Sevgili kardeşim geçtiğimiz dönemlerde bazı yazılarımızda Türk Müslümanlığı konusuna temas etmiştik. Bugün bu konunun  omurgalarından birisi olan TÖRE kavramına biraz daha detaylı değinmek istiyoruz.

TÖRE; Rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu dâhil birçoklarının da kabul ettiği Türk kelimesinin kökenidir. Türk demek Töreli demektir.

Nedir peki bu Töre?

Bunu daha iyi anlamak için biraz târih üzerinde sohbet etmekte fayda var. Öncelikle târih objektif bir bilgi alanı değildir. Târihçiler özellikle çok eski dönem târihçileri neredeyse karanlık bir mahzende el yordamı ile arayıp buldukları bilgileri bir araya getirerek bir geçmiş inşâ ederler. Bu inşâ faâliyetinde orijinale bağlı kalmaktan çok kendi dünya görüşleri, medeniyet, insan ve Tanrı tasavvurları, elde ettikleri bilgi kırıntılarını bir araya getirip anlamlı bir bütün inşâ etmelerini sağlar. Yani aslında târih bilimi bugünden hareketle bir geçmiş kurgulama sanatıdır diyebiliriz. Bu aynı zamanda kurguladıkları geçmiş üzerinden de bugünü ve geleceği inşâ etme çabasını yansıtır. Çünkü bugünü yaşayan ve geleceği kurgulayacak olan topluluklar kimliklerini, âidiyetlerini ve değerler sistemlerini geçmişten taşıyıp gelirler.

Bu noktada kendi târihimizi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken bazen bize dayatılan modern târih disiplini kurucularının ve ekollerinin de tesirinde kalırız. Biz Türk Milliyetçileri’nin en kuvvetli oldukları alanlardan biri Türkoloji’dir. Ancak Türkoloji’nin dünya üzerindeki genel kadrolarını ve paradigmalarını inşâ edenlere baktığımız vakit üzülerek söylüyorum ki Türk Milliyetçisi Türkologlardan çok Leon Cahun’dan Bernard Lewis’e uzanan çizgideki Yahudi asıllı Türkologları görüyoruz!.. Dışarıda şekillenen bu çizgi içimize doğru uzandığında dedelerimizin Şamanist olduğu kurgularını ballandırarak anlatma arzusu ile tutuşan yerli Türkologlara denk geliyoruz. Bu îzahta kullanılan malzemelere baktığımızda tundra coğrafyası kaynaklı inanç tezâhürlerinin öne sürüldüğünü görüyoruz.

İster Çuvaş, ister Sibirya, ister Moğol ister Hakas coğrafyasından olsun; buzul coğrafyasının üreteceği metafizik değerlerle, altı ay gün doğmayan coğrafyaların kapalı mekân kültürüyle, sonsuz Asya bozkırlarının yayla-kışla hayatı içinden doğan özgür, özgürlükçü ve adâletçi değerler sistemini bir ve aynı zannetmek büyük bir gaflettir. Eğer Şamanizm’den, bütün dünya kültürlerine hükmedecek bir siyâsî gelenek üretme ihtimâlî olsaydı bugün şaman etiketiyle anılan birçok ilkel toplumdan en azından bazılarının târihte bir takım başarılar kazanması îcap ederdi.  Eskimo kültürü ortada, Afrika’da ve Avustralya’daki şaman topluluklar biliniyor.

Milletleri incelerken yapılan hataların kökeninde, disiplinler arasında konuyu dağıtıp bütünü gözden kaçırmak yatıyor. Târih bir bütündür, kültür bir bütündür, îman bir bütündür, ahlâk bir bütündür. Bunlar hep birlikte bir bütündür ve bir milletin hayatında iç içe seyrederler. Siz bir taraftan dünyanın her tarafında at koşturmuş bir milletten bahsederken bu milletin inancını basit dans ve ritüellerden oluşan herhangi bir felsefî derinliği, ontolojisi olmayan bir safsataya bağlarsanız bu bütünlüğü bozmuş olursunuz.

Mimar Sinan’ın Selimiye’yi kurarken projesindeki muhteşem bütünlük ortada, eser ortada.  Farz edelim ki bir patlama oldu ve Selimiye Cami’si yıkıldı.  Selimiye Camisi’ni bu yıkıntıya bakarak resmedebilir misiniz?  Şamanist târih kurgusu bunu yapıyor.  Bilge Kağan kitâbelerde bağırıyor: ‘’Devleti Töre îcaplarına göre inşâ ettim’’ diye.  Hükümdar olmanın devlette yükselmenin şartını ‘KUT KAZANMA’ya bağlayan bir cihan devleti var ortada ve bu devletin mensubu olan milletin TANRI-KUT-TÖRE-DEVLET-TOPLUM-İNSAN-VARLIK ilişkileri hakkında son derece berrak bir kanaati var. Biz ise târihçilik yapacağız diye Kut ve Töre kavramlarıyla muğlak haldeki şaman hikâyelerini çorba yapıyoruz ve yarattığımız hilkat garîbesini de Türk düşünce ve inancı diye sunuyoruz!!! Oldu mu bu? Bu yıkık haldeki Selimiye’yi resmederken Mihrap yazısıyla tuvalet taşını birbirine girmiş gibi çizmeye benziyor.

