün insanlığı hürriyet bayrağı altında toplamak, Dünya üzerinde Türk töresinden ibaret tek hukuk sistemi kurmak ve insanları adâlet duygusunda temellenen bir idare mekanizmasına bağlamak idealidir.

Bilindiği gibi, Türkler yeryüzünde en çok devlet kuran millettir. Devlet kurmak, insanlar arasında hukuk nizamı tesis etmek demektir. Türk soyundan geldikleri tarihî delillerle sâbit olan, milâttan önceki, Asya Hun İmparatorluğundan çağımıza kadar Türklerin vücuda getirdikleri siyasî teşekküllerin sayısı 80’den fazladır. Asırlar boyunca Asya, Afrika ve Avrupa’da Türk bayrağı dalgalanmış, Türk’ün sesi dinlenmiş, Türk töresinin hükmü yürümüştür. Türk’ün ruhî varlığına nüfuz etmekten uzak kalan bazı Batılı bilginlerin zan ve iddia etttikleri gibi bu geniş ölçüdeki fütuhat âdi maksatlarla yapılmamış ve milyonlarca Türk evinin kanı keyf için dökülmemiştir. Zaten bir milletinin boş ve mânasız yere binlerce sene kendini harcamasını düşünmek kabulü imkânsız bir mantıksızlık olur. Kahraman Türk askerinin uğrunda seve-seve hayatını feda ettiği bu mefkûre, Türk dünya görüşü, psiko0lojisi ve insanlık telâkkisinden doğan ve Türk millî vicdanında hızını asla kaybetmeyen bir cihanşümul adalet ve hukuk sistemi kurmaktı. İnsanlar vardı, en iptidaî haktan mahrumdu. Kütleler vardı, despotların kanmak bilmez ihtiraslarını tatmin için ıstırap çekiyor, eziliyordu. Topraklar vardı, yabancı istilâcılar tarafından insafsızca sömürülüyordu. Bu insanlar kurtarılmalı, onlara insanlık haysiyetinin zevki tattırılmalı, topraklar parazitlerden temizlenmeli idi. Eski Türk telâkkisine göre, bu vazife Tanrı tarafından Türk milletine tevdi olunmuştu. Mefkûre, tarihte benzerleri pek görülmeyen Türk başbuğlarının emir ve kumandasında Türk ordusu vasıtasıyla gerçekleştirilecekti.

Oğuz Han destanının ana teması budur. Gök-Türk kitabeleri bunu ifade eder. Bütün büyük Türk hükümdarları bu yolda yürümüşlerdir. Metehan, Attilâ, Mukan, Alp Arslan, Melikşah, Fâtih, Kanunî hep bu ideal için çalışmışlar, çarpışmışlardır. Asırlarca Türk ordularını binlerce kilometrelik sahada iklimden iklime koşturan, fakat bir ülkü olması sebebiyle tahakkuku pek kolay olmayan “Kızılelma”yı, yani beşeriyeti bir cihanşümul adalet ve hukuk nizamı içinde birleştirmek hedef tutan Türk fütuhat felsefesi, işte bu kadar derin, bu kadar mânalı, bu kadar insanî değer taşıyordu. Türkler Kızılelma’ya varamamış, Türk töresinin yürürlükte bulunacağı tam bir Dünya hâkimiyeti kuramamışlarsa da ulaşabildikleri her yerde: Çin’de, Hint’te, İran’da, Rusya’da, Balkanlarda, Orta Avrupa’da ve Afrika’da ıstırap çeken, ezilen milyonlarca insanı korumuş, oralarda hak ve adaletin temelini atmışlardır. Türk tarihinde sömürme, soygun, yağma, katliâm vak’ası görülmemesine karşılık, insanı lâyık olduğu mevkiye yükseltmek için gösterilen gayret ve hattâ dökülen kana dair hayli misâl bulunabilir. Bundan dolayıdır ki, Türkler yöneldikleri hemen her ülkede köle hayatı yaşatılan mazlumlar tarafından kurtarıcı olarak karşılanmışlardır. Tarihin birçok örneklerle şehâdet ettiği bu gerçeği meşhur İngiliz diplomatı W. Pitt şöyle dile getirmiştir. “Türklerin yegâne sevdikleri şey, haktır hakikattir”. Türk düşmanlığı ile mâruf şair Byron da gerçeği itiraf zorunda kalmıştır: “Kılıcı maharetle kullanan Türk eli, insanların yarasını sarmakta da ustadır”.