Türklük, alâmeti Töre olan bir medeniyete mensûbiyetin adıdır. Törenin işlediği yerde Şamanist bileşenlerin hiçbir kıymetiharbiyesi olamaz. Yusuf Has Hacib’in de ifâde ettiği gibi: ‘’Törenin girdiği yer baştan aşağı kayalık da olsa düzene girer hayat bulur.’’

O zaman tekrar yazımızın başındaki soruya dönelim ve soralım NEDİR TÖRE?

Töre için söyleyebileceğimiz en kısa ve net cevap: TÖRE TÜRK’ÜN DİNİDİR.

Biraz iddialı bir cümle olduğunun farkındayım . Bugüne kadar Töre için: ‘’İslâm öncesi dönemde Türklerin üzerinde ittifak ettiği toplumsal değerleri vaaz eden, koruyan bir dünyevî kanundur.’’  yorumlarını hepimiz çok işittik ve bu yargıya alıştık. Ama meselenin özü biraz daha derinlere iniyor.  2020 yılını bitirmekte olduğumuz bu günlerde neredeyse 100 yılı bulan Laik yönetim tecrübesi ile ‘’Din ve devlet işleri birbirine karışmaz.’’ diyoruz. Bugün böyle olduğu için sanki geçmişimizde de bu olmalıymış diye hissediyoruz. Ancak geçmişte durum böyle değildi.

Şimdi gelelim bu tezi destekleyen ve bu sonuca bizi götüren târihî, kitâbî delillerimize.

Din Allah’ın vahyettiği insanları doğru yola ileten değerlerdir, kurallardır. Ve Dinin bir kulun Allah’la birebir muhâtap olduğu kişisel bir tarafı olduğu gibi toplumu da düzenleyen genel ahlâkî kural ve yaptırımları da vardır.

O halde Türk’ün Töresinde bu özellikler var mı bakalım:

Kutadgu Bilig 3192. Beyit: ‘’Töreyi veren Kadir ve Adil Tanrı’dır.’’

Bu beytin yazarı Yusuf Has Hacib Türklerin İslâmiyet’i kabulünden 150 sene sonra Kut Kazanma Bilgisi isimli eserinde Töre kavramına değiniyor. Nasıl? Kişileştirme yaparak. Yazdığı eserin 4 ana karakterinden birinin adı Töre. Diğerleri Kut , Akıl ve İrfan.

Kitabın ismi olan Kut nedir peki? Kut İlahî öz demektir ve Hâkan da dâhil tüm varlıklarda bulunur.

Peki, Kutun sadece var olması yeterli midir? Hayır değildir. Asıl olan kutun tamamlanmasıdır. Bu nasıl olur peki? Kutu tamamlamak için tapuk (hizmet) denilen eylemin gerçekleştirilmesi gereklidir. Nedir tapuk? İnsanlığın Töreye ve Töre üzerinden adâlete kavuşması  için zulmü bertaraf etmektir.  Kutadgu Bilig ifâdesi ile:  ‘‘Töre Cihanın kut kuşağı bağlamasını ister.’’ Yusuf Has Hacib bunları söylerken kendinden 400 yıl kadar önce yaşamış Bilge Kağan Sibirya’dan ya da Hint sınırından değil tam da Türk yurdunun göbeğinden, Ötüken’den halkına öğüt almaları için vaaz ediyor. Vaaz ettiği direkt olarak din değil ama konuşan hâkan halkının inancının ve kültürünün kabulleri içinden konuşuyor.  Ne diyor bakalım:

‘’Tanrı anam İlbilge Hatun’u tepesinden tutup yukarıya yükseltmiştir.’’ diyor. ‘’Tanrı Türk’lerin kendisini adadığı yer ve suları tanzim etmiştir.’’ diyor. ‘’İl veren Tanrı.’’ diyor. ‘’Tanrı güç verdiği için.’’ diyor. ‘’Tanırcasına Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan’’ diyor. ‘’Zamanı Tanrı Yaşar’’ diyor. Yolluğ Tegin de bu sürece Tanrıdaki diriliğe dönmüş olan hâkandan bahsederek katkı sağlıyor.  Bu metinler yaşadığı topluma tanrının varlığını birliğini mâhiyetini ya da toplumla ilişkisini anlatmak için yazılmamış. Sadece içinde bulunulan değerler sistemini benimseyen bir hâkanın konuşmalarıdır ve ilahî yardımın anne babasına verdiği desteği anlatıyor. Toplumun varlığın kaynağı olarak tanrıyı kabul ettiği, görünen alemde varlığın tanrının varlığı olduğunu ve dönüşünün yine tanrıya olacağını kendi lisanıyla ifâde ediyor. Ve bütün gâyesinin Töreyi yaşatmak ve canlandırmak olduğunu söyleyerek son noktayı koyuyor. Yusuf Has Hacib de 400 yıl sonrasında ‘’TÖREYİ TANRI KOYAR’’ diyerek imzasını atıyor.

Arkadaşlar elimizdeki kaynaklar çok sınırlı lâkin îzan ve insaf sahibi bir göz ile bakınca şu gerçekleri gözden kaçırmak imkânsız: Töre varlığın birliği ontolojisine sahip bir inanç sisteminin adı. Bu sistemin temelinde Kut ve adâlet kavramları var. Ve bu sistem toplum içerisinde o kadar yaygın ve içkin ki İslâmiyet sonrası dönemde dahi Töre kavramını unutturmamak için Karahanlı Sultanı Saltuk Buğra Han talimatıyla Yusuf Has Hacib’e Kutadgu Bilig kitabı yazdırılıyor. Normal şartlarda yeni bir dine girince eski dinin terkedilmesi gerekirdi. Hâlbuki burada tersi bir durum var. Hem Müslüman olunuyor hem de Törenin kıymetinin bilinmesi ve zapt edilmesi için Hâkanlık emriyle kitap yazdırılıyor. Din değişiyor ama değerler değişmiyor. Çünkü eski din olan Töre de yeni din olan İslâmiyet de Tevhit temelli ve ontolojik olarak varlığın birliği temelli. Bu sonucu çıkartmak için îtikat mezhep imamımız İmam Maturudi’yi irdelemek yeterli. İmam Maturudi yazdığı Kitâb’üt Tevhîd adlı eserinde kendi döneminde yaşayan mezhepleri dinleri ve fikir sistemlerini mercek altına almış eleştirmiş ancak Töre hakkında tek bir kelime bile kaleme almamıştır. Denilebilir ki târihten silinmiş yok olmuş bir kavramı veya inancı niye yazsın? İşte Kutadgu Bilig’in varlığı bu soruyu anlamsız kılıyor.

Evet din değişti ya da buna güncellendi de diyebiliriz lâkin her şeye rağmen devlet, Töreye göre işlemeye devam etti. Boy örgütlenmesiyle alplik teşkîlâtıyla, onlu askeri sistemi ile hânedanların meşruiyet sebebinin töre olması yönüyle Töre devam etti.

Bu cümlelerden sakın ola ki Türkler töreyi İslâmiyet’e tercih ettiler anlamı çıkarmayın. Yusuf Has Hacib bu eseri yazarken asla İslâmiyet’e bir hürmetsizlik göstermez bilakis tüm eser boyunca âzamî hürmet gösterir. Ancak Müslüman olmanın Töreden vazgeçmeyi gerektirmediğinin de bilincindedir. Töre kâideleri ile İslâmi ilkeleri de yan yana ve iç içe veri olarak da kullanmıştır.

Bunu biraz şu çerçevede anlamak da mümkündür. Bir din tek bir ana kaynaktan besleniyor olsa dahi bu inanış içtimâîleşirken ulaştığı kitlenin kültür ve târihi ile ilişkiye girmeye mecburdur. İnanç sistemi dediğimiz yapı bir değerler ve kavramlar sistemi ve hiyerarşisi demektir. Değerler ve kavramlar da içeriklerini toplumun târihî ve sosyolojik tecrübelerinden alırlar.

Türklerin de İslâmiyet’i kabullerinde bu değerler sistemini ve hiyerarşisini belirleyen ana unsur Töre olmuştur. Çünkü Töre bir yüzü hukuk, bir yüzü ahlâk, bir yüzü siyâset felsefesi, bir yüzü sosyolojik örgütlenme, bir yüzü estetik, bir yüzü ontoloji(varlık bilgisi) olan tevhit temelli bir sistemdi. Ve binlerce yıl dilde, şarkılarda, türkülerde, ölümde, doğumda hâkan seçiminde etkili olduğu bir toplumdan atılması mümkün değildi ve buna gerek de yoktu.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de örfe atıf yapılan âyetlerde bunu göstermektedir. Allah’ı Teâlâ kendi varlığı birliği ile çelişmeyen, ilimle, adâletle, hayatla çelişmeyen örfün devamını emretmiştir. Biz de Arap toplumundaki bu örf kavramını kendi Töremiz ile ikame etmişiz ve İslâm’ın kabulünden bugüne kadar Türk kültürünün omurgasını Töre üzerine oturtmuşuz.

Türk’ü Töreli olarak anlayıp Töre kavramını değişik disiplinler açısından tekrar topluma kazandırmak Türk Milliyetçileri’nin yüklenmesi gereken en önemli vazîfelerden biridir diye düşünüyorum.

Bu görüşleri bir bütün haline getirmemde büyük ölçüde kaynak olarak kullandığım Kıymetli Mütefekkir Sait Başer’in Töre’nin Türk’ü Türk’ün Müslümanlığı kitabını da siz değerli dostlarıma okumak üzere tavsiye etmeyi bir borç bilirim.

Sağlıcakla kalın.

Tanrı Türk’ü ve Türk’ün Töresini Korusun.