Türk milletinin bu medenî ve beşerî vasfı ordusun da temsil ediliyordu. Türk ordusu o derece asîl, o derecece âlîcenap, o derecede yüksek karakterli idi ki, onunla temasa gelen bütün yabancılar hayran kaldıkları bu ordu içinde vazife görmeği şeref addediyorlardı. Metehan’ın ordusunda Çinli ve Moğol, Attila’nın ordusunda Cermen ve İslâv, Melikşah’ın ordusunda Arap ve Acem, Osmanlı ordusunda Sırp, Rum, Macar vb. bu sebepten Türk için Türk kadar cesaret ve kahramanlık göstermek meziyetini kazanmıştır. Başka milletlerin para karşılığında ücretli askerlerle kendilerini korudukları ve istilâ seferlerine çıktıkları çağlarda, ibdâ ettikleri Bozkır muharebe usulü (Turan taktiği) sayesinde kalabalık hasım ordularını az sayıda kuvvetle mağlûp etmesini bilen Türkler millî ve insanî vazifelerini bizzat ifa ediyorlardı. Çünkü, tarihte hiçbir zaman Türk milleti ile Türk ordusu arasında fark olmamış, ayrılık gözetilmemişti. Aslında kadını ve erkeği ile her Türk askerdi. Ünlü Alman generali Moltke’nin “Ordu milletin en canlı örneği Türklerdir” sözü bu hakikatin tâ kendisi idi. Yâni, İstanbul surlarını ve Dünyanın 7 harikasından biri kabûl edilen Çin seddini yaptırtacak kadar kendini saydıran, Çin’e perde, masa kullanmasını, Romalı’ya gömlek giymesini öğreten, bugünkü medenî kıyafeti ceket, pantolonu Batıya hediye eden, bunların yanında Çinli’yi, Hintli’yi, Rus’u ve Avrupalıların yarısını devlet kuruculuk ve teşkilâtçılık yönlerinden terbiye merhalesinden geçiren Türk ordusunun şahsiyetinde insanlık, hürriyet, şövalyelik ve medeniyetin bütün fertlerinde müşterek olduğu büyük millet!…

Türk ordusunun şahsiyetinde Türk milletinin özelliklerini belirtenler, yukarıdakilerden ibaret değildir. Milletimiz ve ordumuzla münasebet kurabilen Doğulu, Batılı daha birçok devlet adamı, bilgin, filozof, şair, edip hep aynı intibaları nakletmişlerdir. Napoleon “Türkler mağlûp edilemez” derken, Avusturyalı Mareşal Montecuccoli şunu söylemiştir: “Türkler ölmesini biliyorlar. Bende ölmesini bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim.” Ünlü tarihçi Hammer: “Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların yaptıkları medeniyetin süsüdür” derken, Fransız şairi Lamartine: “Türkler yeryüzünün en şerefli insanlarıdır” demiştir. İsveç kralı Şarl: “Türkiye’de hürüm, fakat aslında Türk şefkat, nezaket ve asaletinin esiri oldum” derken, meşhur İtalyan filozofu Campanella: “Hakikat, adalet ve hürriyetin hüküm sürdüğü Güneş-Ülke’nin gerçekleşeceğine inanıyorum, çünkü Türkler var” sözleri ile aynı hakikati bir kere daha ilân etmiştir. Nihayet 9. yüzyılda yaşamış olan Arap edibi Câhiz: “10 milletten 10 yiğitin kuvveti bir Türk’ünkü kadar olamaz” diyerek Türk’ün emsalsiz kudretini övmüş, ondan bin sene sonra ise, tarihî deliller dışında, bizzat kendinin verdiği muhteşem örnekle büyük Atatürk şöyle haykırmıştır: “Bir Türk on düşmana değil, Dünyaya bedeldir!”

Türk ordusu Türk milleti ile yaşıt bulunduğuna göre, ona biçilecek mazinin Türk milleti kadar eski olması gerekir. Bu, 3-4 bin yılı ifade ederse de, Türk ordusunun teşkilâtına dair en eski kayıtlar milâttan önce 3. yüzyıla âittir. O tarihlerde Hun imparatoru Metehan 10 bin kişilik birlikler olan “tümen”leri binlere, yüzlere ve onlara bölerek her kıtanın başına kumandanlar tâyin etmişti. Buna göre, en yeni Türk devletlerinden biri olan Osmanlıların tesis ettikleri Yeniçeri askeri ile başlamasına imkân bulunmayan Türk kara ordusu, yuvarlak bir hesapla 2170 sene evvel kurulmuştur.

Türk ordusu bu uzun ve şerefli mâzisi içinde, zaman zaman suikastlara da mâruz kalmıştır. Savaş meydanları mağlûp edilemeyen bu orduyu içinde çökertmek maksadıyla türlü çarelere başvurulmuştur. Çin entrikası, Bizans hilekârlığı, bazı milletlerin iki yüzlülüğü ve sahtekârlığı Türk ordusunu vazifesinden uzak tutmak, hatta onu birbirine vurdurmak gayesini gütmüştür. Vaktiyle defalarca Türk milletine yöneltilen bu hainane teşebbüsler, propaganda yolu ile telkinler şeklinde her zaman tekrarlanabilir. Fakat Türk istiklâline kasdeden, Türk milli birliğini bozan Türk topluluğunda tefrikalar yaratan her hareket muhakkak ki asîl Türk ordusunun karşısında eriyip dağıl mağaza mahkûm olacaktır.

Bunun içindir ki, Türk milleti, her milletten ziyade, ordusuna güvenmekte ve onunla her milletten çok iftihar etmekte haklıdır.

KAYNAKÇA

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, sayfa:221-226.